İçeriğe geç

Bi Umut

Bölüm 27 · 11 dk okuma

Bi Umut

Bölüm 27

-27-

Selamünaleyküm...

Bölüm gecikmesinden dolayı kusuruma bakmayın lütfen ama bazen böyle durumlar olabiliyor.😔

Umarım güzel bir bölüm olmuştur. Yorumlarınızı bekliyorum...

Bu arada satır arası yorum özelliği gelmiş.🥳🥳

Bilmeyenler için,

Yorum yapmak istediğiniz cümleye veya paragrafa çift tıklıyorsunuz sonra kalem işaretine tıklayıp yorum yazabiliyorsunuz.

Keyifli okumalar, Allah'a emanetsiniz... 🖐🏻

**

Dengesini kaybettiğini fark ettiği anda yanına doğru koşsa da düşmeden yetişememişti Emir.

"Mayıs!" diye bağırdı korkuyla. Hemen yere çöküp yüzünü ellerinin arasına aldı.

"Mayıs! Mayıs uyan! Mayıs duyuyor musun beni? Mayıs!"

Yanaklarına hafifçe vurup uyandırmaya çalıştı ama gözlerini açmadı Mayıs. Emir'in içindeki korku yavaş yavaş büyürken biraz daha sert vurdu ayıkması için. Ama nafileydi, uyanmıyordu. Aklına yüzüne su sürmek gelince kalkıp musluğun altında elini ıslattı. Geri yanına eğilirken başörtüsünün kenarında gördüğü kırmızı sıvıyla gözleri korkuyla açılırken kalbinin sıkıştığını hissetti bir an.

"Mayıs!"

Hemen yeniden yanına çöküp kanayan yerine baktı. Gördüğü şey karşında bir an ne yapacağını şaşırsa da kendini hızlı toparlayıp önce seslendi. Yara çok derin gibi gözükmese de Emir için fazla kötü gözüküyordu.

"Mayıs uyan! Güzelim uyan, ne olur uyan! Mayıs!.."

Bir yandan onu kucaklayıp diğer yandan seslenmeye devam ediyordu. Arabanın anahtarını aldığı gibi çıktı evden. Dirseğiyle bilmem kaç kere bastığı asansörün düğmesine rağmen gelmek bilmeyen asansörü beklemeden hızlı hızlı indi merdivenlerden. Hem onu sarsmamaya çalışıyor hem de hızlı olmaya çalışıyordu ve zorlanıyordu bu şekilde. Bir yandan da seslenip cevap almaya çalışıyordu ama nafile. Uyanmıyordu.

"Mayıs! Mayıs aç gözünü Allah aşkına aç! Mayıs!"

Arabanın yanına gelince onu arka koltuğa yatırıp şoför koltuğuna geçti hemen. Hala seslenmeye devam ederken arabayı çalıştırıp klimayı açtı. Hava buz gibiydi ama bir şey almamıştı üzerine. Aklına gelmemişti. Aklında olan tek şey Mayıs'tı ve o an amacı onu en kısa zamanda hastaneye yetiştirmekti.

Hem ona seslenip hem de sürmeye başladı arabayı.

"Mayıs duyuyor musun? Bak hastaneye gidiyoruz. Yetiştireceğim seni. Hadi güzelim... Aç gözünü ne olur..."

15 dakikalık yolu ne kadar zamanda geldi bilmiyordu ama ona saatler geçmiş gibi gelmişti. O hastaneye gidene kadar öyle bir sabır testinden geçmişti ki... Direksiyonu yumrumlamak, gaza sonuna kadar basmak, önümdeki bütün arabalara küfürler yağdırmak istiyordu. Bu fevriliğinin sebebi korkusundandı, biliyordu. Sakin olmaya çalışıyordu bu yüzden. Arabada Mayıs vardı ve onu tehlikeye atamazdı. Sakin olmazsa ona zarar gelebileceğinin farkındaydı.

"Mayıs az kaldı, bak geldik sayılır. Mayıs. Bir şey olmayacak, merak etme. Dayan biraz."

Acile geldiği gibi arabadan inip bağırdı sedye getirmeleri için. Sonra Mayıs'ı kucaklayıp girdi binaya. Getirilen sedyeye onu yatırıp soru soran doktora cevap verdi. Onlar Mayıs'ı bir odaya götürürken Emir dışarıda kalp ağrıları ve tüm bedenini ele geçiren korkuyla baş başa kalmıştı.

