Mayıs Ayaz'dan
Onu severken, içten içe onu beklerken o kadar dua etmiştim ki...
Çok zordu. Zor geliyordu onu uzaktan sevmek. Kafamdaki sorularla boğuşmak, acaba olur mu, acaba sever mi, acaba fark eder mi, acaba nasibim mi, acaba kaderimdeki o mu ve daha nicelerini düşünmek çok zordu. Benden o kadar uzaktı ki bunlar bana hep hayal gibi gelmişti. Kendi kendime yaşadığım duyguları hep bastırmıştım. İçimde yaşamaya çalıştım hep. O beni görmedikçe unutmaya çalıştım. Bitirmeye çalıştım. Kafamdan onu silmeye, sevgimi bitirmeye, bu düşüncelerden kurtulmaya çalıştım.
Ama aklıma ve kalbime öyle bir yerleşmişti ki hiçbirini yapamadım bu istediklerimin. Başaramadım bir türlü. O yoktu ama ben hep onunla gibiydim. Ve bu durumdan uzun bir süre ne kadar çabalasam da kurtulamadım.
İşin en zor kısmı ise içimde gelecekteki eşime ihanet ediyor olma hissiydi. Ne yapıyorsun Mayıs, diyordum kendi kendime. Hani onu bekleyecektin, sabredecektin, ona en temiz şekilde gidecektin?.. Bir sürü soru.
Bazı şeyleri idrak etmek için zamana ihtiyaç olduğunu, insanın olgunlaşması gerektiğini biraz geç anlamıştım galiba. Çünkü birini sevince kirlenmezdi insan. Kirlenmeyi bırak bu çok güzel bir şeydi. Sevgi kadar güzel ne vardı ki şu dünyada? Mesele sevmemek değildi ki, helalin olacak kişiyi beklemekti. Ona ihanet etmemek demek, o sana helalin olarak gelmeden önce bile kimseyle helalinmiş gibi beraber olmamaktı. Benim Emir'i ne kadar sevsem de ona sevgili olmayı teklif etmemiş olmam gibi. Onunla sırf seviyorum diye Allah'ın rızası olmayan şeyleri yapmamam gibi. Yanlış olan sevmek değildi ki... Helalin olmadan helalinle yapabileceğin şeyleri onunla yapmaktı yanlış olan. Yanlış olan tertemiz olan o sevgiyi Allah'a emanet etmek yerine onunla Allah'ın rızası olmayan şeyleri yapmaktı. Ve üstelik bunu sevgi adı altında yapmaktı.
Sahi emin olmadığımız şey neydi? Allah'ın gücünün her şeye yettiğini mi unutuyorduk? Allah'a mı güvenmiyorduk? Sevdiğimizin kalbinin de bizim kalbimizin de onun elinde olduğunu mu unutuyorduk? Sevdiğimizi kimden isteyeceğimizi mi bilmiyorduk?
Sevdiğimiz kişiden beklediğimiz sevgiyi Allah'tan bekleyemiyor muyduk yoksa? Allah'ın bizi birleştirmesini değil de onun bize gelmesini mi istiyorduk?
Belki de...
Ben uzun bir süre boğuştum bu sorularla. Kendimi anlamaya çalıştım. Duygularımı, düşüncelerimi anlamaya çalıştım. Ne istediğimi bulmak istedim. Ne istediğimi bilmeden nasıl yol alacaktım ki zaten? Zor oldu ama anladım. Farkına vardım bazı şeylerin. O farkında olmasa da ben onunla olgunlaştım.
Ne istediğimi buldum. Dedim Mayıs senin bu hayattan beklentin ne? Amacın ne? Ne istiyorsun?
İstediğin şey Allah'ın rızası ise ona göre davran.
İstediğin şey Emir ise ona göre davran.
Eğer ikisini de istiyorsan, ikisine de giden kapıyı bul ve o kapıyı çal.
Kimin kalbini istiyorsan, o kalbin asıl sahibini bul ve O'ndan iste.
