İçeriğe geç

Bi Umut

Bölüm 47 · 11 dk okuma

Bi Umut

Bölüm 47

-47-

"Nasıl bir oyun?" Ben de bir ısırık aldım. "Zor bir oyun değil. Daha önceleri birbirimizin hakkında konuşmuştuk zaten. Şimdi hızlı bir soru cevap yapacağız. Misal ben diyeceğim ki Emir kırmızı mı yeşil mi sen de cevap verip bana ona benzer bir şey soracaksın böyle devam edecek." "Peki," deyip yemeye devam etti. "Sen başla." Düşündüm hızlıca bir şeyler. Pat diye anlayacağı bir şeyler soramazdım, pot kırmayalım durup dururken. "Tamam, başlıyorum. Dışarıda işin var diyelim. Kot pantolon tişört mü giyersin, gömlek kumaş pantolon mu?" "Ne işim olduğuna bağlı." "İşe gidiyorsun mesela?" "Kot pantolon tişört." "Benimle yemeğe çıktın?" "Kumaş pantolon gömlek." Gülümsedim. Genelde rahat giyinmeyi severdi Emir. Gözlemlediğim kadarıyla da tişört, kazak öncelikleri arasındaydı. Spor takılmayı sevse de çok iyi bir kıyafet zevki vardı. Basit durmazdı ama rahat olurdu. Fakat önem verdiği yerler olduğunda ya da daha şık giyinmek istediğinde gömlek aradığına şahit olmuştum. "Tamam sıra sende." "Benimle güzel bir yere gidiyorsun. Elbise mi ferace mi?" Ben de daha önemsediğim bir yere gideceksem genelde elbise giyerdim. Ve bence Emir bunu fark etmişti. "Elbise." Emir de gülümseyip "Tamam sen sor." dedi. Düşündüm hemen. Ona belli etmeden seçim yapabileceğim bilgiler öğrenmem gerekiyordu. "Diyelim bir eşya alacaksın. Hep kullanacağın bir şey mi alırsın yoksa şık bir şey mi?" Hazırcevap olduğu için çok düşünmedi. "Hep kullanacağım şey de şık olacağı için hep kullanacağım bir şey alırım." Hım... Sanırım kahverengi olanı elemiştim. Çünkü dediğim gibi nostaljik bir havası vardı ve birçok kıyafetine de uymazdı. Hep kullanacağı bir şeyin rengi siyah olsa daha iyi olurdu bence çünkü çoğu kıyafetine uyardı. Ama lacivert ve gri de uyar gibiydi. Spor olan saatler biraz basit kaçabilirdi. İki spor ve kahverengi olanı eleyince dört tane kalıyordu geriye. Siyah çelik, lacivert çelik, gri çelik, yeşil gri arası deri. "Sıra sende." deyip sırayı ona pasladım. "Mesela hep kullanacağın bir şey alıyorsun kendine. Kare mi oval mi?" "Ne mesela?" "Ya fark etmez. Öyle genel soruyorum." Saat üzerinden düşündüm. "Oval sanırım." Anladım der gibi başını salladı. "Sende sıra." Düşündüm, düşündüm... Ne soracağım ben bu adama ya?.. Neyse en iyisi direkt renk sorayım. "Siyah mi lacivert mi?" Omuz silkti. "Neyde olduğuna bağlı." "Gömlek." dedim çok düşünmeden. Gözlerini kıstı Emir. Sanırım bu bakışı tanıyordum. Anladı kesin! "Sen hayırdır, kıyafet soruyorsun sürekli?" İlk ne diyeceğimi bilemesem de tepkisiz kalmaya çalışıp aklıma geleni söyledim direkt. "Sen de sordun?" "Sen öyle sorunca ben de öyle bir şey sorayım dedim." "Yani beni taklit ettin... Biraz özgünlük ama ya." diye sitem ettim hemen. Konu değişsin lütfen. "Ne taklit edeceğim canım, hepi topu üç soru sorduk zaten. Hem konuyu değiştirme." Benim konu değiştirme taktikleri bir Emir'e sökmüyordu. Hiç unutmuyor ki. Zehir gibi kafası maşallah. Bir de bana bak... Bazen söyleyeceğim şeyi cümleyi bitirmeden unutuyorum. "Şurada oyun oynayalım, bir şeyler paylaşalım diye