"Kravat nasıl?" diye soran Deniz'e beğenmediğimi belli ederek başımı iki yana salladım. "Güzel bir ceket de olabilir aslında." Yine başımı iki yana salladım. "Sen de onu beğenmiyorsun bunu beğenmiyorsun, kendin bul o zaman." diye trip atmaya başlayınca pufladım. Emir'e bir hediye almak istiyordum ve ne almam gerektiği hakkında bir fikrim yoktu. Yani vardı aslında ama Deniz'e de sormak istemiştim. Belki farklı bir şey söyler diye ama o benim düşündüklerimi söylüyordu. "Kol saati almak istiyorum ben." deyince kaşlarını çattı. "Madem ne alacağını biliyorsun ne diye beni uğraştırıyorsun?" diye çıkıştı bana. Sanırım biraz haklıydı. Bu arada Emir meselesini Deniz'e üstünkörü anlatmıştım, Emir'le bizi iftar günü gördüğü için. Yani evli olduğumuzu biliyor artık ve başlarda biraz bozulsa da sonraları anlamaya başlamıştı beni. Sonuçta ben de keyfimden saklamamıştım. Ama bu kan davası meselesini söylememiştim ona. Ne bileyim rahat hissedemedim sanırım. Ve bu aile içi mesele. Aile içinde kalması daha iyi olur diye düşünüp kan davasını anlatmadım. Sadece evlenmemiz gerektiğini ve birbirimizi sevdiğimizi söyledim. Fazlasını anlatmak istemediğimi anlayınca o da çok üstelemedi. Zaten çok sıkı fıkı bir arkadaşlığımız yoktu onunla. O da aile meselelerini pek anlatmazdı bana. Ama eğlenceli bir arkadaşlığımız vardı. "Fikir almak için." "Bendeki fikirler bu kadar valla. Al bir saat bitsin gitsin." "Nereden alayım sence?" Bildiği birkaç bir yer söyledi. Ben de onları telefona yazıp sonra araştırmak üzere not aldım. Sonra da Deniz'le vedalaşıp kampüste yürümeye başladım. Sunum için gelmiştim, işim bitmişti gidecektim. Otobüslerin kalktığı yere doğru yürümeye başladım. Biraz ileri gittiğimde tanıdık birini fark ettim. Bora benim geldiğim yöne doğru yürüyordu. Başımı eğip aynı yolumda devam ettim. O beni görmüş müydü emin değilim ama elindeki telefona baktığı için gördüğünü sanmıyordum. Biraz daha ilerlediğim sırada normalde beni görse gelip konuşan Bora yanından geçmeme rağmen hiçbir şey söylemedi ve yapmadı da. Adımlarının yavaşlaması sebebiyle başımı kaldırıp saniyelik bakmıştım ona. Gözleri bana değdiği gibi başını eğdi ve yoluna devam etti. Şaşkınlık ve rahatlama hissi bedenimi sararken yanından geçtikten sonra gülümsedim kendi kendime. Gerçekten de sözünde duruyordu galiba. Allah'ım sen onun yolunu aç, aydınlat. Üzüntüsü yüzünden senden uzaklaşmasına izin verme. Amin. Otobüslere geldiğimde bindim hemen. Merkeze gidecektim. Çok vaktim yoktu, cuma günü gelmeden almam gerekiyordu ve internetten sipariş etsem yetişmezdi. Mecbur dükkanları gezecektim. Hediyesini İstanbul'da vermek istiyordum. Evlendiğimizden beri doğru düzgün bir hediye bile almamıştım ona. Ne zamandır aklımdaydı aslında ama hem karar verememiştim hem de aramızdaki soğukluğun geçmesini istemiştim. Hediye verip de onu umutlandırabilirdim çünkü. Bu yüzden beklemek mantıklı gelmişti. Hem madem İstanbul gibi bir yere gidiyoruz ve ilk defa tatile gidiyoruz beraber, hediyesini bu özel zamanda vermek çok daha güzel olabilirdi. Otobüse bindikten sonra gelen bildirimlere bakmak için telefonu elime aldım. Sunumda sessize almıştım da. Emir kişisinden 2 cevapsız arama Emir kişisinden 5 yeni mesaj Direkt mesajlara girip ne yazdığına baktım. Emir: Ne yapıyorsun? Sunumun bitti mi? Emir: Çok sıkıldım. Öğlen yemeğe mi gitsek? Emir: Sıkılmakla yemeğin ne alakası var bilmiyorum, sorma. Emir: Özledim işte. Emir: İşin bitince ara bir sesini duyayım. Gülümsedim