İçeriğe geç

Bi Umut

Bölüm 42 · 10 dk okuma

Bi Umut

Bölüm 42

-42-

Tüm vücudum gerildi onun sorduğu soruyla. Beni yine ve yine zor duruma sokmayı başarmıştı. "Ne diyorsun sen Bora?" dedim sakin olmaya çalışan ama pek başaramayan sesimle. "Sana ne benim kiminle konuştuğumdan?" "Hâlâ cevap vermiyorsun!" dedi kaşlarını çatarak. Sonra sanki sinirlerine hakim olamıyormuş gibi devam etti. "Gerçekten o adamla ilişkin mi var?" "Sana inanamıyorum!" dedim dehşete düşmüş gibi. Birkaç adımla karşısına geçtim. "Benimle nasıl böyle konuşabiliyorsun? Bunu nasıl sorabiliyorsun? Ben sana hesap vermek zorunda mıyım? Cevap vermek zorunda mıyım?" En az benim kadar sinirli gözüküyordu Bora. Gözleri öfkeden parlıyordu. "Bu kadarını bilmeye hakkım var! Bana başkası yüzünden mi hayır dediğini bilmek istiyorum!" "Ben kendim istemedim Bora." dedim daha sakin olmaya çalışarak. İçeride bütün sınıf ve hocalar vardı ve fark edilmek istemiyordum. Ayrıca ben yükseldikçe işler iyice karışabilirdi. Sakin olmam gerekiyordu ve her ne kadar anlamayacağını düşünsem de kendimi Bora'ya anlatmak istiyordum. "Bunun başkasıyla alakası yok. Bunun seninle bile alakası yok. Ben istemiyorum. Başkasının olup olmaması bir şey değiştirmiyor." "Neden ama?" diye sorduğunda sesinin titrediğini fark ettim ilk kez. İçine bir acı oturmuştu sanki. Gözleri kızarmaya başladı konuşurken. "Neden istemiyorsun bu kadar? Neyim eksik benim? Neyimi beğenmedin? Bir kere olsun şans vermedin bize, neden?.." Ses tonu gittikçe daha çaresiz çıkmıştı. Bir cevap bekliyor, bulamadıkça sorunu kendinde arıyordu. Sanıyordu ki kendinde eksik vardı. Hâlbuki onunla ilgili değildi mesele. Onu beğenmemek falan değildi. İçten içe benim de canım yandı. Kimsenin böyle bir acı yaşamasına vesile olmak istemezdim. Kendimde suç aramıyorum, ona hiç umut vermedim çünkü. Ama yine de sırf beni sevdiği için acı çekiyor olması benim de canımı acıtmıştı. "Allah aşkına yapma bunu kendine." dedim anlayışlı olmaya çalışan sesimle. "Biri seni sevmedi diye kendinde kusur arama." "Ne yapayım peki? Sevmedin diye seni mi suçlayayım?" "Ortada bir suçlu yok, suç da yok." "Niye böyle oluyor o zaman?" dedi isyan eder gibi. "Niye sevemiyorsun beni?" Ne diyeceğimi bilemedim bir süre. Böyle bir soruya nasıl cevap verilirdi ki? Aklıma Emir'in beni sevmediği hatta görmediği zamanlar geldi. O zaman hissettiklerim düştü aklıma. Hissettiğim tüm kötü duyguları hatırladım bir an. Çektiğim acıları da. Tıpkı şu an Bora'nın yaşadığı gibiydi. Sanırım onu çok iyi anlıyorum. "Belki seni başkası sevmiştir." dedim gözlerimi ondan uzaklara çevirirken. "Ne?" dedi belli belirsiz. Anlamamıştı doğal olarak. Gözümü yüzünden uzak tutarak devam ettim. "Bana olan sevgin O'nu unutmana sebep olmuştur belki. O da kendini sana böyle hatırlatıyordur." "Kimden bahsediyorsun?" diye sordu. "Seni ve