"Allah'ım ne olur yardım et. Mayıs'a yardım et. Onu koru. Sen onu koru. Allah'ım Mayıs'ı koru."

Başını çarpmadan önce bayılmıştı Mayıs. Takılıp düşmemişti. Kendini sakınma imkanı olmamıştı. Bayılıp düştüğü sırada çarpmıştı başını masaya. Üstelik sivri köşeye. En önemlisi de başını çarpmıştı. Kritik bir yeriydi ve bu onu çok korkutuyordu. Kalbi sıkışıyordu yerdeki o hali gözünün önüne gelince. Aklına öyle senaryolar geliyordu ki... Kafayı yiyecek gibi oluyordu. Ne yapacağını bilemez bir şekilde kapının önünde bir oraya bir buraya volta atarken dua etti bolca. Onun için, doktor çıkana kadar elinden gelen en iyi şeyi yapıp dua etti Emir. Her ne kadar zor gelse de elinden başka bir şey gelmiyordu işte. Gerçi, şu an Mayıs'ın en çok ihtiyacı olan şeylerden biriydi dua.

Vaktin çok yavaş ilerliyormuş gibi geldiği dakikalar nihayetinde bitip doktor odadan çıkınca yaslandığı duvardan koşup doktorun yanına gitti.

"Karım iyi mi? Bir şey olmuş mu?"

Doktor onun aksine sakin bir şekilde cevap verdi.

"Çarpmaya bağlı beyninde küçük bir travma oluşmuş fakat önemli bir hasar yok. Gerekli müdahaleyi yaptık şimdi uyanmasını bekleyeceğiz. Geçmiş olsun."

İçi bir nebze olsun rahatlayan Emir derin bir şükür çekti.

"Çok şükür, Allah'ım çok şükür... Görebilir miyim?"

"Evet."

Doktordan izin aldığı gibi gitti kaldığı odanın kapısına. Kapı kolunu yavaşça indirip girdi içeri.

Mayıs, yüzü gözü solmuş bir şekilde yatıyordu yatakta. Hala baygındı. Çok bitkin gözüküyordu. Yavaşça yanına gidip yakından baktı biraz. Bakarken içi ezildi sanki. Onu bu halde görmek canını acıttı. Vurulduğunda da çok korkmuştu ama o zamanlar daha çok koruyamadığı için vicdan yapmıştı. Ama bu akşam onu öyle yerde başı kanar halde görünce başından aşağı kaynar sular döküldü sandı. Korkudan ne yapacağını bilemedi ilk. O duyguyu saç diplerimden parmak uçlarına kadar hissetti. Bir şey oldu sandı. Bir şey olacak sandı. Uyanmaması tuzu biberi oldu. Hele o kanı görünce zaten... Aklı gidiyordu.

Yatağının kenarına oturdu Emir. Elini tuttu karısının. Soğuktu eli, üşümüştü. Diğer elini de getirip iki eliyle tuttu onun elini. Isıtmaya çalıştı parmaklarını oynatarak. Biraz olsun ısınana kadar böyle devam etti. Sonrasında dudaklarını eline yaklaştırıp koklayarak öptü elinin üzerini. Kapattı gözlerini. Dudaklarını çekmeden bekledi öyle. Çok korkmuştu. Gerçekten çok korkmuştu. Aklına bin türlü şey gelmiş, her seferinde gözleri dolup dolup durmuştu. Boğazı düğümlenmişti, şimdi olduğu gibi. Dokunsalar ağlayacak gibiydi ama güçlü durması gerekiyordu. Mayıs uyandığında onu kötü görmemeliydi. Sarılıp sıkı sıkı saracak kadar güçlü olmalıydı o uyandığında. Ona sarılmalıydı. Sımsıkı sarılmalıydı hem de. Hiç bırakmayacak gibi, hiç gitmeyecek gibi... İçine sokmak ister gibi basmalıydı bağrına onu. Kokusunu içine çekmeliydi derin derin. Şimdi yaptığı gibi öpmeliydi ellerini. Yüzünü avuçlarına alıp sevmeliydi. Her ayrıntısını ezberlediği yüzüne uzun uzun bakmalıydı. Seviyorum demeliydi. Sevdiğini yüzüne söylemeliydi. Sen sevsen de sevmesen de çok seviyorum seni demeliydi. Seni kaybetmekten çok korktum, hala korkuyorum demeliydi. Bir daha beni bu kadar çaresiz bırakma, dikkat et kendine, korkutma beni demeliydi. Bir sürü şey demeliydi. Bir sürü şeyi itiraf etmeliydi. Ona aklına gelen bütün güzel sözleri saymalıydı. Elini tutmalıydı. Bir daha bırakmamalıydı. Bugüne kadar tutmadığı hataydı.

