"Bir şey mi soracaksın canım?" Samimiyetten uzak olan soruya Mayıs yüz ifadesini değiştirmeden cevap verdi. "Evet hocam, Emir hocaya." Seçil hoca konuşmayı yine aynı ısrarla sürdürürken ben Mayıs içeri girdiği gibi ayağa kalkmıştım bile. "Bana da sorabilirsin, aynı branştayız sonuçta." Ya kadın bi git Allah'ını seversen, karım benimle konuşacak ya. "Emir hocaya sormam gerekiyor hocam sağ olun." diyen Mayıs'ın ses tonu da yüksek dozda ciddiyet içeriyordu. Niye olduğunu pek anlayamadım gerçi. Seçil hoca yine konuşacak oldu ki ben kapıya doğru yürüdüm biraz. "Gel Mayıs, teneffüs bitmeden konuşalım. Hocam size de kolay gelsin." Sanırım Seçil hocayı kibarca kovmuş bulundum. İyi oldu. Seçil hoca başını sallamakla yetinip çıktı odadan. Mayıs da arkasından kapıyı kapatıp kısık bir sesle sabır çekti ama ben de duydum. Sonra bana döndü. Ben daha sakin ve yumuşak bir yüz beklerken o gergin bir soru sordu. "Hep böyle ısrarcı mı sana karşı?" Afallayıp "Ne?" diye sordum. "Çay odasında da çok ısrar etti, şimdi sana soru soracağım hâlde bana sor diye ısrar etti. Ne bu ısrar anlayamadım." Ses tonu normal olsa da yüzü onu ciddi manada ele veriyordu. O da benim gibi gıcık kaptı herhalde. Ama niye ki? "Bazen." dedim çok düşünmeden. "Yani çok dikkat etmedim ama bazen ısrarcı oluyor." "Niye ki?" diye sordu merakla. Hâlâ yüzü gergin ama. Ben anlamadım, şu an benim mi hesap vermem gerekiyor? "Bilmiyorum da," dedim duraksayıp. "Sen bunu sormak için mi geldin?" Bir an kendini toparlar gibi oldu. Yüzü biraz daha normal bir hâl aldı. Gözlerini kaçırıp yine bana baktı. "Hayır." deyip aramıza bir metrelik mesafe koyacak kadar yaklaştı. Az daha ötede dur karıcığım da aramızdan tren geçsin. Yemin ediyorum çok özledim. Aramız bozuk olduğu için ayriyetten daha çok özlüyorum. Bu soğuk yapma işi hiç bana göre değil ama kendime bile belli etmediğim kalp kırıklığı izin vermiyor, elimde değil. "Nasılsın, önce onu sormaya geldim. Sonra da bu yanlış anlaşılmayı düzeltmek için." "Bence sonra konuşalım." dedim gözlerimi kaçırıp. Gözlerine biraz uzun baksam bütün gardım düşüyor, ne yapayım? "Neden? Dersin boş diye biliyorum?" "Başka işlerim var." "Biraz bekleyemez mi?" Senin için her zaman bekler güzelim, diyemeyince "Şimdi konuşmak istemiyorum." demek durumunda kaldım. "Neden?" Mayıs ısrarla konuşmak istiyorken bana ne oluyor anlamadım. 'Sanki az önce niye gelmedi diye zırlayan bendim. Kız geldi, geri göndermeye çalışıyorsun.' Sen karışma! Tam cevap vereceğim sırada tekrar kapı çalınca ikimiz de oraya baktık. "Gel." dediğimde bu sefer gelen başka bir öğrenci olmuştu. "Hocam gel demiştiniz." deyince hafızamı yokladım. Evet, bir şey sormuştu. Onun için gel demiştim belki kitap da önermek için. "Tamam, iki dakika bekle sen." dediğimde Mayıs konuştu hemen. "Hocam ben çıkabilir miyim?" Çıkma desem de konuşamayacaktık zaten. "Tamam," kapıdaki çocuğa döndüm. "Gel