İçeriğe geç

Bi Umut

Bölüm 48 · 8 dk okuma

Bi Umut

Bölüm 48

-48-

Yemeğimizi yiyip bulaşıkları hallettikten sonra Emir çayı demledi. Sonra koltuğa kurulunca ben de yanına oturdum. Kolunu omzuma atıp kumandayı eline aldı. "Bir şeyler izleyelim mi?" Başımı çevirip alttan alttan baktım. "Olur da..." deyince Emir bir şey soracağımı anlamış oldu. "Da?" Uzatmadan direkt sordum. "Sen hâlâ konuşmak istemiyor musun?" Umursamazca omuz silkti. "Boş ver ya ne güzel keyfimiz yerinde bozmayalım şimdi." "Ama böyle ertelersen bir yerde patlak verir. Kendimden biliyorum, içine atma işte." deyince biraz modu düştü. "Biliyorum," dedi kabul edip. Ama sonra itiraz eder gibi devam etti. "Ama anlatsam şimdi tekrar canımız sıkılacak." "Bir şey olmaz. Sonra patlak verse daha kötü olur." "O kadar büyük bir şey değil aslında." "Fark etmez ki. Senin canını sıkmış sonuçta." Önce karar verememiş gibi baktı yüzüme. Sonra pes eder gibi "Tamam." dedi. Kolunu biraz çekip bana döndü vücudunu. Ben de aynı şekilde ona döndüm. "İşten çıktıktan sonra annem aradı. Tartıştık biraz." Hâlâ umursamaz gibi anlatıyordu ama beni ciddiye almıyor değil de kendi derdini umursamıyor gibi. "Ne için?" "Kardeşim hasta olmuş biraz, grip herhalde. Ona canı sıkılmış." "Geçmiş olsun... Ama seninle neden tartıştı?" dedim anlamayarak. "Ya Ramazan Bayramında gidemedik ya hani, aslında ona kızmış. Kardeşim hasta olunca da..." deyip sıkıntılı bir nefes aldı. Sonra bir sinirle anlattı. "Onun hastalığında beni nasıl suçlayabilir? Allah aşkına konu bana nasıl döndü? İşte diyor ki sen hepten unuttun bizi, bayramda bile gelmiyorsun, kardeşin hasta oluyor ondan bile haberin yok, çocuğa bir şey olsa işim var deyip gelmezsin bile, senin yüzünden oluyor zaten bunlar, hepimizi hasta edeceksin falan dedi. Şaşırdım kaldım Mayıs." deyince ben de şok oldum. Ne yapmış sanki? İznini önceden kullandığı için bayram tatilini uzatamadı, gidemedik. Benim de devam sorunum vardı. "Sen niye hasta edeceksin, ne yaptın ki?" "Her şeyin suçlusu benim ya!" dedi sinirle. "O kadar hata yapıyorum ki kahırlarından hasta olacaklarmış! Hatta kardeşim hasta olmuş bile falan dedi." Daha çok sinirlendi. "Yahu bu grip grip! Üşütmüştür, ne bileyim birinden bulaşmıştır falan yani, bunu da benden bilemezsin ama! Ne yaptım ben anneme, bilmiyorum. Hiçbir şey yapmasam yine ben suçluyum yine ben suçluyum." Sıkıntılı bir nefes aldı ve biraz daha sakin bir şekilde devam etti. "Tamam, onu da anlamaya çalışıyorum. Bayramda yanına gidemedik. Ama keyfimizden mi gidemedik Mayıs, sen biliyorsun. İzinleri kullanmıştık. Üç gün için o kadar yol gidilir mi? Yarısı yolda geçecek neredeyse, e yol yorgunluğu da var. Eziyet olacaktı. Uçakla gidelim desem bileti erken almak aklıma gelmedi, bayrama yakın da seferler doluydu. Ne yapayım yani öldüreyim mi kendimi?" "Tövbe de ya." diye konuştum hemen. Sonra sakince devam ettim. "Olabilir böyle şeyler. Benim de aklıma gelmedi uçak. İnsanlık hâli, düşünememiş olabiliriz." "O zaman annem niye öyle diyor?" diye yakındı. "Bilemiyorum ki belki o an çok sinirlidir sana patlamıştır." "İyi de Mayıs ben onun stres topu muyum Allah aşkına? Sinirli diye sinirini benden çıkarmaya hakkı mı var?" "Yok tabii de..." "E o zaman?" deyip başını çevirdi ve kendi kendine sakinleşmeye çalıştı. Ardından bana tekrar dönüp devam etti. "Hep böyle biliyor musun? Ben her zaman suçluyum, rüzgar tersinden esse ben suçluyum. Ne yaparsam yapayım, haklı olsam da olmasam da... Bu hep böyleydi. Yıllardır böyle. Ama ben gerçekten çok bunaldım Mayıs. Kimseye bir şey de anlatamıyorum, hep içime atıyorum, doldum artık taşmaya başladım... Başka biri olsa anlatır