Çok şey yapmak istiyordu onunla birlikte. Ama şimdi ilk istediği, o yeşil gözlerini tekrar açmasıydı. Bi açsa, bi iyi olduğunu görse, bi sesini duysa, bi iyiyim dediğini duysa, bi tekrar güldüğünü görse işte o zaman rahatlayabilecekti ancak. O zaman içi rahat edecek, rahat bir nefes alabilecekti.

Son kez öpüp çekti dudaklarını elinin üzerinden. Yatağın üzerine geri bıraktı elini. Sonra diğer elini de avuçları arasına alıp ısıttı ve onu da öpüp bıraktı.

"Çok korkuttun be güzelim..."

Eli bu sefer yüzüne giderken bu zamana kadar yapmak isteyip de hep geri durduğu şeyi yapıp yanağını okşadı yavaşça.

"Aklım çıkıyordu... Bir şey olacak sandım sana."

Yutkundu.

"Aç gözlerini de yeşillerine yine bakayım."

Elini çekip sadece hüzünle baktı karısına.

"Ne oldu sana? Ne duydun da ayakta bile duramadın?"

Aklı almıyordu. Takılıp düşmemişti. Önce telefonunu düşürmüş sonra kendi yığılmıştı yere. Başını vurması da cabası olmuştu.

"Ne söylediler? Seni bu kadar etkileceyecek ne duydun?"

Evden öyle aceleyle çıkmıştı ki telefonları unutmuştu, aklına bile gelmemişti ki. O an Mayıs'tan ötesini düşünememişti.

Kardeşiyle konuştuğunu biliyordu. Aslında numarası vardı ama ezberinde yoktu doğal olarak. E telefonlar da yoktu. Gidip eve alabilirdi ama Mayıs'ı burada yalnız bırakmak istemiyordu. Mecbur ya bekleyecekti ya da...

Durgunlaştı Emir. Bu kadar etkileyecek ne duymuş olabilirdi gerçekten? Kardeşinden. Birine mi bir şey olmuştu yoksa? Birine... Ailesinden birine...

Apar topar kalktı yataktan Emir. Aklına gelen şey gerçek olabilir mi diye düşünmek bile istemiyordu. Olmamıştır diye düşündü kendi kendine. Gerginlikle ovdu ensesini. Çıktı odadan bir hışım. Gördüğü ilk kişiden telefon istedi. Telefonu alıp bir köşeye geçti ve babasını aradı.

Bütün vücudu gerim gerim gerilirken Allah'tan hayırlı olanı kolaylığıyla beraber diledi. Zira aklına gelen şey gerçekse bundan sonra hiçbir şey kolay olacak gibi değildi.

Telefon çok sürmeden açılınca Emir konuşmadan babası bağırdı telefondan.

"Ne var, kimsin?!"

"Baba benim, Emir. Telefon..." devamını getiremeden bağırmaya başladı babası. Emir ise neye uğradığını şaşırdı.

"NEREDESİN LAN SEN?! NEREDESİN?!"

"Ne oldu baba?"

"Ne mi oldu? Olanlar olmuş Emir! Olmuş olanlar!"

Daha da gerildi Emir. Korktuğu başına gelmiş gibi konuşuyordu babası.

"Baba söylesene ne oldu?"

"Amcan!" deyip duraksayınca Emir devamını dinlemek bile istemedi ama öğrendi o gerçeği.

"Amcan, Fırat'ı öldürmüş!"

Emir duydukları karşısında o an bir şey diyemedi. Korktuğu başına gelmişti. Aklına bin tane senaryo gelirken ilk düşündüğü yine Mayıs olmuştu. O, Mayıs'ı nasıl toparlayacaktı şimdi? Uğruna hayatını önemsemediği babasının, çok sevdiği babasının amcası yüzünden öldüğünü nasıl söyleyecekti ona?