sen." Mayıs çıktı ve biz yine konuşamamıştık. Neyse, en azından konuşmaya geldi. ** İkinci ders de bitmiş teneffüs olmuştu. Ben sınav kağıtlarını bitirmiştim. Bir an önce bitirip vermek istediğim için işlerimin başına onu koymuştum. Tabii ki hızlı okuyup gençlerin hakkına girmedim. Kişisel sıkıntı ayrı, iş ayrı. Teneffüs oldu olmasına ama benim odadan çıkmaya niyetim yoktu. Çünkü her an Mayıs gelebilirdi. Sıkıntı değil ama çaysız kaldım. Hayat Mayıs´sız zaten yeterince zor değilmiş gibi bir de çaysız kaldım iyi mi? 'Ne triplere girdin be.' Ben artık sana cevap vermekten yoruldum. En iyisi çalışmaktı, sanki başka çarem varmış gibi. Okula oyun oynama gelmedim ya. Biraz da diğer işlerimi halledeyim deyip çalışmaya başladım. Ama ders başlayana kadar ne gelen oldu ne giden. Gözlerim yollarda kaldı gelecek diye ama yok, gelmedi. 'Sanki gelince konuşturuyorsun ya!' Sen karışma lan! ** Artık üçüncü ders de bitmişti. Yine teneffüsteydik. Ve yine gelen giden yoktu. Artık oturup evrendeki bütün yalnızlık şarkılarını dinleyip kendimi depresyona sokabilirdim. Şaka. 'Hangi işin mantıklı zaten?' Şaka dedik ya kardeşim! "La ilahe illallah..." Mayıs'ın geleceği yoktu belli ki. Bari gidip şu kağıtları vereyim Seçil hocaya, aradan çıksın. Kağıtları alıp çıktım odadan ve Seçil hocanın odasına gittim. Kağıtları teslim ettikten sonra hava almaya bahçeye çıktım. Bugün hava yağmurluydu fakat şimdi durmuştu. Yerler ıslak, gökyüzünde kasvet havası, bulutların rengi insanın içini karartmak ister gibi gösteriyordu kendini. Tek tük öğrenci dışarıdaydı. Kimisi yeni derse yetişmeye çalışıyorken kimisinin dersi bitmişti. Herkesin bir telaşı vardı işte, klasik insanoğlu. Hep bir işimiz olurdu zaten, hiç boş vaktimiz olmazdı, kimseye zaman ayıramazdık. Hele Allah'a. Sanki bu zamanı bize O vermemiş gibi O'na vakit ayıramazdık en çok da. Sanki istese geri alamayacak gibi, yarının garantisi varmış gibi yaşar giderdik. İlk emri 'oku' olan kitabın yüzüne bakmaz, tek görevimiz namaz zekat sanarak ezbere yaşardık hayatı. Ne de olsa dünyada çok iş var dimi? Ölüm de dağa taşa gelecek zaten. Sana verdiğim ömrü ne için harcadın dediği zaman nasıl hesap vereceğiz bakalım. 'Konu nasıl buraya geldi?' Tefekkür böyle bir şey iç ses. Sürekli şu 'overthink' dedikleri 'fazla düşünme' eylemini yapıp kendini tüketeceğine tefekkür yap ki zihnin doysun biraz. 'İç sesin olduğum için kendine konuşuyorsun farkındasın dimi?' Evet, zaten önce kendime söylüyorum. Kendine duyuramadığın bir şeyi başkalarına nasıl anlatabilirsin ki? ** İki rekat namazımı eda ettikten sonra oturduğum yerde durdum bir süre. Bütün kalp sancılarının tesellisine gelmiştim. Namaz kılıp yalnız olmadığımı, birinin beni çok iyi anladığını, çaremin de onda olduğunu hatırlamıştım çok şükür. Bazen kendimi çok vefasız hissediyordum Rabbime karşı. Çünkü bazen namazlarımı hızlı kıldığım, bazen dua etmeden