Mayıs Ayaz'dan
Tam diyorum... Tam diyorum ya acaba mı? Acaba olabilir mi bu düşündüğüm? Olabilir mi gerçekten? Böyle bir şeyin ihtimali olabilir mi? Böyle sıcak, böyle yakın olmasının başka sebebi olabilir mi diyorum... İçime bi umut düşüyor. İhtimali bile güzel geliyor. O soruyu sorabilmek bile nimet gibi geliyor. Acaba bir şey hissediyor olabilir mi sorusu... O umut içime düşünce belki bin tane soru oluşuyor kafamda. Türlü türlü şeyler geçiyor aklımdan. Elimde olmadan mutlu oluyorum. Yüzüm gülüyor, içim ısınıyor. O an o ihtimal o kadar yakın geliyor ki engel olabileceğin bir şey olmuyor o anki mutluluk. İstemeden gülümsüyorsun, sevincini belli ediyorsun.
Çünkü sana sarıldı. İlk kez sarıldı. Çok içten, çok samimi, çok derinden... Hoşgeldin dedi sana. Evine hoşgeldin... Burası senin de evin, sen de buraya aitsin, hoş geldin, iyi ki geldin der gibi... Sonra konuştu seninle. Sordu derdini. Dinledi seni istekle. Doğrusunu bil diye uğraştı, yanlış anlama ben seni istiyorum dedi. Seni bu evde istiyorum dedi. Seninle kalmak istiyorum dedi. Senin bu evdeki varlığından mutluyum dedi...
Seninle yemek yapıyoruz, aile sofrası gibi sofra kuruyoruz dedi. Ondan önce güveniyorum sana dedi.
Sanki karşısında kalbi, duyguları, kendisinden etkilenme ihtimali asla olmayan biri var gibi onca sözü ettikten sonra, beni yerden alıp göklere çıkardıktan sonra bir laf etti ve ben onun eliyle çıktığım göklerden yine onun eliyle düşmüş oldum.
Geriye elimde kalan bir adet yıkılan umut ve sessiz bir hayal kırıklığı olmuştu.
Yapabildiğim en iyi şeyi yapıp sessizce gülümsedim yine. Onun için arkadaştan öte değildim ve hiçbir zaman da olmayacaktım anlaşılan.
Sorun değildi. Benim nasibimde onun sevgisi varsa zaten beni bulurdu bu. Yoksa da duadan başka yapabileceğim bir şey yoktu. Belki de hayırlı olan benim düşündüğümden çok farklıydı. Ben elimden geleni yaptıktan sonrasını bu kadar düşünmem gerekmiyordu aslında. Tevekkül dediğimiz şey de bu noktada devreye giriyordu işte.
Elinden geleni yaptıktan sonra, duanı ettikten sonrasını düşünme Mayıs, bu noktadan sonra Allah'a bırak. O seni yarı yolda bırakmaz.
"Evet," dedim hala az biraz gülümserken. "Çok iyi arkadaş olduk. Kanka gibi."
Emir ben konuşunca bir duraksadı sanki. Yanlış görmediysem anlamadığım bir şekilde kaşları hafif çatıldı. Sonra biraz ensesini ovdu ve konuştu hatırlatma yapar gibi.
"Ama tabii karı kocayız nihayetinde."
Ne diye böyle bir hatırlatma yapma gereği duyduğunu anlamasam da çok sorgulamadım. Ama komik geldi o an. Güldüm ister istemez.
"Neyin hatırlatmasıydı bu?"
"Yani," dedi başını kaşıyıp. "Kanka falan tuhaf oldu biraz."
Güldüm yine. Ama hani çok gülesim olduğundan değil, komik geliyordu gerçekten.
"Arkadaş, kanka... Aynı sayılırlar."
"Öyle de yani sonuçta bir nikah var."
"Tabii," dedim umursamaz gibi. "Var öyle bir nikah."
Öyle var yani bir nikah. Adı nikah. Gerisini salla.
Emir biraz durgunlaşmışken konuştum tekrar.
"Neyse ya çok oyalandık. Daha tost yapacağım. Markete gidelim." dedim ve kalktım ayağa.
"Olur," deyip kalktı benimle beraber.
Ben tam buzdolabına dönüyordum ki tekrar ona dönüp konuştum.
"Teşekkür ederim bu arada. Yani, söylediklerin benim için gerçekten çok kıymetliydi."
Gülümsedi.
"Ne demek, olanı söyledim."
Ben de gülümsedim. Sonra daha enerjik bir şekilde döndüm buzdolabına. Olanları bu kadar büyütmek istemiyordum. Ne var yani arkadaş dediyse. Söyleyeceği varsa vakti gelince söyler zaten. Üzülmeye ne hacet? Bu kadar dert edinirsem erken yaşlanırım hem. Daha çok gencim canım.
