Mayıs varmadan önce nerede olduklarını öğrenmişti. Geldiklerinde cenazeye ancak yetişebilmişlerdi. Babasının cenazesini eve getirmişlerdi. Birazdan gelip alacaklardı onu. Mayıs babası evden çıkmadan yetişmişti.
Emir arabayı evin etrafındaki arabalardan birinin önüne çektiğinde beklemeden indi Mayıs arabadan. Evin bahçesindeki erkek topluluğuna hızlıca göz gezdirirken gözleri Mehmet'i arıyordu. Gözleri bahçe kapısının dibinde çökmüş kardeşini görünce beklemeden yanına gitti. Mehmet, yanına gelen ablasını görünce gözündeki yaşları silmeden kalktı ayağa. Mayıs kardeşinin yanına geldiği gibi sıkı sıkı sarıldı ona. Aynı şekilde Mehmet de sarıldığında ikisi de ağlamaya başlamıştı. Bir farkla, Mayıs içine içine ağlıyordu.
"Abla..." dedi, sesi çatallı çıkmıştı Mehmet'in. İçine taş oturmuştu sanki. O da kendini ne kadar tutmaya çalışsa da ablasını görünce dayanamadı. Çok canı yanıyordu. Ağlasa da atamıyordu içinden. Hıçkırıkları nefesini kesiyordu sanki ama tutamıyordu kendini. Bambaşkaydı bu acı. Ağlamaktan boğazı da yırtılsa geçmeyecek gibiydi. Ama ağlamadan da olmuyordu. İçi acıyordu da anlatamıyordu. Anlatsa anlamazlardı. Onu önce Allah, sonra ablası anlardı. Çünkü ablası da kendi gibi yetim kalmıştı.
"Babam... Gitti babam abla... Gitti. Bizi bırakıp gitti. Bizi yetim bırakıp gitti abla..."
Mayıs daha sıkı sarıldı kardeşine. Ağzını açtı da tek kelime edemedi. Boğazı düğümlüydü, konuşamıyordu ki. Yutkunamıyordu bile. Bir tek nefes alabiliyordu, o da zulüm gibi geliyordu zaten.
Etraftan tanıdıklar onlara destek olmaya çalışsa da abla kardeş arasına girmek istemediler. Onlar geri planda kalırken Mayıs biraz daha sarıldı kardeşine. Mehmet biraz daha ağladı ablasının omzunda. Biraz sonra Mehmet biraz olsun sakinleştiğinde geri çekildi Mayıs ve gözlerine baktı.
"Sabır kardeşim. Benim de çok canım yanıyor. Canımdan bir parçayı aldılar sanki benden. İçimden bir şeyler koptu gitti sanki. Ama elimizden ne gelir sabırdan, duadan başka? Dayanmaya çalış. Sabret Mehmedim. Sabredeceğiz. Allah için... Kendimiz için... Annem için..."
Mehmet bir şey demeyip başını sallamakla yetinirken gözünden yaş gelmeye devam etse de ağlamamaya çalışıyordu. Mayıs ondan olumlu bir yanıt alınca içi ezilerek sordu.
"B-babam, yukarıda mı?"
Mehmet yine kendini tutup başını sallayabildi sadece. Mayıs da tamam der gibi başını sallayıp yutkunmaya çalıştı. Sonra gözündeki yaşlarını silip girdi evin bahçesine. İnsanların yanından geçip binaya girdiğinde ağıt seslerini duymaya başlamıştı. Yumruk yaptığı eliyle kalbinin üzerine baskı yaparak çıktı merdivenleri. Annesinin sesini daha net duymaya başladıkça kalbindeki baskı artıyordu sanki. Zorlanarak çıktığı merdivenlerden sonra kendinde bulduğu bir güçle girdi eve. Kadınların dolduğu evde aralarından geçerek girdi oturma odasına.
Odanın ortasında büyük, tabut gibi bir şey vardı ve annesi o tabutun yanında oturmuş ağlıyordu. Annesini o halde görünce öyle kötü oldu ki... Zar zor yürüyüp tabuta sarılmış ağlayan annesinin yanına gitti. O da çöktü tabutun dibine. O tabutun içinde babasının olduğuna inanmak öyle zordu ki...
Yanında ağlayan annesine dokundu Mayıs. Seslendi ona. Annesi onu duyunca başını tabuttan kaldırıp baktı. Kızını görünce daha çok ağlayarak sarıldı kızına. Tarif edilemeyecek bir acı yaşıyordu. Nefesini almışlar gibi hissediyordu. O tabutun içinde kendisi de olsun isteyecek kadar acı içindeydi. Sanki kalbini söküp almışlardı. İçinde acıdan başka bir şey yoktu.