Bir dakika! Ne söylemesi? Mayıs da bunu öğrenmişti belli ki. O yüzden bayılmıştı yani. O zaten biliyordu ve o yüzden bu hale gelmişti.

"Ne diyorsun baba sen?! Ne diyorsun?!" diye sordu dişlerinin arasından. Kendini çok kötü köşeye sıkışmış hissediyordu. Bir ihtimal doğru olmasın istiyordu ama doğru olduğunun da farkındaydı.

"Yaptı yapacağını! Allah kahretmesin ki yaptı!"

Bağırdı Emir.

"Ne demek yaptı baba?! Ben Mayıs'a ne diyeceğim? Ne diyeceğim baba ben?"

Kafayı yiyecekti. Evlilik bu işi çözer dediler evlendirdiler onları. Şimdi gelmiş adamı öldürdüklerini söylüyorlardı. Her şeyi geçti Mayıs vardı arada. Ona ne diyecekti? Ne cevap verecekti neden diye sorduğunda? En başında ben halledeceğim diye söz vermişken şimdi sözünü niye tutmadın derse nasıl cevap verecekti ona? Babasını kaybetmişti şimdi. Bunun tesellisi nasıl olurdu? Duyduğunda bu hale geldiyse uyanınca ne yapacaktı?

Kafayı yiyecekti Emir. Gerçekten delirecekti!

Babası bir şey demezken kapattı telefonu. Sahibine teslim edip düşünmeye başladı. Hastanenin koridorunda volta attı. Kafası çorba gibiydi. Ne yapması gerektiğini kestiremiyordu. Mayıs'a ne diyeceği hakkında hiçbir fikri yoktu. Kendini iğrenç hissediyordu. Ailesine güvenip ona söz vermişti ama babasını koruyamamıştı. Kan davasını bitirmek için uğraşıyordu. Mayıs'a çok söz etmese de memlekettekilerle sürekli iletişim halindeydi. Uğraşıyordu ama yetişememişti işte. O adamın da günahına girmişlerdi hep beraber. Biraz daha hızlı olsa belki amcası davranmadan önce dava bitebilirdi. Belki daha çok uğraşsa bunlar olmazdı. Belki belki belki...

Kafasında bir sürü senaryo dönse de aslında o da farkındaydı bu kadar kolay olmadığının. Ne yaparsa yapsın o adamın ölümüne engel olamayacağını biliyordu. Herkesin ölüm zamanı belliydi elbet. Lakin sebebi amcası olmasın isterdi. O adamın sebebi bu kan davası olmasın isterdi.

Ama sonuç belliydi. Ne olacaktı bu saatten sonra kestiremiyordu. Aklı allak bullaktı. Mayıs uyandığında yüzüne nasıl bakacak hele onu hiç bilmiyordu.

Aklına ilk gelen şeyle doktoru buldu, ne zaman uyanabileceğini sordu Mayıs'ın. Evden telefonları alıp gelene kadar vaktinin olduğunu öğrenince koşarak çıktı hastaneden. Arabasına bindiği gazlayıp eve sürdü. Mayıs uyandığında yalnız olmasın diye hızlı hareket ediyordu. Hemen eve çıkıp aldı ikisinin telefonlarını. Mayıs'a birkaç parça kıyafet aldıktan sonra ikisine de mont alıp çıktı evden. Tekrar arabayı sürüp hastaneye gelince vakit kaybetmeden Mayıs'ın olduğu odaya gitti. Neyse ki uyanmamıştı. Kıyafetleri bir yere koyduktan sonra önce kendi telefonuna baktı. Bir sürü cevapsız çağrı vardı. Çoğu babasına aitti. Sonra Mayıs'ın telefonunu aklında kalan şifreyle açıp ona da baktı.

Kardeşi çok kez aramıştı onu. Mesaj da yazmıştı bir sürü. Telefonu kapatıp kenara koyarken kendininkini alıp babasını aradı. Nasıl olduğunu Mayıs'tan önce öğrenmesi gerekiyordu.

"Alo baba, neredesin?"

"Arabadayım, amcanı bulmaya çalışıyoruz."

"Kaçmış mı bir de?! Baba nasıl oldu bu? Vurdu mu adamı, arabayla mı çarptı? Nasıl yaptı?"