içindeki sevgiyi yaratandan." Güldü belli belirsiz. "Allah mı beni seviyor?" dedi alay eder gibi. Sonra kendinden emin bir şekilde devam etti. "Sevseydi bu kadar acı çekmeme izin vermezdi." Söylediklerine karşı aklıma ilk gelen şeyleri söyledim hızlı bir şekilde. "Sevdiği için bu kadar acı çekiyorsun. Çünkü O'nu unutuyorsun. Beni benden istiyorsun O'ndan değil. O'nun vermediğini ben nasıl vereyim? Nasibindeki ben değilim Bora. Böyle yaparak nasibindeki kıza da ayıp ediyorsun. Belki o seni bekliyor. Ama sen burada hâlâ başkası için ısrar ediyorsun. Böyle yapma artık. Hem kendine zarar veriyorsun hem de beni zor duruma sokuyorsun. Lütfen artık uzak dur benden." Bora'nın yutkunduğunu adem elmasından anladım. Bilmiyorum, belki de ağır konuştum. Ama onu kırmadan başka bir şekilde nasıl konuşabilirdim bilmiyorum. Sadece artık bi umut bağlasın istemiyorum. Sonu olmayan umut insanı eritir çünkü. Ben evli bir kadınım, üstelik kalbimde başkası var, o her ne kadar bilmese de. Evli bir kadından bi umudu olmamalı. Sever diye beklememeli. Böyle hayatı kendine zehir eder ancak. Her ne kadar ona umut vermemiş olsam da hayatımda biri olmadığını düşündüğünden olsa gerek bi umut görüyordu. Ama o umut beni gerçekten rahatsız ediyor. Seni seven birini reddetmek zaten zor, çünkü onun her türlü üzüleceğini biliyorsun, bunu tekrarlamak daha kötü. Bora'yla her konuştuğumuzda kendimi o kadar rahatsız ve kötü hissediyorum ki... "Nasibimdeki sen ol çok istemiştim..." deyince göğsüme ağırlık çöktü sanki. Yutkunamadım. Benim yaşadığımı, bir başkası benden dolayı yaşıyordu. "Ama olmayınca da olmuyor işte..." diye devam etti, gözleri nemlenmişti. "Belki de hayırlısı böyledir..." Şu cümlenin ağırlığını anlatmaya çalışsam, anlatamam. Bıraktığı hasar çok başka. Yüzündeki hüzün etkisini kaybetmeden bir ciddiyet eklendi. "Kimin kime nasip olacağını sen bilemezsin. Ama galiba sen bana nasip değilsin..." Üzerindeki siyah gömleğin yakasını düzeltti. Kendini toparladı. Kendi içinde ettiği vedasını dile döktü ve... Gitti. "Merak etme artık seni rahatsız etmeyeceğim, zor duruma sokmayacağım, uzak duracağım. Bu saatten sonra, sen yoluna ben yoluma..." ** Emir Ayaz'dan Mayıs geleceğim demesine rağmen hâlâ gelmemişti. Neden bu kadar uzun sürdüğünü anlayamadım. Lavaboya gitti desem onun için önce buradan geçmesi gerekiyor. Ama gözlerim aradığımdan beri kapıda olmasına rağmen görmedim onu. Fazla beklemenin bir manası yoktu. Yerimden kalkıp bahçeye doğru yürüdüm. Mekandan çıkıp bahçeye adım attığım sırada onu arayan gözlerim sonunda aradığını bulmuştu. Fakat böyle bulmayı beklemiyordum onu. "Mayıs?" Koşarak gittim yanına hemen. Mayıs ellerini yüzüne kapatmıştı. Hafif sarsılmasının sebebini yanına gidince anladım. Ağlıyordu. "Ne oldu sana?" diye sordum telaşla. Karşısına geçip omuzlarının iki yanından tuttum. "Niye