uğraşıyoruz, sen altında bir şey arıyorsun. Ne kadar ayıp." dedim kınar gibi. "Güzelim bir şey aradığım yok, niye öyle diyorsun?" dedi bunun üzerine. Sesi yumuşak ve sakindi. Omuz silktim, bana ne der gibi. "Tamam, bir şey sormadım." dedi pes eder gibi. " Hadi devam edelim." "En son ben sormuştum." deyip soruyu hatırlattım. "Siyah mi lacivert mi demiştin dimi? Siyah. Sıra bende şimdi." deyip düşündü. Ben de trip atmayı bırakıp tebessüm ettim onun yerine. "Pembe mi mor mu, desem..." deyip duraksadı. "Neyse daha özgün bir şeyler bulalım." diye devam etti. Kıkırdadım. "İstersen onu sor canım ne olacak?" "Yok, ben farklı bir şey sorayım." dedi dilim yandı bir kere der gibi. Sonra alakasız bir şey sordu. "İstanbul'un en etkilendiğin yeri neresi?" "Hımm," deyip düşünmeye başladım. "Güzel soru..." "E tabi, ben sordum." deyip kendini övmeyi unutmayan kocama gülümseyip düşündüm biraz daha. "Aslında bir sürü yer olabilir. Çok güzel yerler var İstanbul'da. Ama illa bir yer soruyorsan..." diye düşünüp en son karar verdim. "Üsküdar sahil sanırım. Hani Kız Kulesi'yle Galata'nın aynı anda görüldüğü yer var ya, işte orası çok etkilemişti beni. Gün batımında oradaydım, ışıkları yanmadan önce. Gün batımını izlemiştim. Sonra Galata'nın ışıkları yanıp sönmeye başlamıştı. Sanırım mors alfabesiyle Kız Kulesi'ne seni seviyorum diyormuş... Çok güzel gözüküyordu ışıklar yandıktan sonra. Kız Kulesi de öyle. Farklıydı, güzel hissettirmişti." Ben tekrar o güne giderken Emir'in sesi geldi kulağıma. "O zaman rotamızı Üsküdar sahili gün batımına denk getirecek şekilde çizeriz." Gülümsedim. "Olur." O da gülümsedi. Sonra başıyla tabağımı işaret etti. "Konuşmaktan yemeğini yiyemedin, soğutma hadi. Buz gibi olacak sonra benden bileceksin." "Hiç de bile, oyun oynayalım diyen bendim." "Soruyu soran benim ama." "Olsun." "Akşama ne yapıyoruz?" Yine Emir ve konu değiştirmeleri. "Bilmem." "Yemek olarak?" "Dur Emir daha yeni yedik." "Benim canım bir şey çekiyor ama." Bazen çocuk gibi olması çok tatlıydı. "Hım, ne çekiyormuş senin canın?" "Tost." "Senin bu tost aşkı nereden geliyor acaba?" "Yapanın elinden." deyip göz kırptı. Kocaman gülümsedim. "Güzel yapıyorum dimi?" dedim heyecanlı heyecanlı. Sanki yüz kere söylememiş gibi. O da güldü. "Üff, hem de nasıl güzel..." diyerek katıldı bana. "Bak yine canım çekti." "O zaman akşama güzel bir tost yaparım sana. Yanına da mantı yapayım mı?" "Ooo, ziyafet var o zaman." dedi, gözleri büyümüştü hemen. "Ben de tatlı alırım gelirken, mis." "Olur." Yemeğimizi yemeye devam ettik. Biraz daha oyuna devam ettik. Sonrasında ise ayrıldık, o okula ben merkeze geçtim. Saatlerden hangisini alacağıma karar vermiştim, siyah olanı alacaktım. Hem şıktı, hem birçok kıyafetine uyardı sürekli kullanabilirdi, hem de çok güzeldi bence. Beğeneceğini umuyordum. ** Eve bugün erken gelmiştim çok şükür. Duş aldıktan sonra kısa bir cilt bakımı yapıp mutfağa geçmiştim. Birkaç saat içinde mantıyı da halletmiştim. Sadece haşlaması kalmıştı. Onu da Emir'in gelmesine yakın yapmayı düşünüyorum. O hâlâ okuldaydı. Biz ikimiz de Eczacılık fakültesini okuduk. Emir'i o 5. sınıfken