Kızına sarılarak ağladı. Mayıs da annesine sarıldı sıkı sıkıya. Ama annesi tam sarılamıyordu bile. Gücü kalmamıştı belli ki. Ağlamaktan güçsüz düşmüş gibiydi.
"Baban gitti kızım... Gitti... Gitti..."
Mayıs annesine destek olmak ister gibi daha sıkı sarıldı. Gözünden yaş eksik olmasa da ağlamamaya, kendini tutmaya çalışıyordu.
"Anne dayan ne olur... Bırakma kendini." dese de kelimelerin pek bir anlam ifade etmediği bir zamandı o zaman.
Annesi geri çekilip tekrar tabuta dönerken tabutu işaret ederek konuştu.
"Burada yatıyor baban. Geç, bak son kez..."
Annesi tabutun baş kısmındaki örtüyü kaldırdığında o kısmın cam olduğunu yeni fark etti Mayıs. Yüzünün gözüktüğünü anlayınca duraksadı. Gözünden yaşlar tekrar gelmeye başladığında kendinde o cesareti bulmaya çalıştı. Babasının ölü bedenini görme cesaretini...
Yavaşça doğrulup yaklaştı tabuta. Sonra da başını cam kısma yaklaştırıp baktı tabutun içine.
O an buz kesildi sanki. Babasını yüzünü o halde görmek hiç iyi gelmedi ona. Geri çekilip kendine gelmeye çalıştığı sırada içeriye erkekler gelmeye başlamıştı. Kendini toparlamaya çalışıp annesini kaldırdı yerden ve erkekler için alan açtılar. Tabutu almaya gelmişlerdi. Mehmet de gelmişti. Eliyle yüzünü silip o da tuttu tabutun bir ucundan. Onlar babasını götürürken Mayıs annesini sakinleştirmeye çalışıyordu. Erkekler tabutla beraber evden çıkmaya başladıktan sonra kadınlar da yavaş yavaş çıkmaya başladı evden.
O tabut benzeri kutu gibi olan şeyle babasını cenaze arabasına koydular. Annesiyle beraber aşağı indiklerinde Mehmet yanlarına geldi.
"Abla siz burada kalın. Biz gidip yapılması gerekenleri yaparız. Namaz vaktinde haber veririm." derken sesi titriyor, zor konuşuyordu. Annesinin yanında özellikle ağlamamaya çalışıyordu. Ona duyurmadan konuşuyordu. Ablasıyla aynı durumda olsa da annesi daha kötü haldeydi. Şimdi en çok onun desteğe ihtiyacı vardı.
Mayıs kardeşini onaylayıp annesini bahçede bir sandalyeye oturtmuştu. Bahçedeki erkekler dağılmaya başlamıştı bile. Cenaze namazı camide kılınacağı için burada durmalarına gerek yoktu. Kadınlar ise kimisi dağılmış kimisi ise hala bekliyordu. Bekleyenler yakın çevredendi.
Mayıs annesinin yanında ona destek olmaya çalışırken ileride toplanmış bir grup insanın bir şeyler konuştuğunu duydu. Konu dikkatini çekmişti çünkü en konuşulmayacak şeylerden birini konuşuyorlardı.
Annesinin yanında başka insanlar da olduğundan kalktı onun yanından. Eliyle yüzündeki ıslaklıkları silip onların yanına gitti.
"Kaç kişilik söyleyelim yemeği?"
Aralarında konuştukları konu yemekti. Hem de babası az önce evden çıkmışken onların konuştuğu şey yemekti.
"Ne yemeği?" diyerek araya girdi Mayıs. Bunları konuşan insanlar akrabalarıydı.
"Cenazede yemek dağıtacağız ya kızım."
"Abla benim babam az önce çıktı evden. Şimdi yıkayıp kefenlemeye götürüyorlar. Siz burada ne yemeğini konuşuyorsunuz Allah aşkına?"
Mayıs'ın sinirli çıkan sesine karşın 40'larında bir adam konuştu.
"Bir sürü insan gelecek kızım, aç mı gitsinler? Parasını sıkıntı ediyorsan onu biz hallederiz."
Sinirleri daha da gerilen Mayıs çok değil ama biraz yükseltti sesini.
"Ne parası abi ya? Para düşünecek halim mi var benim Allah aşkına? Benim babam öldü farkında mısınız siz? Cenaze günü konuştuğunuz şeye bak. Ayıp değil mi? Benim babam az önce çıktı gitti daha kefenlenmedi bile. Siz burada yemek derdine mi düştünüz? Bırakın istemiyorum ben. Yemek falan dağıtılmasın. Babamın cenazesine karnını doyurmaya gelecek olan hiç gelmesin daha iyi."