kendi kendime. Bazen içime sokasım geliyordu onu. Klavyeyi açıp mesaj yazmaya başladım ben de. Arasam rahat konuşamazdım otobüsün içinde. Mayıs: Ben de seni çok özledimmm. Birkaç saniye içinde mavi tik oldu. Sonrasında ise yeni bir mesaj yazamadan "Emir Arıyor..." yazısı gözüktü ekranda. Gülüp açtım aramayı. "Canımın içi beni mi özlemiş?" diye sordu açar açmaz. Güldüm hemen. "Evet ama otobüsteyim." dedim gülerken. Bir yandan da etrafı kontrol ediyordum tanıdık biri var mı diye. Yoktu sanırım. "Otobüste ne işin var?" diye sordu hemen. "Yemek yemeyecek miyiz?" "Yeriz." dedim çok düşünmeden. "Ben merkeze gidiyorum. Sen de öğle arası olunca gelirsin, olur mu?" "Olur." dedi o da çok düşünmeden. "Ne yapacaksın merkezde?" "Bir şey lazımdı da ona bakacağım. Bir de markete uğrarım belki." "Hım." dedi anlamamış gibi. "Ne lazımdı?" Sorma daha Emir Allah Allah... Nasıl cümle kuracağımı şaşırdım yahu. "Özel bir şey." dedim utana sıkıla. Aynı zamanda kısıkça konuşmuştum. Otobüstekilerin de duymasını istemiyordum doğal olarak. "Nasıl özel şey?" diye sorunca sabır çektim içimden. "Ya!" diye çıkıştım ona. "Öyle her şey sorulmaz ya. Hem otobüsteyim diyorum sana." Güldü. "Tamam tamam. Ama keşke haber verseydin, beraber giderdik." "O nasıl olacaktı acaba?" "Arabayla?" Yine kıstım sesimi. "Aynen herkes görsün sonra bizi." "Görsün." "Ya sabır ya selamet... Ben kapatıyorum. Zaten konuşamıyorum rahat rahat. Geleceğin zaman ararsın tamam mı?" "Ne bir güzel söz ne bir şey. Odun olma yolunda emin adımlarla ilerliyorsun haberin olsun." "Yahu otobüste ne söyleyeyim sana?" diye çıkıştım yine. Delirtecekti beni. "Tamam tamam bir şey demedim. Hadi öptüm canımın içiii..." diye uzatarak söyleyip yine beni güldürmeyi başarmıştı. "Ben de." dediğimde ise cevabı hızlı olmuştu. "Yazdım bunu, alacağım var artık senden." "Tamam." dedim pes eder gibi. "Gelince alırsın." "Alırım." derken sırıttığını bakmadan görmüştüm. "Hadi görüşürüz." dedim daha fazla uzatmadan. O da "Görüşürüz." deyince telefonu kapatıp cebime koydum. Sonra da dediklerini düşünüp güldüm kendi kendime. Otobüsten inince vakit kaybetmeden saatçileri gezmeye başladım. Telefondan bakmıştım biraz modellere. Aklımda az da olsa bir şeyler vardı. Ama yine de hiçbir şeyden haberim yoktu. Satıcılar da bir şeyler önerirdi herhalde, ne bileyim? Yaklaşık iki saat sadece dolaşıp modellere baktım. Beğendiklerimin de fotoğrafını çektim. Yedi tane falan fotoğraf vardı. Hangisini beğenirdi bilmiyorum ama Emir'e birkaç bir şey sorarak öğrenebileceğimi düşünüyordum. Emir biraz önce aramıştı. Şimdi söylediğim yere geliyordu. Ben de bir bankta oturmuş onu bekliyordum. Telefonu açmış fotoğraflara bakarken Emir'e neyi nasıl soracağımı düşünüyordum. Saatlerden biri lacivert ve spor bir saatti. Biri de lacivert çelik kordonluydu. Pek anlamıyorum aslında o yüzden kabataslak anlatacağım. Siyah ve spor başka bir saat de vardı. Bir tane gri renk çelik kordonlu beğenmiştim o daha ciddi duruyordu. 