ağlıyorsun güzelim? Bir şey mi oldu? Biri bir şey mi yaptı? Mayıs?" Aklıma türlü türlü şeyler geliyordu. Ne oldu da bir anda bu hâle geldi? Başına bir şey mi gelmişti? Biri bir şey mi dedi? Canını mı yaktı? Ne oldu? Mayıs'ın cevap vermediği o birkaç saniyede aklıma gelen şeylerle kafayı yiyeceğimi sandım. "E-emir." dediğini duydum belli belirsiz. "Söyle güzelim, susma. Bir şey mi oldu? Allah aşkına, kafayı yiyeceğim." Yüzünü kapatan ellerini tuttuğumda kendine gelir gibi kendini geri çekti. Ellerini de yüzünden çekmişti. "Sen git Emir," dedi yüzüme bile bakamazken. "Biri görecek." "Başlarım birine!" diye yükselttim sesimi sinirle. "Kimse umrumda mı sanıyorsun? Niye ağladın sen? Ne oldu? Biri bir şey mi yaptı bir şey mi dedi?" diyerek alçalttım sesimi sonlara doğru ve yaklaştım ona. Mayıs böyle bir tepki beklemiyor olacak ki bir şey demedi önce. Yüzünü ellerim arasına aldığımda ise kısık sesle sormaya çalıştı. "Ama öğrenirlerse..." "Senden önemli değil. İsteyen istediğini konuşsun. Benim için önemli olan sensin." Mayıs şaşkın şaşkın bakmaya devam ederken ben de konuşmaya devam ettim. "Söyle bana ne olduğunu. Hadi güzelim lütfen, kafayı yiyeceğim yoksa." Mayıs şaşkınlığını yavaş yavaş üzerinden atarken konuşacak gibi oldu. Tam dudakları hareket ederken gözleri benden başka bir tarafa kaydı. Gözleri baktığı yere odaklanınca ben de oraya baktım ve bu tepkisinin nedenini oraya bakınca anladım. Çünkü baktığı yerde Deniz vardı. Bu hâlimizi anlayamamış olacak ki soran gözlerle bakıyordu Mayıs'a. Mayıs birden çekti kendini benden. Ellerim boşluğa düştüğü sırada koşar adım çıktı bahçeden. Nereye, diye soramadan gidince düşünmeden ben de peşinden gittim. Onu yalnız bırakacak değildim. "Mayıs!" diye seslendim arkasından ama cevap vermek yerine koşarak uzaklaşmaya devam etti. Peşinden koşarken yetişmek çok zor olmadı. Ona çok yakınken ar sokağa döndü birden. Beklemeden peşinden gittim ben de. Sokağın sonuna yaklaştığında yavaşladı Mayıs. Durdu ve kaldırımın üzerine oturdu. Oturduğu gibi başını dizlerine gömdü. "Mayıs..." dedim yanına yaklaştığımda. Ses vermeyince yanına çöktüm. Kollarını dizlerinin üzerinde bağlamış üzerine de başını gömmüştü. İki kolunu da tutup gevşetmeye çalıştığımda izin vermedi. O zaman fark ettim ağlama sesini. "Mayıs'ım, canımın içi... Niye ağlıyorsun? Söyle bana. Ne oldu? Bak korkuyorum artık." Hıçkırığını duyunca içimden bir şeyler koptu gitti sanki. "Mayıs söyle ne olur... Yapma bunu... Söyle belki bir çözüm buluruz. Bak bilmediğim için elim kolum bağlı. Sana sarılmalı mıyım onu bile bilmiyorum. Yanlış anlarsın diye korkuyorum. Sen söyle, ne yapayım?" Gözlerim doldu ister istemez. Zaten ödüm kopuyor bir hareketimi yanlış anlayacak diye, sarılamıyorum bile. Elim bağlı sanki hiçbir şey yapamıyorum. O konuşmadıkça daha da kötü oluyor her şey. Mayıs