Mayıs ciddi manada çok sinirlenmişti. Az önce götürdüler babasını ya! Hemen yemek derdine nasıl düşebiliyorlardı. Kıtlıktan mı çıktı bu insanlar, karınlarını doyurmaya mı geldiler cenazeye, diye düşünüyordu. Burada onlar acı çekerken, yas tutarken onlar yemek mi yiyecekti? Bu muydu baş sağlığı dilemek? Bu muydu cenaze sahibine destek? Ölüye saygı, yakınlarına saygı bu muydu? Asıl onların düşünüp bir tabak yemek getirmeleri gerekmez miydi? Bu insanlar acılarını düşünmekten yemek yapamamışlardır, biz destek olalım demeleri gerekmez miydi? Nasıl işti bu böyle?
Baba derken bile yine gözü dolmuştu. Ama ağlamak istemiyordu. Ciddiyetini anlasınlar istiyordu.
"Tamam kızım sakin ol. Anlıyoruz ama olmaz öyle. Ayıp olur."
"Asıl o zaman bize ayıp olur. BABAMA ayıp olur. Kesinlikle böyle bir şey istemiyorum. Yemek falan yaptırmayın sakın. Allah aşkına biraz babama, aileme saygınız olsun." dediği sırada az kalsın ağlıyordu ama zor tuttu kendini. Babasına ağlayacağı yerde konuştuğu şeylere bak... O babasını kaybetmişti. Ona yapılacak en ufak saygısızlığa tahammülü yoktu. Bunu anlamak bu kadar mı zordu?
"Kızım bunun saygıyla ne alakası var Allah aşkına?" diye konuşan kadına karşı ağzını açıp iki çift laf edeceği sırada beklemediği biri konuştu.
"Mayıs yemek yapılmayacak dedi, konu kapandı. Cenaze sahibi onlar, karar da onların. İlle yapacağız derseniz o yemeği olduğu gibi geri gönderirim. Kimseye de tek lokma yedirtmem."
Emir'i beklemiyordu Mayıs. Aslında kimseyi beklemiyordu. Şaşırdı. Ama belli etmedi.
40'larında olan adam konuştu.
"Hayırdır yeğenim, sana ne oluyor? Sen kimsin?"
Emir bir şey diyeceği sırada Mayıs konuştu ağlamaklı bir halde.
"Abi Allah aşkına... Babam öldü ya... Cenaze yeri burası. Neyi konuşuyoruz biz? İstemiyorum dedim zaten. Daha uzatmayalım."
Adamın konuşmasına fırsat vermeden kadınlardan biri konuştu.
"Tamam, kız istemiyor. Üzerine gitmeyin. Zorla yaptıracak halimiz yok zaten."
Mayıs başını hafif salladıktan sonra ne zaman düştüğünü bilmediği gözyaşlarını silip döndü arkasını. Şu durumda şöyle şeyler konuştuğu için öyle iğrenç hissediyordu ki kendini. Cenaze günü daha babasının namazı kılınmamıştı. Annesinin yanında olması gerekirken gelip burada dil dökmek zorunda kalmıştı. Zaten yarası açıktı, neden tuz basıyorlardı ki? İstemiyorum dediği halde neyi uzatıyorlardı ki?
Mayıs annesinin yanına doğru giderken kolunu tuttu Emir. Mayıs ona dönünce konuştu hemen.
"Mayıs, hiç iyi gözükmüyorsun. Gel bi yüzünü yıkayalım."
"Annemin yanına gitmem lazım." dedi Mayıs yorgun çıkan sesiyle. Çok halsiz düşmüştü. Emir onun halinin farkında olsa da yapacak bir şey bulamıyordu. Arabada su vardı. Onu getirmişti. Belki bir faydası olur diye uzattı şu şişesini.
"Biraz su iç o zaman. Ya da elimi ıslatıp yüzüne süreyim mi?"
Biraz ilerideki annesinin ağlama sesini duyarken bu konuşmalar çok boş geldi Mayıs'a. Yavaşça kolunu çekip suyu aldı ondan. Belki annesi biraz içerdi.
Emir'e bir şey demeden annesinin yanına gitti. Etrafına toplanan insanlar annesini teselli etmeye çalışıyordu ama nafileydi. Yanına oturup destek olmaya çalıştı. Her an bir şey olabilir gözüyle bakıyordu annesine. Çünkü o kendinden de kötü haldeydi. Ağlamaktan halsiz düşmüştü. Her an düşecek gibiydi. Bu yüzden sıkı sıkı tutuyordu Mayıs onu. Ona da bir şey olmasın diye tetikte duruyordu.
**
Mezarlıktan perişan halde çıktılar. Annelerini eve götürmeye zor ikna etmişlerdi Mayıs ve Mehmet. Orada durdukça daha kötü olduğunu anlayınca götürmek zorunda kalmışlardı.
