Mayıs Ayaz'dan Emir elimi tutmuş giderken canının ne kadar sıkkın olduğu yürüyüşünden bile anlaşılıyordu. Gözlerinde gördüğüm kırgınlıktan sonra bu bir şey sayılmazdı gerçi. Anlattıktan sonra benden uzaklaşınca çok korkmuştum yanlış anladı diye. Ama gözlerini görünce fikrim değişmişti. Bariz bir kırgınlık vardı. Ya da hayal kırıklığı. Bilmiyorum. Ama canını sıkmıştı söylediklerim. Belki Bora'ya üzülmem sıktı canını, bilmiyorum ki. Sadece çok üzgün ve kırgın olduğunu görebiliyorum. Sormayı denediğimde sonra konuşuruz demese tekrar sorabilirdim ama belli ki şimdi konuşmak istemiyordu. Belki sakinleşmek için, belki kafasını toplamak için... Çok üstelemek istemiyorum bu yüzden. Bora'nın yaşadığı çaresizliği ve çektiği acıyı bildiğim için çok etkilendim karşımda kendime benzer birini görünce. Özellikle vazgeçtiğinde... Hayırlısı böyleymiş cümlesi eski anılarımı tekrar canlandırdı sanki. Kendim bunu söylüyormuş gibi hissettim. Hani çok istediğin bir şeyden vazgeçmek zorunda kalırsın da 'hayırlısı böyleymiş' dersin ya, bu o hissin kendisiydi. "İftar yerinde eşyan var mı?" diye sorup düşüncelerimden sıyırdı Emir beni. Arabasının yanına gelmiştik. "Yok da," diyerek hatırladığım sırada aklımdan çıkan kişiyi de hatırlamış oldum. "Deniz!" Emir kaşlarını çattığı sırada devam ettim. "Deniz gördü bizi. Ne diyeceğim ben şimdi ona?" Benim telaşımın aksine Emir sakindi. "Evlendik dersin." Kaşlarımı çattım anlamayarak. Kimse bilmesin diye kendisi demişti, o yüzden Deniz'e bile söylememiştim. Şimdi evlendik dersin mi diyor? "Nasıl yani? Kimse bilmesin demiştin?" "Kimse umrumda değil de demiştim. Artık herkes öğrensin." "Ne demek herkes öğrensin, sen ciddi miydin?" Ben o anlık sinirle söylediğini sanmıştım hâlbuki. "Benim yalandan şaka yaptığımı ne zaman gördün?" "Ama..." "Ben çok sıkıldım bu köşe kapmacasından. Sanki yanlış bir şey yapmış gibi neyi saklıyoruz? Kafam yerinde olsa gidip herkese söylemekten hiç çekinmem ama çok dolu. Eve gidelim. Yolda yiyecek bir şeyler alırız. Ama sen iftara gitmek istiyorsan git. Seni almaya gelirim. Ya da beraber gidelim. Bilmiyorum. Ne yapmak istiyorsun?" Kafasının ne kadar dolu olduğu o kadar belliydi ki. Muhtemelen bir an önce gidip dinlenmek, kafasını toparlamak istiyordu. "Eve gidelim." Yolda Deniz'e yazardım. Gidip birine bir şey söyleyecek değildi zaten. Emir belli ki şu an kimseyi umursayacak hâlde değildi. Ben de ondan aşağı kalır hâlde değildim ama bu meseleyi hâlâ önemsiyorum. Emir arabanın kilidini açıp şoför koltuğuna geçeceği sırada elini tutup durdurdum onu. Gözlerini bana çevirdiğinde konuştum hemen. "İyi misin Emir?.. Bana mı kızgınsın?" Emir durup dinledikten sonra hafif gülümsemeye çalıştı. "Kızgın değilim." deyip yaklaştı ve hiç beklemezken başımın üstünden öptü. Yaptığı bu hareketle içime biraz olsun su serpilirken geri çekildi yavaşça. "Ama konuşacak hâlde de değilim. Bu akşam bir şey konuşmayalım, olur mu?" Onayladığımı başımı sallayarak belli ettim. Emir de yanımdan çekilip benim kapımı açtı. Şaşırsam da belli etmeden bindim arabaya. Kapımı kapatıp gitti ve kendi yerine geçti. Arabayı çalıştırıp sürmeye başladığında ben de telefonumu çıkardım. Deniz birçok kez aramış ve mesaj atmıştı. Mesajlara girip bugün konuşamayacağımı, sonra anlatacağımı yazdım. Sonra da telefonu geri bıraktım. "Torpidoda su olması lazım." Torpidoyu açıp suyu aldım. Kapağını açıp ona uzattım. "Sen iç." deyince aslında hâlâ beni umursayacak hâlde olduğunu bir kere daha anladım. Üzgünken bile düşünüyordu beni... Dua edip besmele çektikten