Sevdiğini kimden istemen gerektiğini anlayınca insanın içine öyle bir rahatlık çöküyordu ki... Çünkü artık diyorsun ki, ben elimden geleni yaparım onu dualarıma katarım onu Allah'tan isterim. Eğer nasibimse zaten Allah onu benim karşıma çıkarır. Eğer nasibim değilse de ben ne yaparsam yapayım olmaz. O zaman da hayırlısı böyleymiş derim yoluma bakarım. Ve Allah'ın bana nasip ettiğindeki hayrı ararım.
Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Bakara/216
Onu sevebilirim ama onun benim için hayırlı olup olmadığını ben bilemem. Fakat Allah bilir.
Bu ayetin verdiği huzurla içimdeki beni üzen o soru işaretlerini kaldırabilmiş ve bunca zaman sabredebilmiştim çok şükür. Rabbim de benim sabrımın karşılığını çok güzel bir şekilde vermişti.
Zira bu bakışların, bu gözlerin, bu sözlerin, bu sevginin, bu güvenin muhatabı olmak herkese nasip olan bir şey değildi.
Gözlerine dalıp gittiğim saniyelerde istemsiz olarak yutkunmuştum. Söyledikleriyle sanki içimde yüzlerce çiçek açmış kokusu bütün benliğimi sarmıştı. Sevildiğimi, onun tarafından sevildiğimi, çok içten hissetmiştim. Ve çok mutlu olmuştum.
Tabii ki bu mutluluğum da mutlu olduğumu fark edene kadardı.
Emir Ayaz'dan
Gözbebeğinin içinin gülmesiyle gözlerinin üzerine yine o kara bulutların gelmesi arasında saniyeler vardı. Yine niye geldiğini anlayamadığım bulutlarla beraber gözlerini kaçırdı Mayıs.
Kafamda oluşan ve ona sormak istediğim bütün soruları aldım ve rafa kaldırdım. Soracaktım elbet ama önce bir yemek yemesi gerekiyordu.
"Soracağım sana bu göz kaçırmaların hesabını..." dediğimde gözleri hemen beni buldu yine. "Önce bir yemek yiyelim de." diye devam edip geri çekildim. Sonra da tezgaha yönelip işime devam ettim.
Mayıs'a yandan bir bakış attığımda dişleriyle dudaklarına işkence ettiğini fark ettim. Ona belli etmeden sırıtırken bana döndü.
"Ben ne yapayım?"
"Yani," deyip düşündüm. "Salatalık turşusunu doğrayabilirsin."
Beni onaylayıp hemen işe koyuldu. Ben de ketlda kaynayan suyu alıp tencerenin içine doldurdum. Ocağın altını yakıp tencereyi de oraya koydum. Tezgahın üzerindeki makarnayı alıp kaynayan suya döktüm, tuz atıp tekrar Mayıs'ın yanına geldim.
"Başka bir şey yapalım mı Rus salatasının yanına?"
Başını iki yana salladı.
"Yeter bence."
"Çay içer misin?"
"Rus salatasının yanında mı?"
"Evet."
Gülüp "Olur." dedi.
"Yemekten sonra içeriz."
"Senin uykun yok herhalde?"
"Var aslında. Ama seninle çay keyfi yapmak daha cazip geldi." deyip göz kırptım. Gülümseyip önüne dönünce turşu kavanozundan bir tane turşu alıp ağzıma attım.
"Turşu da iyiymiş." dediğimde bir şey demeyince sağa sola sallanıp çok beğenmiş gibi yaptım.
"Mmm. Baya iyi. Sen de yesene."
"Yok ya." diye itiraz edince bir tane daha alıp ağzına uzattım.
"Isır bak tadına."
Bana tip tip bakmasına gülerken o küçük bir ısırık aldı.
