1 Ay Sonra Emir Ayaz'dan "Bence bu iyi, bunu giy." diyerek askıda duran elbiseyi alıp Mayıs'a uzattım. Akşama bir iftar programı vardı ve ikimiz de gidecektik. Dekanlığın son sınıflar için düzenlediği bir programdı bu. Hocalar ve asistanlar olarak biz de davetliydik. Şimdi de Mayıs'ın ne giyeceğini bulmaya çalışıyorduk. "Emir onu dün giydim ya." Elbiseye bir daha bakıp hafızamı yokladım. Evet doğru dün giymişti bunu. Ama ne fark eder bugün de giysin. "Olsun, ne olacak?" "Olmaz öyle." deyip oturduğu yataktan kalktı. "Başka bir şey giyeyim." Elbiseyi askıya geri takıp kaşlarımı çattım. "Diğer elbiseye de böyle demiştin." deyip sitem ettim. Benim seçtiklerimi beğenmiyordu hanımefendi. "E Emir sen de ya dün giydiğimi gösteriyorsun ya da spor bir şeyler. İftar davetine bakkala gider gibi mi gideyim?" "İyi sen seç bakalım ne seçiyorsun." dedim meydan okur gibi ve yatağa ben oturdum bu sefer. Görev başarıyla tamamlanmıştı. Maksat, Mayıs'ı aktif konuma çekmekti. Aslında son zamanlarda ciddi manada bir düzelme vardı onda. Başlarda olduğu gibi kötü değildi. Kabus görmüyordu. Yemesi içmesi düzelmişti. Kendine dikkat etmeye başlamıştı tekrar. Eski hâline dönmüş sayılırdı. Gülüyordu mesela. İlk zamanlara göre daha çok konuşmaya başlamıştı. Babasına olan özlemini sık sık hatırlasa da bunu Allah'a sığınarak atlatmaya çalışıyordu. Devamlı Kur'an okuyordu ona. Dua ediyordu. Özellikle yatsı ve sabah namazından sonra yapıyordu bunları, kendi köşesine çekildiğinde. Onun dışında benimle arasında bir mesafe vardı. Bu mesafe için pek bir gelişme olduğu söylenemez ama sorun değildi. Arada oturup konuştuğumuz zamanlar bana içinden gelerek yaklaşmadığında bana ayıp ettiğini düşündüğünden uzak durmanın en sağlıklı olan olduğunu düşündüğünü söylüyordu. Bunun için kendini sıkıp bunaltmayı bıraktığını, ilişkimizi toksik bir hâle sokmamak için mesafenin iyi olduğunu da. Açıkçası bu beni mutlu ediyordu. Çünkü kendini zorladığı zaman her şeyin daha da kötü olacağını tahmin edebiliyordu ve yaşadığı şeyin ilişkimizi zedelememesi için uğraşıyordu. Bunun için mesafeyse mesafeydi. Uzak durmak iyi geliyorsa onu yapıyordu. Bu şekilde düşünmesi çok güzeldi. Ve ben de sonuna kadar desteklediğimi söylüyordum. Evet ben tabii ki ona yakın olmak istiyorum. Ve bunun özlemini çok derin bir şekilde hissediyorum. Yanımdayken istediğim gibi sarılamamak, saçlarını koklayamamak yetiyor hasret çekmeme. Aynı evin içinde özlüyorum onu. Burnumda tütüyor bazen. Ama yine bizim için sabrediyorum ben de onun gibi. İkimiz de bu süreçte hem sabrediyor hem de iyileşiyorduk bence. Üstelik bu şekilde Mayıs'ın evli olduğumuz sürece ne yaşadığına dair bir şeyler anlamıştım bu bir ay içinde. Sevdiğin yanındayken ondan uzak durmak, istesen dokunabilecekken sarılamamak, içinden gele gele sevdiğini söyleyememek, ne zaman kavuşacağını bilmeden beklemek... Açıkçası çok zormuş. Bunları Mayıs'a söyleyip vicdan yaptırmıyorum elbet ama ciddi bir hasret döneminden geçtiğimi söyleyebilirim. Zaman geçtikçe ona daha çok bağlandığımı da... "Bak bu olabilir bence." diyerek füme renk bir elbise