kalktığım, son vakte bıraktığım oluyordu maalesef. İnsanoğlu işte dünyaya dalıp gidiyordum bazen. Halbuki O beni unutup da bir nefesimi dahi eksiltmiyor. Şu işimi halledeyim de sonra sana bakayım demiyor. Hep önceliğinde ben varım ama benim önceliğimde O yok. Bu vefasızlık değil mi? Ondan önce haksızlık. Belki ömrüm kadar 1000 ömür daha verse, hepsini de yatıp kalkıp şükürle geçirsem yetmeyecek ama O benden hepi topu 5 vakit istemiş. Günde toplasan belki 1 saatimi alır ama ben onu bile kısmaya çalışıyorum. "Allah'ım bazen yanlışa düşüyorum, sen affet. Gelmiş geçmiş tüm günahlarım için affet. Hem beni hem de karımı, annemi, babamı ve tüm sevdiklerimi affet. Rabbim beni doğru yolda yürüt ve o yoldan ayırma. Yol arkadaşımı da benden ayırma. Allah'ım ben karımı çok seviyorum, gerçekten çok seviyorum ve korkuyorum. Daha çok sevmekten, haddi aşmaktan korkuyorum. Bu sevgide haddi aşmamayı nasip et bana. Her şeyden önce sen gelirsin sonra da peygamberim bunu bana unutturma. Karım için böyle, yani ben öyle görüyorum, onun için de böyle olsun. Sen ikimizi de yanlış yola sürükleme Allah'ım. Şimdi kalbim kırık, o yüzden onunla konuşmak istemedim, onun da kalbi kırılmasın diye. Yoksa ben onu üzmek istemiyorum. Aramız bozulsun istemiyorum. Şimdi bir vesveseye kapıldım belki de onu da bilmiyorum. Ama sen bizim aramızı hayırlısıyla düzelt Rabbim. Ben ondan ayrı kalmak istemiyorum. Aramız bozulunca sanki yüreğime bir ağırlık çöküyor. Haklı da olsam haksız da olsam bu ağırlığı taşımak istemiyorum. Biliyorum bazen birbirimizle imtihan olacağız. Ama ne olur bu imtihanları geçebilelim. Vesvese kurbanı olmayalım. Birbirimizi kırmayalım. Rabbim sen bizim kalplerimizi birbirine ısındır ve öfkemizin sevgimizin önüne geçmesine izin verme. Amin." Ellerimi yüzüme sürdükten sonra bir nebze rahatlamıştım çok şükür. Mayıs'la barışacağımıza inanıyordum ama ya gerçekten benden bu kadar kolay vazgeçiyorsa, ya yanıma gelip beni ikna edecek kadar bile uğraşmazsa, o zaman ne yapacağım ben? 'Belli ki senin içine baya oturmuş bu mesele. Gözlerin bile dolduğuna göre...' Bir gün sen de birini seversen görürüm ben seni. 'Seviyorum zaten geri zekalı.' Lan kimi? 'Mayı-' "Ulan!" 'Dur birader ne oluyor ya? Mayıs'in iç sesi diyecektim.' "Ya sabır, ya selamet... Allah'ım ben delirdim mi?" 'Muhtemelen.' Allah seni inşallah bela diye vermemiştir başıma. Gözlerimi ellerimle sıvazlayıp göz pınarlarımdaki ıslaklığın geçmesini sağladım. Sonra da oturduğum yerden kalkıp çıktım camiden. Kapıyı açıp dışarı adım attığım sırada aynı anda başka bir kapı sesi duydum. Kapının eşiğinden ilk adımı attığımda beklemediğim bir şekilde bakmaya doyamadığım o yeşillerle karşılaştım. İkimiz de saniyelik olarak duraksadık. Gülünce sanki gül bahçesine düştüm sandığım yüzü şimdi çok daha durgun ve üzgündü. Eminim ki bende de olan şaşkınlığın ifadesi de vardı yüzünde. İkimiz de aynı anda