"Nasıl, güzel dimi?" deyip geri kalan turşuyu ağzıma attım. Gülümseyip başını salladı olumlu anlamda. Ben de gülümseyip buzdolabından gereken diğer malzemeleri çıkardım. Beraber çalışıp bir saat olmadan Rus salatasını yapmıştık. Mayıs yine duramayıp tost da yapmıştı benim doymama ihtimalimi düşünüp. Ben de ona yardım etmiştim. Şimdi de sofrayı kurmuş masaya oturmuştuk.
"Ben alayım şunu." diyerek Mayıs'ın önündeki tabağa uzandım. Sonra da Rus salatasından alıp doldurdum tabağını.
"Emir ne yapıyorsun? Kim yiyecek onu?" diyerek beni durdurmaya çalışan karımdan tabağı koruyup kendime çektim.
"Sen yiyeceksin tabii ki." deyip biraz daha doldurdum tabağını. O bana kızmaya devam ederken doldurduğum tabağı önüne koydum.
"Yuh ama Emir ya. Nasıl yiyeceğim ben bunu?"
"Kaşıkla." deyip güldüm.
"Yiyemem ki." deyip omzunu kaldırınca kaşlarımı çattım.
"Ben yediririm o zaman."
O da kaşlarını çattı.
"Allah Allah ya..."
"Ben anlamam. Artık oturup adam akıllı yemek yemen lazım. Düzenli ve sağlıklı olarak. Öyle iki günde bir öğün falan değil yani."
"Ama canım istemiyor..." diye somurtunca sesli bir nefes verdim. Sonra da oturduğum yerden kalkıp onun yanındaki sandalyeye oturdum.
"Ne oldu?" diye sorunca sandalyeyi biraz yan çevirip ona döndüm.
"Ben yedireceğim." deyip kaşığı aldığımda konuştu hemen.
"Tamam, uğraşma ben yerim."
Kaşlarımı çattım yine.
"Karımla uğraşmayacağım da kiminle uğraşacağım? Aç bakayım ağzını." dedikten sonra Rus salatasıyla doldurduğum kaşığı ağzına götürdüm. O sırada fark ettim tebessüm ettiğini.
Ağzını açıp yemeği yerken de aynı şekilde tebessüm etmeye devam etti. Ben de kocaman gülümseyerek karşılık vermiştim hemen. Allah'ıma çok şükür ki yüzü biraz biraz gülüyordu. Onunla evli kaldığımız süre boyunca gülümsemesine öyle alışmışım ki o gülmeyince eksik geliyordu her şey. Onun yüzü düşünce, gözüne hüzün bulaşınca, canı yanınca benim de canım yanıyordu. Kalbime hemen bir ağırlık çöküyor, o gülümseyene kadar kalkmıyordu o ağırlık. Ama o gülünce öyle bir rahatlıyordum ki üzerimdeki bütün ağırlıklardan kurtuluyordum sanki.
"Nasıl, beğendin mi?"
Başını salladı.
"Sen de yesene."
Elimdeki kaşığı tekrar tabağa götürüp bir kaşık da kendim için doldurdum ve yedim. Gayet başarılıydı.
"Hım," deyip düşünür gibi yaptım. "Karımın elinin değdiği belli."
Yüzünü güldürmenin verdiği haklı gururla gülümsedim ben de. Sonra bir kaşık daha alıp onun ağzına götürdüm. Ağzı dolu dolu eliyle kapatmaya çalışarak konuştu.
"Tamam ben kendim yerim. Sen de ye hadi."
Gerçekten yiyip yemeyeceğini anlamak adına kaşlarımı kaldırdım.
"Gerçekten yiyeceğim. Hadi tostun soğumasın."
İkna olunca kalkıp tekrar karşısına geçtim ve ben de yemeye başladım. Önce tosttan başladım. Mayıs yemeyeceğini iddia edip kendine yapmadığı için ona da böldüm birazını. Israrlarım karşısında dayanamayınca yemiş bulundu.