gösterdi. İnat değil mi? Ben istemedim bu sefer. "Yok, başka bak." Kaşlarını çattı hemen. "Niye ya? Güzel değil mi?" Omuz silktim ben de. "Daha güzelini gördüm." Puflayıp onu geri yerine astı ve bu sefer kahverengi bir elbise gösterdi. "Bu nasıl?" Cıkladım. "Bu?" Başımı iki yana salladım. "Bunu beğen bari." Kaşlarımı kaldırdım olumsuz anlamda. "Başka?" Elini beline atıp konuştu yine bilmiş bilmiş. "Sen nasıl bir şey arıyorsun tam olarak? Hayır söyle de öyle bir elbise olmadığını söyleyeyim direkt. Uğraştırma boşuna." Düşünür gibi yapıp yeni çıkmış sakallarımı sıvazladım. "Hiçbiri kriterlerime uymuyor." "Allah Allah," deyip kaşlarını kaldırdı. "Neymiş senin kriterlerin?" Ayağa kalkıp karşısına geçtim. "Henüz seni çirkin gösterecek bir elbise icat edilmedi güzelim. En iyisi bu işi sen kendin hallet." Hemen yanakları kızardı tabii. Ben de büyük bir zevkle izledim utanmasını. Aslında o kadar az iltifat etmiyorum ama yine de böyle şeyler söyleyince kızarıyor hemen. Yanakları al al oluyor, insanın sıkası geliyordu. Göz kırpmayı da unutmadığım sırada gözlerini kaçırdı. "Emir ya... Şurada ciddi bir şey yapıyoruz." "Ben de ciddiyim zaten." Tip tip baktı bana. "Ne? Güzel olman benim suçum mu?" "Emir!" "Aman ne yaparsan yap." deyip ondan uzaklaştım ve kapıya yöneldim. "Elbise gösteririz beğenmez, iltifat ederiz kızar. Ne dedim sanki güzelsin dedim. İnanmıyorsan git aynaya bak. Yalan söylüyoruz sanki." Söylene söylene odadan çıkarken Mayıs'ın gülme sesini duydum. Hiç bozmadan söylenmeye devam ettim. "Nereye?" diye seslendiğini duyunca sırıttım ama cevap vermedim. "Emir ya niye gittin hemen?" Koltuğa oturup telefonu elime aldım. Biraz sonra o da gelmişti oturma odasına. Gülmeyi kesip telefona odaklanmaya çalıştım. "Trip mi atıyorsun sen bana?" diye sordu yine elleri belinde. Bir de hesap soruyor yahu. Kafamı kaldırıp bu sefer ben tip tip baktım ona. "Çocuk muyum ben? Allah Allah..." "Niye cevap vermiyorsun o zaman?" "Peşimden gel diye." "O niye?" "Sıkıldım kıyafet seçmekten." "Ama hâlâ karar veremedim." "Boş ver kıyafeti de gel yanıma." deyip telefonu kenara bıraktım. "Her türlü güzelsin işte yüz kere mi söyleyelim?" Gülümseyip geldi yanıma. Aramıza bir kişilik boşluk bırakıp bana döndüğünde konuştum hemen. "Bu aradan kamyon geçmez ama. Az daha öteye git sen. Hatta diğer odaya geç dumanla haberleşelim." Gülüp yaklaştı biraz daha. Ben de tek dizimi kırıp biraz daha döndüm ona. Sağ kolumu da koltuğun üst kısmına uzattım. Bu sayede parmaklarım kolay bir şekilde saçlarına ulaşabiliyordu. Saçlarını tek tokayla gevşek bir şekilde toplamıştı. Kenarlardan bir kısmı tokadan kurtulmuş yüzünün kenarına düşmüştü. Parmaklarımla o tutamlarla oynamaya başladım. Mayıs da bu sırada bağdaş kurmuştu. Mayıs Ayaz'dan "Ee ne yapacağız şimdi?" diye sorduğum soruyu pek önemsememişti Emir. Hâlâ saçlarımla oynamaya, yüzümü incelemeye devam ediyordu. Bakışları sevgi dolu olsa da daha baskın bir şey daha vardı sanki, özlem gibi. "Emir?" Bu sefer tepkisiz kalmamış, "Hım?" diye bir ses çıkarmıştı. "Ne yapıyorsun?" diye gülümseyerek sorduğum soruya hâlini bozmadan