sonra orucumu açtım. Birkaç yudum su içip ona tekrar uzattım şişeyi. Alıp birkaç yudum da o içti. Sonra ne yemek istediğimi sordu. "Pek bir şey yiyesim yok. Sen ne yemek istiyorsan onu al." Bir şey demedi. Bir dürümcünün yanında durup ikimize de soslu dürüm aldı. Markete de uğradı. Oradan da bir poşet bir şeyler alıp geldi. Eve geldiğimizde poşetleri alıp mutfağa götürdü. Ben de elimi yüzümü yıkadım. İkimiz de çok sessizdik. Neredeyse hiç konuşmadık gelene kadar. Bu hâlimiz ister istemez kötü hissettiriyordu. Emir gergin gözükmüyordu, kızgın da değildi. Ama çok durgundu. Hiçbir şey demiyor, genelde göz teması kurmuyor, sadece yaptığı şeye odaklı. Onu üzdüğüm o kadar belli ki... Ama ne yapabilirdim? Ondan saklasam çok daha kötü olurdu ki ben ondan bir şey saklamak istemiyorum. Yalan da söyleyemezdim. Belki hoş bir şey değil ama Bora için üzüldüm evet. Empati kurdum çünkü benzerlerini yaşadım, etkilendim ister istemez. Ama Emir'in tarafından bakınca da... Kendimi onun yerine koyuyorum. Emir, onu seven bir kızla konuşsa kız Bora'nın bana söylediklerini ona söylese Emir de kıza üzülse ağlasa... Kötü bir histir eminim. Ama bilmiyorum... Gerçekten kafam çok karışık. İçim çok huzursuz. Kendimi gerçekten kötü hissediyorum onu böyle gördükçe. Banyodan çıkıp mutfağa geçtim. Emir poşetten dürümleri çıkarmıştı. Masaya koymuş poşetten diğer aldıklarını çıkarıyordu. O onları yerleştirirken ben de buzdolabına baktım. Onun sevdiği turşuları çıkarıp kaselere koydum. Kaselerle beraber masaya geçtiğimde Emir aldıklarını yerleştirmiş masada oturuyordu. Masaya baktığımda gördüklerim beni yine şaşırtmayı başarmıştı. Çünkü Emir içecek ve tatlı da almıştı. Ama beni şaşırtan şey, onları benim sevdiklerimden almış olmasıydı. "Emir?" deyip sandalyeye otururken Emir dürümün kağıdını açıyordu. Gözleri beni bulunca devam ettim. "Sen tulumba sevmiyorsun ki niye aldın?" "Sen seviyorsun." diyerek aynı durgunluğunu devam ettirirken aynı zamanda gözlerini çekti benden. İyi bir şey söylemişti aslında. Bu hâldeyken bile beni düşünmesi çok güzeldi. Ama bu durgunluk, bu suskunluk... Sanki kötü bir şey söylemiş gibi gelmişti bana. Bir şey demedim. Teşekkür de etmedim. Keşke almasaydın da demedim. Sadece susup yemeğe odaklanmaya çalıştım. Normalde de yemeğe düşkün biriydim ve akşama kadar oruç tuttuğum hâlde gram iştahım yoktu. Aç olduğumu hissediyordum ama ağzıma tek lokma atmak istemiyordum. Ne keyfim, ne de iştahım vardı. Gidip uyumak istiyorum ama bu kafayla uyuyabileceğimi de sanmıyorum. Çok kötü hissediyorum kendimi. Dürümün kağıdını yırtmadan açıp masaya koydum. Sonra birkaç lokma da olsa yemeye çalıştım. Ama sadece üç lokmaya kadar zorlayabildim kendimi. Daha fazlasını yiyemedim. Tekrar poşetine sardım. "Neden yemiyorsun?" diye soran Emir sanki kendi bir şey yemiş gibi bir de bana soruyordu. O da yarısına kadarını bile yememişti. "Canım istemiyor." "Açsın ama. Biraz daha yemeye çalış." "Midem almıyor." "Neredeyse hiç yemedin ama. Aç uyuma. Biraz daha yemeye çalış." "İstemiyorum Emir." diye gergin bir şekilde konuştuğumda sabrım kalmamış gibiydi. Masadan kalktım. Biraz daha kalırsam tartışma çıkabilirdi. İkimizin de bunu istediğini sanmıyorum. Ama içimde kalmasını istemediğim şeyler vardı. "Bunu bir daha yapma Emir." dedim çok ciddi bir şekilde. "Aramızda sorun varken hiçbir şey olmamış gibi davranma. Kızgınsan öyle davran, kırgınsan ona göre davran. Kızgın olmadığını söylüyorsun ama yüzüme bile bakmıyorsun. Benim için bir şeyler yapıyorsun ama tek kelime etmeye tahammülün yokmuş