görmüştüm. Ben 1. sınıftım o zaman. Sonra o yüksek lisansını yapıp doktora yapmaya başlamıştı. Henüz doktorasını bitirmemişti fakat bazı derslere o giriyor ve anlatıyordu. Bizim dersimize de girmişti. Bu yüzden öğrencisi gibiydim onun. Fakat Emir dersimize çok girmediği için kendisini benim hocam olarak görmüyordu ya da görmek istemiyordu. Doktorasını bitirmediği için de hoca değilim diyordu ama öğrenciler olarak biz ona hocam diyorduk. Böyle yani. Şimdi de hâlâ okuldaydı ve ne zaman geleceğini bilmiyordum. En iyisi aramak. Ellerimi yıkayıp mutfak havlusuyla kuruladım. Sonra telefonu alıp aradım onu. Bir süre çaldı ama en sonunda açtı. "Efendim?" "Alo Emir, müsait miydin?" "Evet, okuldan çıktım şimdi. Bir şey mi oldu?" Sesi durgun gelmişti. Canı sıkkın gibi. "Yok da... Bir şey mi oldu, iyi misin?" "İyiyim, neden?" "Sesin durgun geliyor?" "Yoruldum, ondandır. Sen bir şey mi diyeceksin?" "Hayatım, seni merak ettim." dedim sanki kapatmak ister gibi konuşunca. Sesim sakin çıkmıştı ama anlayamadım böyle olmasını. "Anladım bitanem. İyiyim, gelirim birazdan. Bir şey istiyor musun dışardan?" dedi biraz daha yumuşak bir şekilde. Ama bir şey olduğu belliydi yani. "Seni istiyorum, o sayılır mı?" diyerek şirinlik yaptım. Belki güler diye. Çok az güldüğünü duydum sanırım, emin değilim. "Sayılır. Gelirim birazdan. Görüşürüz." Bir anlık cesaretimi topladım ve konuştum. "Görüşürüz canımın içiiii. Canın neye sıkıldıysa gelince hallederiz, hiç sıkma canını. Öptüm kocaman." deyip bir şey demesine fırsat vermeden kapattım telefonu. Sıkıntıyla nefesimi verdim hemen sonra. Canı bir şeye sıkılmıştı belli ki. İnşallah çözülecek bir şeydir diye dua ettim içimden. Sonra da banyoya gidip saçlarımı taradım. Yemek yaptığım için toplamıştım ama biraz serbest bıraksam iyi olurdu. Üzerimde yeşil günlük bir elbise vardı. Kısa kolluydu ve dizlerimin biraz altında bitiyordu. Sade olsa da bence güzeldi. Evde giyerken rahat oluyordu. Bazen pijamalarla gezsem de arada elbise giymek istiyordum, bugün de elbise giyesim gelmişti. Saçlarımı taradıktan sonra tekrar mutfağa geçip tost malzemelerini çıkardım. Doğranması gerekenleri doğrayıp tabağa koydum. Sonra da tezgahı temizleyip koltuğa geçtim. Yemeği Emir gelince yapmak daha mantıklı gelmişti, belki hemen yemek istemezdi. Çok geçmeden kapı çaldı. Hemen kalkıp kapıya gittim. Delikten Emir'in geldiğini görünce gülümseyip açtım kapıyı. "Hoş geldin yakışıklım." Emir'in durgun olan yüzü bunu söyleyince gülümsemeye başlamıştı. Ayakkabılarını çıkarırken "Hoş buldum güzelim." deyip eve girdi. Kapıyı kapatınca da sarıldı her gün yaptığımız gibi. Ben de sıkı sıkı sarıldım hemen. Kokusunu içime çektikten sonra geri çekilir sandım ama o biraz daha durup burnunu saçlarıma bastırdı. Derin bir nefes çektikten sonra geri çekildi. O çekilince ben parmaklarım üzerinde yükselip yanağından öptüm. "Özlemişim yahu." deyip güldüğüm sırada onun daha çok gülümsediğini fark ettim. Yaklaşıp o da benim yanağımdan öptü ama biraz daha uzun durdu. "Ben de özlemişim." deyince kocaman gülümsedim. "O zaman kavuşturana şükürler olsun." deyip elini tuttum. "Hadi içeri