Buzdolabını açıp eksikleri saymaya başladım. Emir de yazmaya. Eksikleri belirledikten sonra beraber markete gidip alışveriş yaptık. Eve gelince malzemeleri yerleştirirken buzdolabında bir şey fark ettim.
"Emir bunlar ne?"
Alt rafta kalan bir poşetin içinde üç tane 6'lı danone vardı. Bir tane de ikili olarak kalmıştı. Hepsi de aynı ve benim aldığımdandı. Fakat bunları ben almamıştım.
"Danone?" deyip beni geçiştiren Emir'e cevabım hızlı olmuştu.
"Yok yav?"
Emir bu dediğime gülerken ben devam ettim.
"Niye bu kadar aldın? Kim yiyecek bunları?"
"Sen."
"Bir tek ben mi yiyeceğim hepsini?"
"Ben de yerim."
"Allah Allah, sen danone yer miydin ya?"
Poşetleri yerleştirmeye devam ederken cevap verdi.
"Yerim, ne var?"
"Yersin tabii de karizman çizilmesin sonra?" deyip güldüm.
Ters ters baktı bana.
"Sen ağzını sıkı tutarsan çizilmez."
Ağzımı fermuar yapıp işime devam ettim. Eşyaları yerleştirdikten sonra hemen tost yapmaya koyuldum. Emir de çay işini halletti. Beraber sofra kurup yemeğimizi yedik. Sohbet ettik. Deniz'le neler yaptığımızdan bahsettim ona. Anlattım. O da dinledi. Sonra o anlattı, ben dinledim. Sohbet muhabbet derken yemeği bitirmiş, mutfağı toplamıştık. Emir biraz da içeride çay içelim deyince bir kase aldığımız çerezlik şeylerden koyup yanına gittim.
Emir Ayaz'dan
Mayıs'la konuşmayı da özlediğimi fark ettim. Mimikleri, el kol hareketleri, gözleri, yanakları, heyecanlı bir şeyler anlatırken çok güzeldi. Deniz'le bir sürü eğlenceli şeyler yapmışlar ve belli ki çok keyif almıştı. Her dediğini aklıma iyice kaydettim. Belki bir gün biz de yapardık kim bilir.
Konuşurken saçma sapan bir şekilde arkadaş olduk demiştim. Gerçekten ne düşünerek öyle düşündüğümü bilmesem de Mayıs'ın kendisi bana kanka deyince gelmişti aklım başıma. Kanka ne ya? Askerlik arkadaşı mıyız biz?
'Arkadaş da aynı yere geliyor.'
Hayır arkadaş biraz daha farklı. İnsan eşiyle arkadaş olabilir. Hatta en yakın arkadaşı da olabilir. Ama kanka nedir lan? Gel koçum falan diyeyim bir de. Böyle saçmalık olur mu?
Neyse hatırlatmamı yaptım en azından. Gerçi Mayıs güldü ama olsun, aklında bulunsun hep. Biz nihayetinde karı kocayız. Unutmasın bunu.
"Baya eğlendiniz yani?" diye sordum yanıma gelip koltuğa oturunca. Aynı zamanda elindeki çerezlikleri aldım.
"Öyle oldu. Ya Emir bir güldük var ya sorma. Bir tane film açtık. Ama görsen berbat bir şey. Böyle cringe sahneler falan var. Oturup o sahnelerle dalga geçip taklit falan yaptık. Deniz çok iyi taklit yapıyor, karnım ağrıyana kadar güldürdü beni. Hatta bir tanesini sana da yapayım da gül." deyip bir sahnenin taklidini yapmaya başladı. Heyecanla bir şeyler anlatırken zaten çok güzeldi. Ama aynı zamanda çok komik biriydi. Yaptığı taklitlerle beni de güldürdü. Güldüğüm şey sahneler değil onun halleriydi. El kol hareketleri, yüzü, mimikleri, gözleri... Hepsi gülmem için çok yeterli sebeplerdi. O böyle anlatırken bu yüze, bu gözlere bakmayı özlediğimi fark ettim. Evet özlemiştim. Hiçbir hareketini, hiçbir tavrını kaçırmak istemiyordum. Hepsi hafızamda benimle kalsın, hiç unutmayayım istiyordum. Bir an çevirmiyordum o yüzden bakışlarımı. Fırsatım varken doya doya bakmak istiyordum.
Bunun normal bir şey olmadığının yavaş yavaş farkına varıyordum. Bu arkadaşlık gibi bir şey değildi. Bu alışmak da değildi. Evet değer veriyordum ama bu sadece değer vermek de değildi. Farklıydı, başkaydı. Özlediğimi o böyle konuştukça daha net fark ediyordum. Bu yüze, bu gülüşe hep bakmak istediğimi her bana bakışında daha iyi anlıyordum. Bu ilk zamanlar böyle değildi. İlk zamanlar gerçekten arkadaş gibiydik. Ama zamanla onu tanıdıkça, nasıl biri olduğunu anladıkça, içimde bir yerlere yerleştiğini anladım. Kalbimde bir yerlerde yeri vardı, farkındayım. Ama bunun tam olarak ne olduğunu anlayamıyorum. Tam emin olamıyorum. Ne zaman ve nasıl emin olurum bilmiyorum ama bir şeylerin değiştiğinin farkındayım. Eski Emir gibi hissetmediğimin farkındayım.