söylediklerimden sonra başını kaldırdı ve bir anda hiç beklemediğim şekilde boynuma sarıldı. "Seni nasıl yanlış anlayacağım ki?.." dedi belli belirsiz. Sözde soru cümlesiydi bu. Anlık bir şaşkınlıktan sonra kollarımı beline doladım hemen. İyice kendime çekip daha sıkı sarıldım ona. "Anlama zaten... Yanlış anlama beni. Ama anla Mayıs. Korkutma beni, neyin var söyle güzelim." Sesi biraz azaldı. Önce bir şey demedi ama sonra yavaşça çekti kendini benden. "Tamam." deyip hızlıca sildi yüzünü. Sonra da kendini toparlamaya çalıştı. Ellerimi tuttu, gözlerime baktı. "Sen de beni yanlış anlamazsın değil mi?" dedi kızarmış gözleriyle. Tebessüm edip yüzünü avuçlarım arasına aldım. "Biz birbirimizi dinlediğimiz sürece Allah'ın izniyle öyle bir şey olmaz. Sen yeter ki gizleme kendini bana." Gülümsedi güzel yüzü. Çok şükür ki gülümsedi. Beni de gülümsetti tabii. Sonra biraz ciddileşti. Anladığım kadarıyla söyleyeceklerini toparladı. Ve benim kafamı attıran o kelimeyi kullandı. "Bora'yla konuştuk." dedi çekinerek. Sinirlerimin gerildiğini bedenimin tüm üç noktalarına kadar hissettiğim o anda öfkemi kontrol etmeye çalıştım. Nefes alış verişlerimi zor zapdetip sordum dişlerimin arasında. "Sana bir şey mi yaptı?" "Hayır hayır," dediğinde korktuğunu hissetmiştim. "Öyle bir şey değil. Sadece konuştuk. Hatta muhtemelen son kez konuştuk." "Son değilse de son yapmasını bilirim ben." dedim sinirle. Ellerimi yüzünden çekip ayağa kalktım ve o gerginlikle sesimi yükselttim. "İte bak! Gelmiş karımı ağlatmış şerefsiz! O gevşek ağzını konuşamaz hâle getirince bir daha seninle konuşabilecek mi bakalım!" Bunları ve hoş olmayan bazı kelimeleri kullanırken Mayıs'ın korktuğunu fark edemedim o an. "Nereye gitti o it?!" "Emir sakin ol, kötü bir şey demedi. Kötü bir şey yapmadı. Bir dinle beni." diye telaşla konuşunca korktuğunu ancak anlayabildim. Duraksadım hemen. "Tamam korkma," dedim belli belirsiz. "Anlat, dinliyorum." "Eve gidince anlatsam? Hem yemek de yemedik, ezan okundu." "Mayıs," dedim sakin kalmaya çalışarak. Delirmenin eşiğindeydim hâlbuki. "Anlat." "Boş yere öfkeleniyorsun. Sandığın gibi kötü bir şey söylemedi. Aksine benden uzak duracağını söyledi." "Sana yaklaşıyor muydu?" dedim dişlerimin arasından. Önceden de gelip rahatsız mı ediyordu onu? Benim bilmediğim bir şey mi yapmıştı yoksa? "Hayır," deyip yaklaştı bana. Ellerimi tuttu yine. Gözlerini gözlerime dikmesi ve ellerinin sıcaklığının da etkisiyle zirveye yaklaşan öfkemin yavaşça beni terk etmeye başladığını hissettim. "Onunla ilgili sana ne anlattıysam hepsi o kadar, fazlası yok. Bak sinirleneceğini bildiğim hâlde bunu bile anlatmaya çalışıyorum. Ben senden bir şey saklamıyorum ki." Sıkıntıyla nefes alıp verdim. İki dakika sinirlensem üçüncü dakika böyle sakinleştiriyordu işte. "Tamam, biliyorum." dedim pes eder gibi. "Hadi anlat, daha