"Bilmiyorum Emir!" diye tersledi babası onu. Herkesin sinirleri çok gergindi. "Bize haberi geldi sadece. Şimdi arıyoruz işte."

Emir biraz daha detayları öğrendikten sonra Mayıs'ın ailesinden haber olup olmadığını sordu.

"Onu da sen öğren Emir! Zaten derdim başımdan aşkın!"

Bir şey diyemiyordu, çünkü kendisi de çok gergin konuşuyordu.

"Tamam baba bir gelişme olursa haber verirsin."

Telefonu kapattıktan sonra bu sefer kardeşini aradı. Ona güvendiği bi abisinin yerini söyleyip oraya gitmesini söyledi. Ortalık fena karışmıştı ve onun bu durumdan zarar görmesinden korkuyordu. En iyisi güvenli bir yerde bir süre ortalıkta gözükmemekti. Babasının da haberi vardı, zaten o söylemişti. Emir aracı oldu.

O işi de hallettikten sonra bu sefer her ne kadar yaralarını deşmek istemese de Mayıs'ın kardeşi Mehmet'i aradı. Ablasını çok kez aramıştı ama Mayıs baygındı. Muhtemelen onu çok merak ediyorlardı. En azından haber vermeliydi iyi olduğunu.

Telefondan numarayı bulduktan sonra aradı Emir ve beklemeye başladı. İlk çalışta açıldı telefon.

"ABLAM NEREDE LAN? CEVAP VER! NE OLDU ABLAMA?"

Emir şaşırmadığı tepki karşısında sakin kaldı.

"Ablan yanımda, iyi. Yatıyor şu an."

Devam etmesine fırsat vermeden konuştu Mehmet.

"NE OLDU ONA? KAÇ SAATTİR ARIYORUM NİYE AÇMIYOR? DÜŞTÜ MÜ? BAYILDI MI? BİR ŞEY Mİ OLDU?"

"Sakin ol." dedi yatıştırıcı bir sesle. Ama Mehmet'in umurunda değildi. Zira o hem babasının acısını yaşıyor hem de ablasından haber alamamanın korkusunu yaşıyordu.

"Ablan gayet iyi. Bayıldı, ben de hastaneye getirdim. Birazdan uyanır."

"ALLAH BELANIZI VERSİN LAN SİZİN! ALLAH BELANIZI VERSİN! BABAMA KIYDINIZ YETMEDİ! ŞİMDİ SIRA ABLAMA MI GELDİ? ALLAH'IN BELALARI NE İSTİYORSUNUZ LAN BİZDEN? BU KADAR MI KANA SUSADINIZ? BU KADAR MI LAN SİZİN İNSANLIĞINIZ? KIYDINIZ BABAMA! BENİM BABAMA KIYDINIZ LAN! AİLEMİ MAHVETTİNİZ! ŞEREFSİZLER! AMA SORACAĞIM HESABINI! TEK TEK SORACAĞIM! DOĞDUĞUNUZA PİŞMAN EDECEĞİM SİZİ! PİSLİKLER! YÜZÜNÜZE BİLE TÜKÜRÜLMEZ SİZİN BE! ŞEREFSİZLER!"

Mehmet bütün öfkesini kusmak ister gibi bağırıp saydırırken Emir tek kelime edemedi. Ağzını açıp bir şey söyleyemedi o çocuğa. Haklıydı çünkü. Hem de o kadar haklıydı ki! Her türlü hakareti hak ediyorlardı. Bu çocuğa bunu yaşatan herkes bu sözleri hak ediyordu. Bu duruma engel olamadığı için o da hak ediyordu. Bu yüzden susup kaldı. O çocuğun sözleri altında ezildi. Sesindeki acı karşısında kendinden de ailesinden de nefret etti.

Bir kan davası uğruna bir can daha yitip gitmişti. Bir aile daha parçalanmıştı. Bir kadın daha dul kalmıştı. İki insan daha yetim kalmıştı. Bir hata bir sürü insanın hayatına mâl olurken dökülen her kan yeni nefretlerin kapısını aralıyordu. Evlilik durdurur demişlerdi. O sözleri de yalan oldu. Bu kan davası denen Allah'ın belası şeyi evlilik de durduramamıştı. Yine kan dökülmüş ve dava devam ettirilmişti.

Fakat bu saatten sonra bu davayı ne durdururdu, işte onu kimse bilmiyordu.

Bölüm sonu

12 yorum