geçelim." "Ben bir elimi yüzümü yıkayayım." deyip banyoya geçti. Ben de içeri geçip oturdum. Hâlâ neyi olduğunu düşünürken Emir geldi. Yavaşça yürüyüp yanıma koltuğa yığılır gibi bıraktı kendini. Başını geriye yaslayıp gözlerini kapattı. Ben de ona döndüm oturduğum yerde. Dirseğimi koltuğun yaslandığımız kısmın üstüne dayayıp yumruk yaptığım elime başımı yasladım. "Nasılsın?" Başını kaldırmadan bana çevirdi. Gözlerini açtığı sırada konuşmak yerine alt dudağını çıkardı bilmem der gibi. "Bir sorun mu var?" dedim yine aynı sakinlikle. "Bilmiyorum." dedi. "Sormaya devam edeyim mi? Anlatmak istiyor musun?" diye sordum bunaltmamak için. "Bilmiyorum." dedi yine. Duraksadım. "Benimle her şeyi konuşabilirsin biliyorsun dimi?" diye sordum yine aynı ses tonuyla. Küçük bir tebessüm etti. "Biliyorum." Bir şey demeden tebessüm ettim önce. Hemen sonra tekrar sordum. "Peki sence... Israr mı edeyim, anlatmanı mı bekleyeyim?" Gülümsedi bu sefer. "Pek konuşasım yok." diyerek kibarca sorma dedi. Sonra gözlerini kapattı yine. Ne yapsam diye düşünürken aklıma gelen şeyi beklemeden söyledim. "Kucağıma uzansana." Emir gözlerini açıp tekrar bana bakınca oturuşumu düzeltip dizlerimi gösterdim. "Yorgunsun belli ki, uzan biraz. Ben de seveyim seni." deyip gülümsedim. Emir de tebessüm etti. Başını kaldırdı. Bir şey demeden kucağıma uzandı ve gözlerini kapattı. Ben de eş zamanlı olarak elimi başının üzerine getirdim. Yavaşça saçlarını okşamaya başladım. Hafif dalgalı kumral saçlarının arasında parmaklarımı narince gezdirdim. Başına masaj yapar gibi devam ettim hareketlerime. Bir süre sessizlik böyle devam etti. Emir hiç itiraz etmeden sadece uzandı. Elini çek demedi, kucağımdan da kalkmadı. Ben de devam ettim saçlarıyla oynamaya. Emir Ayaz'dan Kafam o kadar doluydu ki tek kelime konuşmak istemiyordum. Sadece biraz sessizlik ve anlayıştı istediğim şey. Bunu da insanın kendi evinde, karısının yanında bulması kadar huzur veren çok az şey varmış. Bunu şu an gayet iyi anlıyorum. Hani demiştim ya, canım ne kadar sıkkın olursa olsun ne kadar tartışmış olursak olalım şu eve geldiğimde ayaklarım geri geri girmiyor, huzursuz olmuyorum, kendimi evden atmak istemiyorum diye. Gerçekten de öyle. Burası mutlu ediyor beni. Hiç görmediğim kadar anlayış görüyorum, hiç hissetmediğim kadar rahat hissediyorum kendimi. Özellikle de sevildiğimi ve değer gördüğümü hissediyorum. Şimdi her şeyi ona anlatsam karşımda beni yargılamayacağını düşündüğüm biri var. Çünkü şimdiye kadar ne anlattıysam gerek ailemle ilgili gerek arkadaşlarımla ilgili olsun hep yargılamadan, anlamaya çalışarak dinledi beni. Benim baktığım açılardan farklı bakıp başka şeyler düşünmemi sağladı. Ben çoğu zaman olaylara genel bakarım mesela fakat Mayıs'ın ciddi bir empati yeteneği var, bu şekilde genelden ziyade daha özele inerek karşı tarafla empati kuruyor. Benim göremediklerimi görmeme yardım ediyor, anlayamadığım bazı şeyleri anlamamı sağlıyordu. Ama bazen hiç konuşmak gelmiyordu içimden. O zamanlarda da merak ettiği hâlde anlayışlı olmaya çalışıyordu, şimdi olduğu gibi. Ben bu kadını harbi çok seviyorum. Mayıs sol eliyle