Başka bir şey düşünmesini istemediğim için sürekli konuşuyordum onunla. Kafası dağılsın, yine iştahı kaçmasın diye uğraşıyordum. Ve sanırım biraz işe yarıyordu. Çünkü o da benimle konuşuyordu hâlâ düşünceli dursa da. Bunu fark etmek mutlu ederken ne ara bitirdiğimi anlamadığım tabağa kısa bir baktıktan sonra Mayıs'ın tabağına baktım. Hepsini yemese de yeteri kadar yemiş gibi duruyordu. Kaşığını bırakınca konuştum hemen.
"Tabağını bitirsene."
Başını iki yana salladı hafifçe.
"Fazla bile yedim."
"Doydun yani?"
"Evet, elimize sağlık çok güzel olmuş."
Başımı sallayıp onayladım.
Yazardan
"Elimize sağlık. Sen yemiyorsun herhalde?" deyip önündeki tabağa uzandı Emir. Doymuş sayılırdı ama onu yese dokunmazdı.
"Yok." dediği sırada şaşkın şaşkın Emir'e bakıyordu Mayıs.
"İyi ben yiyeyim o zaman ziyan olmasın."
Tabağı alıp onun yiyemediğini de yemeye başladığında Mayıs bir şey demedi ama nasıl bu kadar yiyebiliyordu aklı almadı. Üstelik hâlâ bu fizikte kalabiliyordu. Mayıs şu içse yarıyordu ama Emir yiyip yiyip kilo almayanlardandı anladığı kadarıyla. Çünkü Emir normalde de çok yiyordu.
"Afiyet olsun." dedi çok uzun sürmeyen şaşkınlığıyla. Sonra da onun yemeğinin bitmesini bekledi. Bu sırada az önce doldurduğu çayları tazeledi. Tost yapınca yemekten sonrasını beklememiş çayı yemek yerken içmişlerdi. Biraz daha sohbet muhabbet derken saat biraz daha ilerlemişti. Birlikte masayı toplayıp mutfağı hallettikten sonra Emir kısa bir duşa girdi. O çıkınca da Mayıs girdi.
Mayıs duştan çıkınca üzerine pijama takımlarından birini giymiş saçına da havlusunu dolamıştı. Banyodan çıkıp yatak odasına geçince orada üzerine namazlığını giydi. Başına da başörtülerinden birini bağlayıp oturma odasına geçti.
Emir seccadeleri oturma odasına sermiş Mayıs'ın duştan çıkmasını bekliyordu. Bu sırada da koltukta oturmuş düşünüyordu öylece. Aklına türlü türlü gelmiş olan düşünceler içinden en çok düşündüğü odaya girince hepsini bir kenara bırakıp ayağa kalktı.
Mayıs'ın gözünden uyku akıyordu. Duş alınca biraz daha mayışmıştı. Bir an önce namazını kılıp uyumak istiyordu. Emir de çok farklı sayılmazdı. Karısını öyle görünce hafif tebessüm edip yanına gitti. Aslında konuşmak istiyordu ama Mayıs'ın pek hâli yoktu belli ki.
"Hadi namazımızı kılalım da bir an önce uyuyalım."
Mayıs onu onaylar gibi başını sallayınca seccadelerin başına geçtiler. Sonra da beraber yatsı namazını kıldılar.
Namaz bitmiş, Ayetel Kürsiler okunmuş, tesbihler çekilmiş ve nihayet sıra dua etmeye gelmişti. İkisi de ellerini açıp dua etmeye başladığında Emir ilk önce karısından başlamıştı. Onun için, onun iyiliği, mutluluğu, güvenliği, huzuru, ve içinde bulunduğu zorlukları en kolay ve hızlı şekilde atlatabilmesi için dua etmişti önce. Sonra ikisi için dua etmişti Allah'a. Ardından sırayla birçok kişi için dua ettikten sonra sıra kendisine gelmişti.