gibi konuşuyorsun. Anlamıyorum... Dengem şaşıyor böyle. Ne düşüneceğimi şaşırıyorum. Böyle beni de arafta bırakıyorsun. Yapma." Emir, ben konuşmaya başladığımda ayağa kalkmıştı ve bir şey demeden sessizce dinledi beni. Sonra o yüzündeki hüzünlü ifadeyle yaklaştı bana. "Haklısın." dedi kabul ederek. "Duygularım birbirine karıştı. Dengesizleştim. Kafamı toparlayamadığım için konuşmak istemedim seninle. Çok üzgünüm, seni de üzmemek için mutlu olacağın şeyler yapmaya çalışıyorum. Ama belli ki böyle daha çok üzüyorum seni." Biraz daha yaklaşıp yüzümü avuçları arasına aldığında sakinleştiğimi hissettim sanki. "Özür dilerim... Seni üzmemeye çalışsam da istemeden üzüyorum. Ama sadece seninle daha sakin kafayla konuşmak için susuyorum. Şu anda kafam o kadar dolu ki Mayıs... Ne konuşsam yarım kalacak ne söylesem yanlış olacak gibi geliyor. Sakın üzerine alınma, senin yüzünden böyle davranmıyorum. Sana kızgın değilim, kırgın değilim. Bir de bunun yüzünden üzülme, olur mu? Sadece bu gece bana müsaade et, biraz kafamı toparlayayım." Gözlerime bakarak bu kadar nazik ve düşünceli konuşması içimdeki stresi ve gerginliği alıp götürmüştü bile. Gülümsedim, hala bir cevap bekleyen gözlerine karşı. "Sen nasıl daha iyi olacaksan öyle olsun." O da küçük bir tebessüm etti. Sonrasında ellerini yüzümden indirdi. "Ben biraz hava alacağım. Namazı camide kılarım. Teravihe gelmek istiyorsan seni almaya gelirim." "Ben bugün evde kılayım." Başını salladı. "Ben gideyim o zaman." deyip masadan telefonunu aldı. Mutfaktan çıkarken ben de peşinden gidiyordum. Kapıya kadar gidip onu yolcu ettim. "Bir şey olursa ararsın." Başımı sallayıp onayladım. "Sen de merakta bırakma." O da başını salladı. Sonra da gitti zaten. ** Saat akşam dokuz buçuğa geldiği sıralarda aklıma sorular düşmeye başladı. Mesela Emir hatimle teravih kıldıran hocanın olduğu camiye mi gitmişti. Bu saate kadar gelirdik çünkü normalde. Telefonu elime alıp mesaj yazdım. Mayıs: Neredesin, merak ettim? Cevap çok geç gelmedi. Emir: Geliyorum. Telefonu koltuğa bırakıp havluyla saçımı kurutmaya devam ettim. Duş almıştım Emir gittikten sonra. Saçlarım kurumuş gibiydi aslında ama hâlâ nemliydi. Havluyla o nemi de almaya çalışıp tarağı aldım elime. Havluyu kucağıma serip taramaya başladım saçımı. Emir'in niye bu kadar canının sıkıldığını anlayamasam da anlamaya çalışıyordum. Onun bir kıza üzülüp ağladığını düşünüyorum mesela. Eminim kendimi çok kötü hissederdim. O da kendini kötü hissediyor muhtemelen. Bu yüzden düşünmek istedi. Yani ben böyle yorumladım. Bilmiyorum ki benim de kafam karıştı. Sadece sürekli düşünüp kafamda kurmak istemiyorum. Gelince konuşurduk nasılsa. O söyler ne olduğunu. Saçlarımı taramayı bitirdiğimde havluyu toparlayıp kalktım ayağa. Dökülen saçlarımı atıp havluyu banyoya astım. Tarağı da yerine koyduktan sonra saçlarımı topladım tokayla. Başıma başörtüsü bağladım. Kur'an'ı alıp oturma odasına geçtim ve L koltuğa oturup okumaya başladım. ** Emir Ayaz'dan Eve gelince arabayı park edip girdim apartmana. Asansöre binip üçüncü katta indim. Kapıyı açmakla çalmak arasında kalıp en son açmaya karar verdim. Cebimden anahtarı çıkardım ve kapıyı açıp girdim içeri. Girdiğim gibi kulağıma gelen sesle duraksadım önce. Durgun yüzümde mimik oynatmamı sağlayan karım güzel sesiyle Kur'an okuyordu. Kapıyı yavaşça kapatıp ayağıma terlik giydim. Ses yapmadan oturma odasının kapısına geldiğimde aralık kapıdan baktım ona. Henüz geldiğimi duymamıştı. Koltukta oturmuş Kur'an okuyordu. Biraz durup bekledim kapıda, dinledim