camiden çıkmıştık ve kim bilir, belki de ikimiz de aynı anda aynı dua için Rabbimizin kapısını çalmıştık... "Allah kabul etsin." dedi çıktığı kapıyı kapattıktan sonra. Sesi cidden üzgün çıkıyordu. Ama aynı zamanda tebessüm etmişti. "Amin, seninkini de." dedim ben de kapıyı kapatıp ona doğru bir adım attım. "Nasılsın?" diye sordu hemen sonra. Tebessüm ettim ben de çok az. "İyi diyelim." dedim. Sensiz ne kadar iyi olunursa... "Sen nasılsın?" "Seninle konuşursam daha iyi olacağım." diye cevap verdi o da. Gözlerimi başka tarafa çevirince devam etti. "Konuşmayacak mıyız?" "Şimdi mi?" diye sordum. Burada konuşmazdı ki, biri görebilirdi çünkü. "Daha önemli bir işin yoksa..." deyince gergin bir şekilde cevap verdim, çok düşünmedim. "Senden önemli ne işim olabilir? Namaz kıldım zaten." Gülümsedi. Şu gülümseme için nelerimi verebileceğimi hesaplayamadım. "Konuşalım o zaman," dedi yumuşak bir sesle. "Daha fazla üzülme boş yere." "Boş yere mi? "Evet boş yere. O aklından geçirdiklerin gerçek değil çünkü. Bir dinlesen anlayacaksın senden vazgeçmediğimi." Başımı iki yana salladım. "Ben şu an konuşmak istemiyorum." Yakınır gibi sordu. "Neden ama?" Dürüstçe cevap verdim. "Çünkü hâlâ biraz sinirliyim." Gerekçemi kabul etmedi. "Olsun." "Olmasın. Sana sesimi dahi yükseltmek istemiyorum. Ters davranmak da istemiyorum. Kırıldım diye başkalarını kıran insan olmak istemiyorum ben." deyip devam ettim hızlıca. "Konuşacaksak buradan gidelim." Konuşacak gibiydik ve burada konuşursak gören falan olabilirdi. Sonra yine Mayıs üzülecek, bana kalsa herkes öğrensin. "Gidelim," deyip beni onaylayınca ben önden o arkadan gitmeye başladık. Kampüs dışında bir yere gitsek yeterdi ve bunun için arabaya binmemiz gerekiyordu. Araba yakın bir yerdeydi, çok sürmeden gelmiştik. İkimiz de arabaya bindiğimizde sürmeye başladım. Kampüs dışında ama yakın bir yerde park vardı. Ağaçlık bir alandı ve konuşmaya müsaitti. Arabayı uygun bir yere park edip indik ikimiz de. Havanın kasvetinden olsa gerek pek insan yoktu etrafta. Kimsenin olmadığı bir yere geçip durduk ikimiz de. Önce sessizlik oldu. Kısa bir süre ne ben ne de Mayıs konuşmadı. Ama Mayıs'ın bakışları değişti. Hem sevgi dolu hem de ciddi bir hüzün vardı yüzünde. Elleriyle oynamaya başladığında gözlerimi kaçırdım yine. Böyle üzgün bir şekilde elleriyle oynadığında sanki onu yalnız bırakıyormuş gibi hissediyordum, neden bilmiyorum. Dolayısıyla şu an sarılmaktan başka bir şey geçmiyordu aklımdan. "Emir ben seni çok seviyorum." Bir anda gelen cümle karşısında kaçırdığım gözlerim direkt olarak ona kitlendi. Beklemediğim için ne diyeceğimi bilemedim ama Mayıs'ın dolmuş olan gözlerini görünce ne yapacağımı da bilemedim. Sesi hafif titreyerek konuşmaya başlayınca hepten kafam gitti sanki. "Sen niye böyle yapıyorsun? Ben senden vazgeçmedim ki... Sadece mutlu olmanı istedim. Bazen sıkılıyordun evde, bunalıyordun, ben