rahatlarım belki ama ailenden biri olunca yapamıyorsun işte. Aile meselesi dışarıya anlatılmıyor çünkü. Ben anlatamıyorum." "Ben de anlatamıyorum." dedim ona katılarak. "Bir tane ters bir şey söylese yine benim canım sıkılır." "Evet mesela." dedi o da. "Kimsenin ailem hakkında kötü konuşmasını istemem. Bir de ne bileyim... Adil değil bence. O sinirle anlattıklarım annemin kötü yönleri olacak ama bir sürü iyi yönleri var. Niye insanlar onu kötü tanısın ki?" "Doğru haklısın." dedim düşünceli bir hâlde. "O zaman ne yapacağız? Hiç konuşulmayacak mı bu meseleler?" Duraksadı. "Bilmiyorum," dedi. Sonra beni bir süre düşündürecek bir cümle kurdu. "Belki de birilerine yeterince güvenmemiz gerekiyordur." Gözlerini bir saniye çekmeden bakınca düşüncelerim biraz daha derinleşti ve ben de aynı şekilde ona bakar oldum. "Yeterince güveniyor musun peki?" dedim, tebessüm etti. "Güveniyorum." dedi. "Sen?" diye sordu. "Güveniyorum." dedim, tebessüm ettim. Sessizlik olunca konuştum yine. "Bence bilerek böyle davranmıyor annen." deyince yüzü düştü biraz ama bir şey demedi. "Tabii ki sana böyle davranması doğru değil ama belki yaşadığı şeyler yüzünden böyle davranıyordur. İsteyerek seni üzmez bence, onun evladısın sonuçta." "Bilmiyorum..." "Sakinleşince yine konuşursunuz, niye gidemediğimizi anlatırsın." "Biliyor zaten." "Belki ikna olmamıştır." "İkna oldu da onun için yeterli değil sebeplerim." "Bilmiyorum ama," deyip duraksadım biraz. "Anneni de çok tanımadığım için pek bir şey diyemiyorum. Ama bazı insanlar özlemlerini dışa vurmak için öfkelerini kullanırlar. Bence annen seni özledi, bunlar da bahanesi." "Diyosun..." dedi sorar gibi. "Diyorum." dedim. "Seni özledim demiyor da sen bizi unuttun diyor." Biraz kafasına yattı gibi. "Bilmiyorum artık." dedi hafif gülümseyip. Ben de gülümsedim hemen. Hafif dalgalı saçlarını geriye doğru itip konuştum. "Ya yakışıklım ben seni okula gidince bile özlüyorum, annen ne yapsın?" deyince bu sefer sesli güldü. "Bak sen..." deyip saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. "Özlüyorsun demek?" "E yüz kere mi söyleyelim canım?" Sırıttı. "İki dakika romantik olsan üçüncü dakika işi bozuyorsun." "Çok bile." deyip saçımı savurdum. "Ben sana yürüyorsam sen bana koşacaksın be adam, bunu da mı ben söyleyeyim?" "Vaay..." dedi Emir şaşkınlığını belli ederek. "Benim hatuna bak sen." dedi ve beklemediğim bir anda elini belime dolayıp kendine çekti beni. Burun buruna geldik bi tık. "Bu mesafe yeterince romantik mi karıcığım?" diye sorunca insan ister istemez yutkunuyor canım. Sevdiğin adam kocan olunca, ha bi de bu kadar yakışıklı olunca... "Hıhım." diyebildim. Emir önce diğer eliyle saçlarımı geriye attı nazikçe. Sonra da yanağımdan öptü. Gülümsedim tabii. Hemen sonra da sarıldı. "Teşekkür ederim." Aynı şekilde ben de sarıldım ama sordum. "Ne için?" "Bana dünyada cenneti yaşattığın için." Emir hâlâ sarılmaya devam ederken ben şaşkınlığımı gizleyemedim. "Nasıl yani?" "Sende dinleniyorum sanki," dedi. Sesi her an uyuyabilir gibi çıkıyordu. Ayrılmadan devam etti. "Kafamdaki düğümler çözülüyor, meseleler sorun olmaktan çıkıyor..." Derin bir nefes alıp verdi. "Aradığım aile huzurunu sende buluyorum. Teşekkür ederim Mayıs. Ailem olduğun için, karım olduğun için, benimle kaldığın için." İç çekti. "En çok da beni anlamak istediğin için..." ** İstanbul'a geldik sonunda... Gün boyu birçok yer gezdik Emir'le. Ama genel olarak Fatih tarafındaydık. Ayasofya, Sultanahmet, Yerebatan sarnıcı, Topkapı Sarayı, Gülhane parkı derken akşama doğru vapurla karşıya, Üsküdar'a, geçmiştik. Niyetimiz öyleydi ki gün batımını Kız Kulesinin karşısında Üsküdar sahilinde