onu. Huzuru hissettim. Kur'an kalbe şifaydı zaten. Bir de onu sevdiğinden dinlemek vardı. Hafiflemiş gibi hissetmeye başladığımda korkmasın diye kapıyı tıkladım. Tıkladığım gibi başını kaldırdı hemen. "Emir?" diye doğrulup konuştu hızlı hızlı. "Sen ne zaman geldin?" "Çok olmadı." derken içeriye girmiştim. "Kur'an okuduğunu duyunca dinleyeyim dedim." Gülümsedi hemen. "Hoş geldin. Biraz bekler misin şu sayfayı bitireyim?" Koltukta biraz ilerisine oturup ona döndüm. "Sesli okursan neden olmasın?" Daha çok gülümseyip "Olur." dedi. Sonra da az önceki gibi koltuğa yerleşip tekrar okumaya başladı. O okudu, ben dinledim. O sayfayı izledi, ben onu izledim. İçimden onunla evlendiğim için tekrar tekrar şükrederken sessizdim. Her ne kadar sorun yaşasak da şu eve gelirken içim huzursuz olmuyordu. Gelirken acaba tartışır mıyız diye sormuyordum kendime. Boğuluyormuş gibi hissetmiyordum şu iki gözü olan evde. Hata bende de olsa onda da olsa geldiğimde çözüleceğine inanıyordum hep. Konuşsak hallederiz diyordum kendi kendime. Halledemesek bile birbirimizi üzmeyiz, anlamaya çalışırız, en kötü susar günü öyle kapatırız diye düşünüyorum. Zaten Allah'a şükür öyle büyük problemlerimiz olmamıştı şimdiye kadar. Hatta en büyük anlaşmazlığımız Esatların gelip gittiği zaman olmuştu. O da uzun sürmemişti zaten. Çok sürmeden sayfasını bitirmişti Mayıs. Kaldığı sayfaya işaret bırakıp Kur'an'ın kapağını kapattı. Kalkıp yerine koydu. Sonra tekrar yanıma geldi ama oturmadı. "Aç mısın? Bir şeyler hazırlayayım mı?" Başımı iki yana salladım. "Çay koyayım mı?" Yine başımı iki yana salladım. "Bir şey istiyor musun peki?" "Seni istiyorum." deyip eline uzandım. Biraz çekip yanıma oturmasını istediğimi belli ettim. O da itiraz etmeden oturdu. Yüzü şaşkınlık ve gülümseme arasında gidip gelirken uzanıp diğer elimle başörtüsünü çıkardım başından yavaşça. Onu kenara koyduktan sonra hafif dağılan saçının önüne düşen tutamlarını düzelttim. Hâlâ tuttuğum elini bırakmadan kulaklarının arkasına sıkıştırdım saçlarını. Sonra da derin bir nefes alıp verdim ve elimi indirdim. Gözlerine bakmaya başladım. "Emir?" diye seslendiğini sırada hâlâ bir şey demeden gözlerine bakıyordum. "Efendim?" deyip bakmaya devam edince sordu yine. "Bir şey demeyecek misin?" "Bir şey dememi mi istersin?" "Bilmem..." "Söyle ne diyeyim?" "Ne istersen onu de..." "Seni çok seviyorum..." Beklemediği bir cümle olacak ki gözleri kocaman oldu yine. Önce şaşkınca baksa da sonra eski hâline dönüp tebessüm etti. Gözlerini indirip ellerine baksa da tekrar başını kaldırıp konuştu hemen. "Ben de seni çok seviyorum." dedi sanki söylemesi gerekiyormuş da unutmuş gibi. Tebessüm ettiğim ama konuşmadığımda önce durdu, sonra o da derin derin baktı. "Ama sanki hâlâ bir sıkıntı var..." Yüzümün gülümseyen ifadesi yavaş yavaş kaybolduğu sırada devam etti. "İçinde tutmana gerek yok. Kafanda eğer en ufak bir yer bile oturmadıysa konuş benimle. Neye canın sıkıldı söyle. Aklında bir soru varsa sor. En ufak bir pürüz kalmasın. Ben seni anlamaya çalışırım. Beni anlamadıysan kendimi anlatmaya çalışırım. Sen anlamak iste yeter ki, için rahat edene kadar konuşurum ben." Bence de artık konuşmam gerekiyordu çünkü içimdeki bu huzursuzluk bir türlü gitmiyor. Kendi kendime yeterince düşündüm zaten ve sakinleştim. Onunla konuşabilirim artık. "Mayıs," dedim biraz daha ona dönüp. "Ben seni bir şeyle itham etmiyorum ama..." Sıkıntılı bir nefes alıp verdim ve içimdeki zehri attım. "Sen neye üzüldün be güzelim? O kadar gözyaşını o herif için niye döktün?"
Bölüm 43
-43-