'Saat mi ciddi?' diyen iç sesime göz devirdim. Spor olmayan, siyah çelik kordonlu ve çok şık bir saat daha vardı. Bu da çok güzeldi. Kordonu kahverengi deriden bir saat daha vardı, o da hoş duruyordu ama biraz nostaljik gibiydi de. Son olarak da yeşil ve gri arası bir renkte deriden yapılmış kordonlu bir saat vardı, bu da çok şık duruyordu. Yani toparlarsak: lacivert spor, lacivert çelik, siyah spor, siyah çelik, gri çelik, kahverengi deri, yeşil gri deri olmak üzere yedi tane fotoğraf vardı. Hepsi birbirinden güzeldi. Hâlâ aralarından birini seçmeye çalışırken başımın üzerine baskı yapan dudaklarla beraber hemen kapattım telefonu. "Emir?" diyerek korkmamış olsam da şaşkınlığımı belli ettim. "Efendim bitanem?" deyip bankın etrafından dolanıp yanıma geldi. "Hoş geldin." dediğim sırada yanıma oturmuş lafım biter bitmez de kollarını bana dolamıştı. Aynı anda karşılık verdiğimde burnunu başörtüme bastırıp dolu dolu bir nefes çekti içine ve oh çekti hemen sonra. "Hoş buldum." Ben de burnumu omzuna yaslayıp kokusunu içime çekmiştim. Şu anı yaşadığım için o kadar şükretmem gerekiyordu ki... Biraz sonra geri çekilip gülümsedi. "Nasılsın canımın içiii?" diye uzatarak konuştu yine. "Sunumun nasıl geçti?" Güldüm böyle konuşmasına. "Güzel geçtiii." dedim ben de uzatarak. Yakınlarda neredeyse kimse yoktu biraz tenha bir yere oturmuştum. Bu yüzden rahat konuşabiliyordum. "Birazcık zorlandım ama sonra güçlü ve kaslı kollarımla yaptım hemen." Güldü. "Allah Allah. Güçlü ve kaslı kollarını dosyayı taşımak için mi kullandın yoksa?" "E tabii," dedim kendimden emin. "Kolay mı sandın?" "Yok estağfurullah." dedi o da bana katılarak. "Hemen anladım zaten. Dedim benim güzel karımın enerjiye ihtiyacı vardır, onu hemen doyurmam lazım. Çabucak geldim." "İyi yaptın." dedim hemen. "Çok acıktım ben, ne yiyeceğiz?" "Yeni bir dükkan açılmış, çok iyi lahmacun yapıyormuş. Götüreyim mi seni oraya?" Düşünmeden "Olur hadi gidelim." deyip ayağa kalktım, onun da elini tuttum kalkması için. Gülüp kalktı ayağa. "Usulen sorayım yine de, restorana gitmek istersen..." "Emir lahmacun diyorsun, ne restoranı?" deyip yürümeye başladım. Onu da peşimden sürüklüyordum tabii. Emir büyük adımlarıyla hemen yetişip elimi daha sıkı tuttu. Arabaya yaklaşınca elimi bırakıp kapımı açtı. "Buyurun hanımefendi, sizi çok şık bir yere götürmek isterim." diye şakaya vurdu yine. Ben de ona katılıp bir prensesmiş gibi bindim arabaya. "Teşekkür ederim beyefendi, merakla bekliyorum." Göz kırpıp kapımı kapattıktan sonra önden dolanıp şoför koltuğuna geçip oturdu. Sonra hiç beklemeden yaklaşıp yanağımı öptü. "Şimdi gidebiliriz." deyip kemerini takarken beklemediği bir anda ben de onun yanağını öptüm. Gözleri hemen beni bulup şaşkınca baksa da uzun sürmedi, gülümsedi hemen. "Bu hallerin çok hoşuma gidiyor haberin olsun." deyip gözüyle kemerimi işaret etti. "Hadi tak da gidelim. Ben de çok acıktım." Kemerimi taktım ben de. Sonra muhabbet ederek gittik bahsettiği yere. Emir arabayı park ederken yine aklıma gelen şeyle pufladım. "Ya biri görürse?" diye dile getirdim aklımdakini. Emir arabayı park ettikten sonra el frenini çekip anahtarı çıkardı ve bana döndü. "Mayıs bu konuyu niye bu kadar kafana takıyorsun? Görsünler, ne olacak?" "Nasıl görsünler?" dedim şaşırarak. Bunu saklamamız gerekiyordu hâlâ. "Sen benim hocamsın, nasıl bir izlenim verir farkında değil misin?" "Hocan falan değilim. Ben doktaramı bile bitirmedim daha Mayıs, birkaç dersinize girdim sadece. Ona da asistan olarak girdim zaten." "Ama sonuçta öğretmen öğrenci ilişkisi gibi duracak." diye tekrar konuşunca kemerini çıkardı. "Bunu sonra konuşalım mı? Şimdi ikimiz de acıktık, yemek yiyelim önce. Burada kimseyle karşılaşacağımızı sanmıyorum, yeni bir yer zaten." diye biraz gergin bir şekilde konuşunca sordum hemen. "Sen bana kızdın mı şimdi?" "Hayır güzelim sana niye kızayım? Ama sıkıldım bu durumdan, sen benim karımsın ve biz kötü bir şey yapmıyoruz. Ama millet ne der