cevap verdi. "Sana bakıyorum." "Neden ki?" "Özledim..." "Ama... Yanındaydım zaten." "Bazen yanımdayken bile yüzüne hasret kalıyorum." İster istemez yutkundum. Bir şey de diyemedim. Emir ise devam etti sözlerine. "Yanımdasın ama... Hâlâ aramızda aşılmamış duvarlar var, biliyorsun." Sustum yine. Haklıydı çünkü. Ne kadar iyi olsak da eksik şeyler vardı, aşılması gereken, çözülmemiş. "Tahminen ne zaman aşarız o duvarları?" diye sorup gözlerini bu sefer gözlerime dikti. Olumlu bir cevap, bi umut bekler gibi bakıyordu. Aynı zamanda sesinden beni incetmemeye çalıştığını anlayabiliyordum. Ne diyeceğimi bilemedim yine. Buna kesin bir cevap veremezdim. Aradan bir ay geçmişti, evet. Birçok şeyi aştığımı düşünüyordum. Eskisi gibi kendimi suçlamıyordum mesela. Bu hâlim de davranışlarıma yansıyordu ister istemez. Emir de bu soruyu bu iyi hâllerimden dolayı soruyordu muhtemelen. Sen iyiysen biz de iyi olalım, aramızda hiçbir duvar kalmasın demek için. Emir hâlâ ilk adımı benden bekliyordu. Söylediği gibi ben yaklaşmadıkça yaklaşmıyordu. Ben sarılmadıkça sarılmıyordu. Bazen güzel bir şey söylerken bile rahat olamadığını görebiliyordum. Ve doğal olarak böyle olmak istemiyordu. Duvar derken bunlardan bahsediyordu. Aramızda hiçbir soğukluk istemiyordu. Tam olarak ne demem gerektiğini bilmesem de bir cevap vermem gerekiyordu. "İnşallah en yakın zamanda." deyip gülümsedim. Emir ise pek ikna olmamıştı bu dediğime, bakışlarından belliydi. Gülümsedi ama gerçek bir gülüş değildi bu. Bir şey demek istemediği için, yine benim için... Elimi uzatıp saçlarına götürdüm. Bu sefer ben diktim gözlerimi saçlarına. Yumuşacıktı saçları. Sürekli oynamak istiyordum bunlarla. Ama ben de kendimi bekliyordum. Emir'le samimiyetsiz hiçbir yakınlığım olsun istemiyordum. Ne yapacak olsam samimi olmalıydı. Gerçekten seviyorsam, ona gerçek davranmalıydım. Gerçekten istediğim için. Yoksa ben de bilirim yakın olmayı, onu kendime yaklaştırmayı. Ama mesele bu değil. "İnan ben de bekliyorum kendimi. Sana içimden gelerek yaklaşmak istiyorum. Sahte hiçbir hareket yapıp seni kandıramam. Bu sana saygısızlık olur." dedim elimi saçlarından çekerken. Sonra da saçlarımda olmayan elini ellerimin arasına aldım. "Sana sevgimin en gerçek hâliyle gelmek istiyorum Emir. Hiçbir sahtelik, samimiyetsizlik, zorlama olmadan en güzel hâliyle..." Tuttuğum elinin üzerine dudaklarımı bastırdım. Öyle bekledim biraz. Sonra ufak bir buse kondurup geri çekildim. Emir yerinde doğruldu bu hareketimin üzerine. Gülümsedim. "O duvarları aşmak değil direkt yıkmak istiyorum. Sabrına hayranım Emir. Sen sabrettikçe daha çok seviyorum sanki seni. Beni beklediğin için teşekkür ederim. Seni beklettiğim için ise... Özür dilerim." Emir zaten indirmiş olduğu kolunu uzatıp elini tutan ellerimi avuçları arasına aldı ve iki elimin de üzerine küçük birer buse kondurdu. "Sana ne kadar yakın olmak istesem de kendini zorlamanı istemiyorum. Sen de öyle yapıyorsun. Özür dileyecek bir şey yok." Tebessüm etti. Tebessüm ettim. "Ben seni iyi gördüğüm için sordum onu. Yoksa seni beklemek bile güzel canımın içi. Her