saçlarımı okşarken diğer elini de yanağıma getirdi. Hem saçlarımla oynuyor hem de yanağımı seviyordu. Sanki bulutun üstündeydim. Kafamdaki o canımı sıkan şeyleri düşünmekten uzaklaşmış onun parmaklarına odaklanmıştım. Gözlerimi açmadan yanağımdaki elini tuttum. Dudağıma getirip avucunun içini öptüm. Gözlerimi açıp gülümseyerek bana bakan karıma ben de gülümsedim. "Seni çok seviyorum biliyor musun?" Güldü. "Biliyorum." Hafif kaşlarımı kaldırdım. "Ben de biliyorum?" dedim onun seni seviyorum demediğini kast ederek. Yine güldü. "Ben de seni seviyorum." Gülümseyip biraz doğruldum. Kendimi geriye alıp ona yaklaştım. "Böyle elim boşta kaldı sarılmam lazım." deyip kollarımı beline dolayıp başımı karnına yasladım bu sefer. Güldü bu yaptığıma. Gülünce karnının hareketini hissettim. "Ya ama böyle gülünce karnım oynar benim." "Olsun." diye mırıldandım. "Seveyim mi seni bebek gibi?" diye sordu bu sefer yine gülerken. Alay etmek için gülmediğini bildiğim için hoşuma gidiyordu bu hâli. "Sevmeden önce bana sorma." diye homurdandım bu sefer. Hâlâ başım karnına gömülüydü. "Ben söylemeden sev beni." Belki çocuk gibiydim ama onun yanında çocuklaşabilmek de benim özgürlüğümdü. "Ya ben seni sevmem mi canımın içi?" deyip bir eliyle sarılıp diğeriyle saçlarımla oynadı. Ben ona daha çok sarılırken anın tadını çıkardım. "Çok seviyorum. Böyle bazen alıp içime sokasım geliyor seni. Sıkı sıkı sarılıp hiç bırakmayasım geliyor. Bazen bebek gibi yanaklarını sıkayım diyorum." derken elini yanağıma getirip hafifçe sıkmıştı. "Hımm," diye mırıldandım. Hoşuma gitmişti tabii ki karımdan bunları duymak. "Şu an seni çok öpesim geldi." deyince gözlerimi açıp ona baktım. Yaramaz çocuklar gibi gülüyordu. Sol elim hâlâ belindeyken sağ elimi koltuğa bastırıp doğruldum hemen öpebilmesi için. Mayıs güldü yine. Sonra yaklaşıp yanağımı kocaman öptü. Geri çekilmeden önce "Oh!" deyince ben de güldüm. Sonra diğer yanağıma da sıkı bir öpücük bıraktı. "Bak ben böyle ilgilere alışık değilim, haberin olsun." diye uyardım onu. Ama Mayıs hanım omuz silkti. "Bana ne?" deyip tekrar yanağımı öptü. "Sonra hep istersem görürsün ama." diye tekrar uyardığımda yine omuz silkti. "İste, ne olmuş?" deyip diğer yanağımı da öpünce dayanamayıp ben de onun yanağını öptüm. Sonra diğer yanağını, sonra burnunu, alnını derken yüzünün her bölgesini öpmeye başladım hızlı hızlı. Mayıs'ın gülmesiyle biraz daha hızlanıp gıdıklanmasını sağladım. "Ya Emir huylanıyorum." derken aynı zamanla gülüyor beni de güldürüyordu. "Emiiiir." diye nazlanınca herkese soğuk ama bir tek bana şımaran karımın en son alnını öpüp sıkı sıkı sarıldım. Ne can sıkıntısı ne üzgünlük ne gerginlik ne yorgunluk... Hiçbir şey kalmamıştı. Kendimi o kadar huzurlu hissediyordum ki... Rabbime ne kadar şükretsem az gerçekten. Onu bana verdiği için, bizi birbirimize yazdığı için, yıllardır ettiğim duamı en güzel şekilde gerçekleştirdiği için... "İyi ki varsın bitanem. İyi ki benim karımsın. Çok şükür seni verene." deyip boynundan koklayarak öptüm. O da bana sıkı sıkı sarılıp boynumu öptü. "Çok şükür..."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.