varım diye arkadaşlarını da çağıramıyordun. O zaman kendimi çok kötü hissediyordum. Zincir gibi... Sadece evde yokluğumu arıyor musun, bensiz daha mı mutlusun onu anlamak istedim. Sana yük olmak, benim öyle kolay kolay kaldırabileceğim bir şey değil. İnsanın, sevdiğine karşı kendini yük gibi hissetmesi ne kadar kötü bir şey biliyor musun sen? Ben biliyorum mesela. Ben günlerce bunu düşünüp uykularımı kaçırdım ama senin bunlardan haberin yok. Sadece gitmek istedin diyorsun. Ya sence böyle bir istek olabilir mi? Ben zaten seni seviyorum, niye gitmek isteyeyim? Ama ya sen benim gitmemi istiyorsan? Bunu bilmiyordum işte. Bilmek istedim sadece." Şimdi öyle bir sarılmak istiyorum ki ona... Ama bunu yaparsam tam konuşamadan konu kapanacak. Bu sefer sorun çözülmediği için başa döneceğiz. Niye sesi bu kadar üzgün çıktı ki şimdi?.. "O zaman söyleseydin, seni seviyorum diye. Gitmek için beni test etmek yerine seviyorum seni deneyelim deseydin. Niye beni test ediyorsun? Belki ben o gün sinirlensem, seni yanlış anlasam, bu kız benden rahatsız oluyor desem, ayıralım evleri desem gidecektin demek ki." dedim ben de cevap olarak. Babasından sonra boşanma noktasına gelmiştik ama o zaman bile itiraf etmedi. Önce ben itiraf ettim. Mayıs sinirlenmiş gibi biraz sesini yükseltti. "Nasıl söyleseydim? Evlendiğimizden beri sürekli boşanacağız boşanacağız dedin durdun. Bir kere olsun denemeyi düşünmedin bile. Arkadaş dedin bir şeyler dedin. Gelip nasıl seviyorum seni diyebilirdim ki?" Öyle düşününce biraz haklı gibiydi ama ben de sinirlenmiştim. "Boşansak daha mı iyi olurdu?" dedim onun kadar sesimi yükselterek. "Boşanma raddesine gelseydik söylerdim." dedi. "Gelmedik mi?" dedim. "Geldik mi?" dedi. "Annenlerdeyken gideceksin diyordun bana. Ben seni alıp götürmeseydim, sana itiraf etmeseydim belki de hiç söylemeyecektin." "Söylerdim!" dedi kızar gibi ve beni etkileyebilecek bir konuşma yaptı hanımefendi. "O zaman söylerdim işte. Artık zaten yollarımızı ayırabilirdik, belki de hiç görüşmezdik, seni sevdiğimi söylerdim sonra da ne yapmak istiyorsan onu yapardık. İster denerdik, ister boşanırdık. Sanki seven taraf sadece senmişsin gibi konuşma. Ben senden vazgeçecek olsam bunun için 5 senem vardı zaten. Uğraştım çabaladım olmadı bir türlü bitiremedim seni içimde. Görmüyor dedim, fark etmiyor dedim, onun seni sevdiği yok vazgeç bu sevdadan dedim ama yok. Yok işte. Allah koymuş bir kere şuraya seni çıkarmadı ben ne yapayım?" derken kalbini gösterdi ve devam etti. "Şimdi gelmişsin bana, benden kolay vazgeçebiliyorsun diyorsun. Be adam senden vazgeçebilseydim 5 sene aşk acısı çektirir miydim kendime? Manyak mıyım ben?" Galiba benim hanımı biraz kızdırmışım. Bir şey demeden kendime çektim onu. Sabahtan beri sanki günler geçmiş gibi kokusuna hasret kalmıştım. Uzak durmaya çalıştığım için daha çok özlem çekmiştim. Şimdi çok şükür ki kafam da kalbim de