izleyecektik. Güzel plan bence. "Bir an yetişemeyeceğiz sandım." dedim gökyüzüne bakarak. Emir biraz rahat hareket ediyordu, ben onun aksine bir tık stres yapıyordum. "Dedim sana her türlü yetişiriz." "Ne yapayım? Gün batımını beraber izleyelim istiyorum." Kolunu omzuma atıp rahat bir şekilde konuştu. "Rahat ol, bak yetiştik. Kocana güvenir misin biraz?" deyip üstten üstten baktı. "Olur." Gülüp yürümeye devam ettik. Saate baktığımda hâlâ 10 dakika olduğunu fark ettim. Artık bir yere otursak iyi olurdu. Çünkü hediyesini gün batımını izlerken vermek istiyordum. Zaten telaş yapma sebebim de buydu. Emir hâlâ yürümeye devam edince oturmak için neyi beklediğini sorguladım. "Oturalım mı bir yere?" Kolunu omzumdan çekip elimi tuttu bu sefer. "Bakıyorum, güzel bir yer buluruz şimdi." "Tamam." dedim. Biraz ilerleyince boş bir yeri gösterdim. "Burası nasıl?" "Yok, şu ilerisi daha iyi sanki." Allah Allah... İyi bir yer derken nasıl bir yer arıyor bu adam?.. Yine de "Tamam." deyip çok sorgulamadım. Bildiği bir yer vardı herhalde. Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik derken... Artık dayanamayıp sordum. "Emir biz nereye gidiyoruz Allah aşkına?" "Şu ileride oturma yeri var ya, oraya." "Daha deminden beri bir 'ileri' lafı gidiyor ama hadi hayırlısı..." "Geldik sayılır... " "Gün batımını kaçırmayalım bak." "Merak etme sen, ben ayarladım." Telefonuna baktı. "Birazdan başlar ama zaten geldik. " deyip durdu olduğu yerde. Sonra da omzumdan tutup beni manzaraya çevirdi. Kız kulesi tam karşımda ve Galata kulesi de arkasında gözüküyordu. Yani şu an tam iki kule arasında gibiydik ve güneş batmaya başlamıştı. Kulelerin ikisi de ışıklarını yakınca manzara karşısında büyülenmiş gibiydim. Bu şehre olan hayranlığım bir kez daha gün yüzüne çıkmış oldu. "Çok güzel..." "Senin kadar değil." diyen ses Emir'den başkası değildi. Gözlerimi manzaradan çekip ona döndüğümde beklediğim Emir de bu değildi. Şaşkındıkla bakakaldım. Ona ve elindeki çiçek buketine. "Emir..." "Bunlar da senin kadar güzel değil ama seni mutlu edecek kadar güzeller en azından. " deyip gülümsediğinde şaşkınlığı bir kenara bırakamayıp yine de gülümsedim ve uzattığı beyaz gül buketini aldım elinden. "Emir, bunlar çok güzeller... Çok teşekkür ederim ama sen ne ara...." "Mayıs... " diyerek sözümü kesti ve gözlerimin içine bakarak konuşmaya başladı. "Biliyorum biraz geç kaldım sana ilk çiçeği vermek için. Kaç aydır evliyiz fakat hep bir şeyler eksik , bir şeyler yarım gibiydi. Biliyorum, bizim başlangıçımız normal değildi en başta. Her şey çok ani oldu. Yapılması gerekenler yapılmadı, yapılmaması gerekenler yapıldı. Ama çok şükür ki bunlar geçmişte kaldı ve biz seninle yeni bir hayata başladık..." Heyecanlı çıkan sesi beni de heyecanlandırıyor, kalbimin ritmini iyice artırıyordu. "Ben istiyorum ki senin içinde hiçbir utke kalmasın geriye baktığımızda hatırladığımız kötü anılarımız değil güzelleri olsun..." Söylediği her kelime aklıma tek tek kazınırken hissettirdikleri kalbime nakış gibi işleniyordu. Gözlerim çoktan dolmaya başlamıştı. "Mayıs...." deyip duraksadı ve cebinden bir kutu çıkarıp bana doğru uzattı... Kutu mu? Bana mı? Şu an mı? Dondum kaldım. Şok içinde onu izlerken aklıma gelen onca soruyu cevaplayacak kadar aklım başımda değildi. Sadece Emir'in söylediklerini şaşkınlık içinde dinleyebiliyordum. Kutuyu açtı, içinde zarif bir tektaş... Ben şaşkınlıktan ve mutluluktan iki kelimeyi bir araya getiremez haldeyken, Emir bana şu cümleleri kurdu... "En başa dönelim, seninle her şeye yeniden başlayım, yeniden evlenelim desem; bana evet der misin? Benimle bir kez daha evlenir misin?"

Bölüm sonu

5 yorum