sakinim." "Tamam. Ama beni yanlış anlamayacaksın, tamam mı? Beni tanıyorsun, aklına başka bir şey gelmesin sakın." Onu neden yanlış anlayacağımı düşündüğünü anlamasam da çok uzatmadan onayladım. Bir an önce öğrenmek istiyordum, neden bu kadar ağlayıp kendini üzdüğünü. "Ben," diye tereddütle konuşsa da devam etti. "Onda sanki kendimi gördüm Emir." Kaşlarım, onu anlamadığımı belli edercesine çatıldı ama sonuna kadar dinlemek istedim. "Telefonda seninle konuştuğumu duydu. Yanıma gelip sordu kimle konuşuyorsun diye." Sinir katsayım tekrar yükselmeye başlarken Mayıs bunu fark edip benden önce konuştu. "Dur bir bitireyim önce." Sakin kalmaya çalışıp başımla onaylayınca devam etti. "Ben önce cevap vermedim ama sonra seninle konuşup konuşmadığımı sordu. Ben de ona, sen bunu bana nasıl sorabiliyorsun, deyince sözlü bir tartışma oldu. Sonra konuyu beni neden sevemiyorsuna getirdi... Öyle deyince aklıma sen geldin hemen. Senin beni sevmediğin zamanlar geldi. Onun gibi ben de çok üzülmüştüm, çok canım yanmıştı. Empati kurdum ister istemez. Onda kendimi gördüm. Vaktinde benim senin için çektiğim acıyı şimdi o benim için çekiyor. Bu çok kötü bir his Emir. Kötü oldum ister istemez... Sonra... Ben ona başkasının olup olmaması bir şeyi değiştirmez, ben istemiyorum demiştim. Benim nasibim sen değilsin, böyle yaparak kendi nasibine ayıp ediyorsun gibi şeyler söyleyince en son artık vazgeçti. Belli ki sen benim nasibim değilsin, bundan sonra seni rahatsız etmeyeceğim, sen yoluna ben yoluma dedi, gitti. Ben de kendimi kötü hissedince ağladım. Bu kadar." Mayıs'ı sonuna kadar dinledim dinlemesine ama nasıl dinledim, onu ben de bilmiyorum. Sanki o konuşurken beynimde bir uyuşukluk başladı. Kafamın en uç noktalarına kadar ağrı bir oluştu sanki. Uyuşukluk ve ağrı arasında gidip gelen başımın yanında bir de kalbimde bir sızı oluşmuştu. Tüm bunların öfkeyle bir alakası yoktu, bariz bir acı hissetmiştim çünkü. Bilmiyorum, belki de ağır geldi. Ama öfkeden uzak başka bir duygu bariz üstünlük kurmuştu bedenimde, hayal kırıklığı gibi... Gözlerimi çektim gözlerinden. Ellerimi, hâlâ tutan ellerinden çektim yavaşça. Sonra bir adımla aramızda mesafe açtım. Yutkundum, hemen sonra gözlerimi kaldırıp gözlerine baktım. Anlamamış bir şekilde endişeyle bakıyordu bana. Dudaklarımı yaladım. İçime bir öküz oturmuştu ama bir şey diyemedim. Konuşsam, saçma bir şey söyleyip kalbini kırmaktan korktum. En iyisi susmaktı, hatta belki gitmekti. Derin bir nefes alıp verdim. Tam arkamı dönüp gidiyordum ki ne yaptığımı sorguladım. Mayıs'ı burada bırakacak değildim herhalde. Tekrar ona dönüp elini tuttum ve onu da kendimle beraber götürmeye başladım sakince. "Emir..." diyecek olduğu sırada konuşmasına fırsat vermedim. "Şimdi konuşmayalım." O eli tutmuştum bir kere. İlk sarsıntıda bırakacak değildim.

Bölüm sonu

3 yorum