çok rahat. "Seni dövmek istiyorum." diyen karım galiba benim kadar rahat değildi. Güldüm. Sonra burnumu boynuna bastırıp derin bir soluk aldım. O bana hâlâ sarılmıyordu. "Olur karıcığım. Ama izin ver önce bir hasret gidereyim. Çok özledim." Onun da derin bir nefes aldığını duydum. Ardından o da yavaşça sarıldı bana. Gülümseyip eşarbının üstünden öptüm onu. "Ben de seni çok seviyorum canımın içi." "Sana çok kızgınım." Geri çekilecek oldum ama Mayıs izin vermedi. Sarılıyorken konuşmayı tercih etti. "Neden?" "Çünkü canın sıkıldığında ya da sinirlendiğinde hep benden gidiyorsun." Ben de sarılarak cevap verdim. "Çünkü, seni kırmak istemiyorum." "Ama sen kırılıyorsun." "Sakinleşince yine senin yanına geliyorum." "O zamana kadar kendi kendini yiyorsun." "Seni yanlışlıkla bile olsa üzmek istemem Mayıs. Bu yüzden böyle yapmak ikimiz için de daha iyi bence." "Ben de senin üzülmeni istemiyorum ama." Daha sıkı sarıldım. "Bu şekilde ikimize de düşünmek için zaman kalıyor. Üzülsek bile mantıklı düşünüyoruz en azından. Birbirimizi kırmıyoruz." Sessizlik oldu. "Belki de haklısın." diyerek sessizliği bozdu. "Ama çok uzatma bu ayrı durma işini. Sevmiyorum." "Emrin olur." dedim gülerek. O da gülüp geri çekildi. Ellerimi tutup gözlerimin içine sorar gibi baktı. "Çok kırıldın mı bana?" "Belki, biraz." dedim eh işte der gibi. "Özür dilerim." dedi. "Sanki hiç minnetim yokmuş gibi konuştum. İstenmediğim yerde durmam falan, normal bile olsa öyle denmez yani. Patavatsızlık yaptım biraz. Seni kıracağımı düşünmedim." Yüzünü avuçlarım arasına alıp alnını öptüm. "Anladım güzelim, önemli değil." "Önemli. Ama anlamana sevindim." deyip gülümsedi ve benden kısa olan boyuyla alttan alttan baktı bana. "Barıştık mı şimdi? Affettin mi?" Bıcır bıcır konuşurken acaba barışmama ihtimalini nasıl düşündü? "Sabahtan beri hasretinden delirdim durdum. Fazlasını bu bünye kaldırmaz bence." deyince gülüp boynuma sarıldı. Ben de ona sarılıp kokusu tekrar içine çektim. Küsmek, ayrı durmak falan hiç bize göre değilmiş onu da anlamış oldum. Sabahtan beri kendi kendime konuşmaktan harbiden deli olacaktım, bi tırsmadım değil yani. "Sabahtan beri sana nasıl kendimi anlatacağım diye düşünmekten ben de deli oluyordum." deyip güldü yine. Sonra geri çekildi. "Duamın bu kadar hızlı kabul olmasını beklemiyordum." Gülümsedim. "Ben de." diyerek cevap verdim. Sanırım gerçekten aynı duayı etmiştik ikimiz de. Aramızdaki tüm buzların erimiş olması içimi çok rahatlatmış, kalbime huzur serpmişti. Havadaki kasvet bile çözülmüştü sanki. İkimiz de çok mutluyduk barıştığımız için ama maalesef ki bu mutluluk o kadar uzur sürmedi. Çünkü orada yalnız olmadığımızı henüz yeni fark etmiştik.
Bölüm 51
-51-
Bölüm sonu
3 yorum
yav yazar bacım bırak iki saniye mutlu olsunlar ne bu hep kaos hep kaos
1YanıtŞey bu bitti de yenisi ne zaman gelir
1YanıtO Seçil cadısı di mi Emirin peşini bırakmadı ya