şeyi geç, hâlâ yanımdasın. Ya beni sevmiyor olsaydın? O zaman belki yanımda bile olmayacaktın. Şükredecek çok şeyim var benim." Gülümsedim yine. Allah'ım sen bizim aramızdaki muhabbeti, sevgiyi artır. Beni ona iyi ve hayırlı bir eş eyle. Onu da bana iyi ve hayırlı bir eş eyle. En kısa zamanda aramızdaki duvarları yıkmayı nasip et. Amin... ** "Bugünkü kombinini çok beğendim kanka." diye konuşan Deniz'in benden altta kalır yanı yoktu. Ben de çok farklı bir şey gitmemiştim zaten. Siyah, hani altlara doğru indikçe genişleyen eteği olan elbisemin uzerine vizon renk kazağımı giymiştim. Üzerine de siyah eşarbımı bağlamıştım. "Teşekkür ederim hanımefendi. Siz de çok hoş gözüküyorsunuz." Güldü. "Ee biz de bir şeyler biliyoruz." Ben de güldüm. "Hadi oturalım mı artık? İftar vakti yaklaştı." Tam Deniz'i onaylayacakken telefonum çaldı. Emir arıyordu. "Ben bir telefona bakayım, sen geç istersen." "Tamam." Deniz uzaklaştığı gibi açtım telefonu hemen. "Efendim?" "Nerdesin? Göremeyince merak ettim." "Bahçedeyim, Deniz vardı yanımda. Biz de tam geliyorduk zaten." "Yalnız mısın şimdi?" "Hıhım." "Ne yapsam, yanına mı gelsem?" Güldüm sessizce. "Ne yapacaksın yanıma gelip?" "Yüzünü görürüm." "Birazdan geleceğim ya?" Söylenmeye başladı. "Burada bakabilecek miyim sanki... Aman biri görmesin diye, saklambaç oynuyoruz sanki. Ah bir elim kolum bağlı olmasa..." Kıkırdadım yine. Ama bu sefer duydu galiba. "Komik mi Mayıs Hanım?" "Ne yapacaksın ki elin kolun bağlı olmasa?" "Ne mi yapacağım?" dedi şaşırmış gibi. "Tabii ki herkese duyuracağım karım olduğunu." Son derece ciddi bir şekilde verdiği cevap yine güldürmüştü beni. Cevabı değil de bu kadar ciddi olmasıydı güldüren. Emir normalde yaptığı şeyleri söylemekten çekinen biri değildi, olduğu gibiydi, bir şeyleri saklama çabası olmazdı, açık biriydi. Bir şeylerin onu kısıtlamasını sevmiyordu. Fakat bu evliliği saklama meselesi onun bu hâline çok zıttı ve sinirlerini acayip bozuyordu. Kısıtlandıkça sinirleniyor, sinirlendikçe de söyleniyordu. "Ne fark eder ki?" Cümlelerin sonuna "ki" ekliyordum ki biraz şirinlik olsun. "Çok fark eder. Fark eder de sonra anlatırım ben sana farkını. Hadi gel de uzaktan da olsa göreyim seni." "Tamam, geliyorum." deyip gülümseyerek kapattım telefonu. Kapattığım gibi de karşımda hiç olmadık birini gördüm. Hiç görmek istemediğim birini. Bora gergin bir şekilde bana doğru gelirken o gerginlik bende de oluşmaya başlamıştı. Aradan birkaç saniye geçmişti ki Bora yanıma gelmişti. "Mayıs?" Cevap veremeden devam etti. "Kiminle konuşuyordun sen?" "Ya sabır, ya selamet..." dedim bir anda yüklenen sinirle beraber. Yine de sakin kalmaya çalıştım ve cevap vermek yerine gitmeyi tercih ettim. "Kaçtığına göre sakladığın bir şey var." dedi birkaç adım henüz atmışken. Durup ona döndüğümde ise devam etti ve beni ciddi bir çıkmazın içine sürükledi. "Konuştuğun Emir'di dimi? O sözde asistan mıdır hoca mıdır ne olan Emir!"
Bölüm 41
-41-
Bölüm sonu
1 yorum
Selamünnnnnnnnnn Aleykümmmmmmm şuanda çok mutluyum hem orucumu açtım yemeğimi yedim, hem de yeni bölüm geldiiiiii ve onu okdummmm
1Yanıt