diye düşünüp çocuk gibi köşe kapmaca oynuyoruz, bu beni sinirlendiriyor." Sakin konuşuyordu ama gergin olduğu çok belliydi. Elini tutup gözlerine bakarak yumuşak bir şekilde konuştum. "Haklısın hayatım. Ama zaten az bir zaman kaldı okulun bitmesine, biraz daha sabretsen?" Emir'in yüzü aniden değişip yumuşarken gözleri kısıldı memnun bir şekilde ve gülümsedi. "Hayatın mıyım gerçekten?" "Emir ya..." diyerek ben de güldüğüm zaman hemen konuştu. "Efendim hayatım? Efendim canımın içi, bitanem? Söyle." "Hadi yemek yiyelim acıktım ya." deyip kemerimi çıkardım hemen. Yüzüm kızarmıştı kesin, yanaklarım ısınmıştı çünkü. Bir an önce arabadan çıksam iyi olurdu. Bu hâlime gülüp "Olur." dedi. Sonra çıktık arabadan ve mekana girdik. Ben etrafa bakınırken Emir aile salonu olup olmadığını sordu. Adam üst katı gösterince oraya gittik. Cam kenarındaki masalardan birine oturup siparişleri verdik ve beklemeye başladık. "Ee ne yaptın bugün?" diye sordu Emir. "Aldın mı alacağını?" "Yok, henüz almadım." "Bulamadın mı?" Kısa bir düşündüm. Tam olarak nasıl bir saat alacağımı bilmediğim için "Sayılır." dedim. "Hım," dedi ve biraz merakla devam etti. "Ne olduğunu söylemeyecek misin?" Kaşlarımı kaldırdım. "Özel biraz." "Aşk olsun, aramızda özel mi kaldı?" dedi bozulmuş gibi yaparak. Hemen cevap verdim. "Ya Emir benim senden bir şey sakladığımı gördün mü Allah aşkına? Söylenecek bir şey olsa söylerim zaten hayatım." diye yine yumuşak konuşunca gözlerini kıstı yine. "Peki, öyle olsun..." "Sen ne yaptın bugün?" diyerek konuyu değiştirdim hemen. Emir de çok üzerine durmadı. "Aynı, rutin şeyler. Seni görmeye geldim iki kere ama ikisinde de göremedim." "Ne zaman?" "Sunum saatinde. Bitmiştir diye geldim, bitmemişti. Sonra bir daha geldim bu sefer de gitmiştin. Bir denk getiremedim." "Yaa..." deyip kendimi tuttum. Burada başka insanlar da vardı, nazlı niyazlı konuşamazdım. "Olsun şimdi gördün, bende seni gördüm." dedim gülümseyerek. "Çok şükür." dedi Emir de. "Gün boyu seni görmeyince boşluğa düşüyorum sanki. En azından sesini duyuyorum şu telefon sayesinde." Sözleri daha çok gülümsememi sağlarken ben de konuştum aynı şekilde. "Ben de seninle konuşmayınca bir şeyler eksikmiş gibi geliyor. Huzursuz oluyorum." Güldü. "Hep arayayım o zaman ben seni." "Ara." "Sıkılırsın sonra." "Ben mi?" dedim kendimi göstererek. Ben kaç senedir seni platonik sevmekten sıkılmamışım. Hey gidi... "Sen sıkılma da..." diye devam ettim. "Ya ben bu güzellikten nasıl sıkılayım ya?" deyip yanağımdan makas alınca etrafa baktım. Bu adamda bugün bir enerji vardı ama hadi hayırlısı. "Ya Emir dışardayız." diye uyarsam da takmadı. "Sanki bir şey yaptım." diye söylenip sesini kıstı. "Sen öpmediğime dua et." Gözlerimi kocaman açınca sesli bir güldü biraz. O sırada siparişler geldi. Garson getirdiklerini yerleştirdikten sonra gitti. Biz de yemeğimizi yemeye başladık. Aklıma gelen şeyle Emir'e sordum hemen. "Saat kaç gibi gitmen lazım?" "İki gibi bir derse girmem lazım, ne oldu ki?" diye sorup yemeğinden ısırınca gülümsedim. Biraz vaktimiz vardı demek ki. O zaman aklımdakileri öğrenebilirdim belki... "Ya diyorum ki hazır vaktimiz de varken seninle oyun mu oynasak?"
Bölüm 46
-46-
Bölüm sonu
5 yorum
Selamün aleyküm yeni bölüm ne zaman gelir acaba?
1YanıtSelamün aleyküm yazarcım yeni bölüm ne zaman gelir??
Yeni bolum nerdeeree
Selamün aleyküm Yeni bölüm ne zaman gelir acaba
1YanıtTam olarak anlamadım Mayıs ne okuyor? Ve Emir okuyor mu yoksa çalışıyor mu?