Mayıs ise dua etmeye babasından başlamıştı. Önce onun için sonra annesi ve kardeşi için. Ardından da Emir ve Emir'le ikisi için dua etmişti. Evlilikleri, iki kişilik de olsa kurdukları, kurtardıkları aileleri için. Huzur ve mutlulukları için. En çok da bir an önce bu buhranlı hâlden kurtulmak için dua etti. Çünkü bu hâlde olmayı kendi de istemiyordu. Bu hâlinden Emir de etkilensin istemiyordu. İçinde tarif edemediği bir acı varken sanki ona yalandan gülüyormuş gibi hissetmek istemiyordu. Çünkü kendi gülüşü kendine bile yalan geliyordu bazen. Ona yansıtmamaya çalışsa da elinde olmadan böyle oluyordu. Emir'in çabasını görüyordu, bir şekilde kafasını dağıtmaya çalışıyordu onun. Mayıs da ona uymaya, bir süreliğine bile olsa aklındaki düşüncelerden kurtulmaya çalışıyordu. Ama bu kadar oluyordu işte. İki dakika uzaklaşsa üçüncü dakika tekrar aynı düşüncelerle muhatap oluyordu elinde olmadan.
İkisi de dualarını bitirdikten sonra Emir oturduğu yerde Mayıs'a yaklaşıp ona döndü. Ona dönünce tebessüm eden karısına aynı şekilde karşılık verip bağdaş kurdu. Yüzü tamamen ona dönükken Mayıs'ın kucağında duran eline uzandı. Tuttuğu elini kendine çekip iki eliyle beraber tuttu bu sefer. Mayıs biraz şaşkınlıkla onu izlerken bir şey demedi. Emir ise gözlerini onun elinde sabitleyip elinin üzerine dudaklarını bastırdı. Ona karşı hissettiği yoğun duyguları dudaklarıyla bedenine aktarmak ister gibi bekledi bir süre. Gözlerini kapatıp koklayarak öptü elini. Bıraktığı küçük buseye karşı Mayıs'ın kalbi normal ritmini kaybederken Emir yavaşça çekildi geri. Karşılaştığı gözler ona biraz şaşkınlık biraz da mutlulukla bakarken yanaklarından anladığı biraz da utanmışlık vardı. Gözlerine bakıp en içten şekilde tebessüm etti ona. Bir süre bir şey demeden anın tadını çıkardı. Sonra o güzel yeşillere bakmaya devam edip konuştu en güven veren sesiyle.
"Mayıs'ım... Canımın içi..."
Emir Mayıs'a çok değer veriyordu ve bunu göstermekten çekinmiyordu. Çünkü ona göre gösterilmeyen, hissettirilmeyen sevginin pek bir kıymeti yoktu. Seven insan sevdiğini hissettirmeliydi.
"Ben seni çok seviyorum... Sana çok değer veriyorum..." dedi gözlerinin ta içine bakarken. Mayıs'ın kalbi küt küt atmaya devam ederken Emir de devam etti.
"Seni korkutmak, incitmek istemiyorum. Biz çok şükür ki sevgimize karşılık bulduk, evliliğimizi kurtardık, gerçek bir evliliğe çevirdik. Sen bundan önce de benim karımdın ama şimdi kendi rızanla buradasın. Bu yüzden artık benim için gerçek bir evlilik oldu. Ama bu demek değil ki ben senden hemen bir şeyler bekleyeceğim. Hayır, böyle değil. Kendini hiçbir şeye mecbur hissetme. Ben senden şu an sadece iyi olmanı bekliyorum. Tamam mı? Ben gerekirse bir süre daha koltukta uyurum. Sana da hiç kırılmam. Gönül koymam. Bana sadece, senin yanında olabileceğim kadar yaklaşmama izin ver yeter."
Emir'in bu kadar ince ve onu düşünerek söyledikleri Mayıs'ın gözlerinin dolmasına sebep olmuştu. Gözlerinin içine bakan gözlerine büyük bir sevgiyle baktı. İçinden Allah'a sayısız şükürler etti. Sevgisinin karşılığını bu kadar güzel almak o kadar mutlu etti ki onu... Gülümsedi teşekkür eder gibi. Sonra da beklemeden sarıldı boynuna.
"İyi ki varsın Emir... İyi ki..."