Annesi çok kötü haldeydi. Mehmet desen ne gözünün feri kalmıştı ne de omuzları dik durabiliyordu. Sırtına koskoca bir yük yüklenmişti Mehmet'in. Babasının kaybı çok ağır gelmişti. Üstelik evlilik çözdü sanmışlardı. Babası güvende sanmıştı. Babasından çok aklı ablasındaydı. O, ablasına bir şey olur mu diye korkarken babasını elinden almışlardı. Hem de çok âdi bir şekilde.
Camiden çıkarken vurmuşlardı babasını. Arkası dönükken hem de. Sırtından vurmuşlardı. Böyle bir şerefsizlik yapmışlardı babasına.
Annelerini arabaya bindirdikten sonra Mayıs annesinin yanına, Mehmet ise şoför koltuğuna geçmişti. İçi nefret doluydu Mehmet'in. Aklından çok deli şeyler geçiyordu. Gözü hiç kimseyi görmeyecek gibiydi. Bunu babasına yapanı bulup cezasını kesmeden bu nefret de bu öfke de geçmeyecekti. Sadece sabrediyordu. Annesini eve götürüp ablasına emanet etmeyi bekliyordu. Sonra ne yapacağından kendi de emin değildi. Belki de hayatını yakmak pahasına o herifin peşine düşecekti. Belki yapmaması gereken şeyler yapacaktı. Şu an kanının çok deli aktığının o da farkındaydı. Yanlış şeyler yapacağını hissediyordu sanki. Ama bundan vazgeçmeye hiç niyeti yoktu. Bu sefer deliliğine mani olmayacaktı.
Arabayı sürdü eve. Sessiz geçen bir yolculuk olmuş nihayetinde eve varmışlardı. Annesi de artık ağlayamıyordu, kadın tükenmiş gibiydi. Ablasıyla beraber eve çıkardılar annesini. Zorla bir ilaç içirebildikten sonra yatırdılar yatağına ve uyumasını beklediler.
Mehmet annesinin uyuduğundan emin olduktan sonra ablasının başka odaya geçmesini bekledi. Ablası gidince ise hemen odadaki kasanın anahtarını alıp kasayı açmaya çalıştı. Derdi kasadaki paralar değildi elbet. Alması gereken bir emanet vardı.
Kasayı açtığında içinde bulamadı babasının silahını. Ama emindi, babası buraya koymuştu onu mermilerle beraber. Fakat ne silah vardı ne de mermi. Ne zaman yerini değiştirmişlerdi? Nereye koymuş olabilirdi babası? Hep buraya koyduğuna çok emindi.
Durup kara kara düşünmeye başladığı sırada ablasının sesini duydu.
"Bir şey mi arıyorsun?"
Ablasının sesini duyunca gerilse de belli etmemeye çalıştı. Kasayı kapatıp döndü ablasına.
"Yok abla, para lazım oldu da biraz." deyince, Mayıs gerildiğini hissetti.
"Öyle mi? Niye almadan kapattın o zaman?"
Mehmet annesinin uyanmasını istemediğinden doğrulup ablasının yanına gitti.
"Aldım abla, sen gelmeden önce almıştım."
Yalan söylemekten nefret ederdi ama ablasının neyi aradığını bilmesini istemiyordu. Anlarsa engel olmaya çalışacağını da biliyordu çünkü.
İkisi de kapının dışında kalınca Mayıs annesinin odasının kapısını yavaşça kapatıp oturma odasına geçen Mehmet'in peşinden gitti. Mehmet daha oturmadan konuştu.
"Para falan almadın oradan, gördüm seni." diye sinirle konuştuğu sırada Mehmet ona döndü. Ağzını açıp bir cevap vereceği sırada devam etti Mayıs devam etti gergin bir şekilde. "Sakın bana yalan söylemeye kalkma bir daha Mehmet! Kimden neyi gizliyorsun? O kasada neyi aradığını bilmiyorum mu sanıyorsun?"
"Abla dedim ya para almak için..."
"Özellikle annemin uyumasını bekledin, sonra ben odadan çıkayım diye bekledin. Ben çıktığım gibi soluğu kasanın yanında aldın ne hikmetse! Sonra kasayı açtın baktın istediğin şey yok, ben gelince kapattın hemen para falan almadan. Sonra gelmiş bana para için diyorsun! Yalan niye söylüyorsun oğlum? Sıkıntın neyse söylesene mertçe!"
Mayıs özellikle abartarak konuşuyordu ki Mehmet bir sinirle söylesin ona içinden ne geçiyorsa. Damarına basmaya çalışıyordu özellikle, ondan gizli bir şey yapmaya çalışmasın istiyordu.
Mehmet bir şey söylemek yerine sadece soluyup susmayı tercih etmişti ama Mayıs susmamıştı.
"Silahı arıyordun dimi?"