Duygularından korkan veya kaçan biri olmadım hiç. Sadece istediğim şey, emin olmak. Emin olmadığım yolda onu da yanıma alamazdım, ona gel diyemezdim. Duygularımdan emin olmadan ikimizi de bir bilinmezliğin içine atamazdım. Bu kul hakkı olurdu. Ona bunu yapamam. Kandırır gibi, onunla oynar gibi, emin olmadan seviyorum diyemezdim ona. Sonra gerçek olmadığını anlarsam onu yarı yolda bırakmış olurdum. Bu da ne adamlığa sığardı ne de insanlığa...
"Yok artık, bunları izliyor olamazsın?" deyip çayı sehpanın üzerine bıraktım. Çok saçma şeyleri taklit ediyordu. Evet komikti ama saçma olduğu ve benim Mayıs'la dalga geçeceğim gerçeğini değiştirmiyordu bu.
"Ya eğlencesine izledik. Yoksa ne işim olur?" deyip ağzına fındık attı birkaç tane.
"Bilemem artık. En son bana izletmeye çalıştığın diziden sonra bir şüphelendim, yalan yok."
"Bir kere o diziye de laf edemezsin tamam mı? Gayet zekice yazılmış, ders alınabilir bir yapım."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Allah Allah..."
"Ne?" dedi o da kendinden emin bir şekilde kaşlarını kaldırıp. "Öyle değil mi?"
"Yani," dedim birkaç fındık da ben ağzıma atarken. Biraz düşündüm sonra. "O kızla adamın ilişkisi pek de matah değildi bence."
"Zaten," dedi o da bana katılır gibi. Sonra koltukta bağdaş kurup devam etti. "Oradaki asıl hikaye; kızla, kızın babasının arkadaşı olan adamın meselesiydi."
Öyle gibiydi evet. Kızın partneri çok da ön planda bir rolde değildi. Asıl mesele kız, babası ve babasının arkadaşı etrafında dönüyordu.
"Evet, öyle." diyerek katıldım ona. Gülümsedi o da çok emin bir şekilde. O diziden etkilendiğini söylemişti. Beğenmişti. Ve çıkardığı dersler vardı.
"Peki ne dersi çıkardın o diziden?" diye devam ettim. Bu kadar ilgisini çeken neydi öğrenmek istiyordum.
Çayından bir yudum alıp cevap verdi.
"Herkesin anlaması gereken şeyi işte," deyip duraksadı ve ardından devam etti net bir sekilde. "Kimseye güvenmemek gerektiğini."
Hafif çattım kaşlarımı.
"Kimseye mi? En yakınlarına bile mi?"
"Dizi bunu anlatmıyor mu zaten?" deyip diziyi özetleyerek devam etti. "O babasının arkadaşı olan adam kızın babası öldürüldükten sonra kızı yıllarca büyüttü, yetiştirdi, eğitti. Kız ona güvendi. Babasının katilinin peşine o adamla düştü. Sonra ne oldu? Kızın asıl düşmanı yani babasının katili onu eğiten adam çıktı. Yani babasının arkadaşı babasını öldürdü."
"Peki güven konusundan bağımsız olarak, sence o adam kızı kendi kadar iyi bir dövüşçü olarak yetiştirerek neyi amaçladı? Sonuçta gerçekleri öğrenince o kız onu öldürebilecek kadar güçlüydü. Ve gerçekleri bir gün öğreneceğini biliyordu. Neden kendi katilini kendi yetiştirdi?"
Alt dudağını çıkardı.
"Bilmem. Belki de intikam almak istedi."
"Kimden?"
"Kızın babasından."
"Ölü adamdan neyin intikamını alacaktı? Adamı öldürdü zaten."
Önce bir şey demeyip durgunlaştı. Sonra da biraz daha sakin bir sesle konuştu.
"Benim dedem de öldü. Ama acı ve nefret bitmedi. Dedemden alınamayan intikam ailesinden alınmaya çalışılıyor. Bunun gibi sanırım..."
Maalesef ki gerçek buydu ve maalesef ki biz bunu değiştiremiyorduk. Elimizden gelen şey bu evlilikti, bunu yapabildik sadece. Ama biz birbirimize ısındık diye ne nefret bitti ne de intikam isteği. Tek duran şey, kan dökmek oldu.
"Anladım... Keşke anlamasaydık ama anladık işte."
Sıkıntıyla nefes verdi.
"Peki bu hep böyle mi olacak Emir? Yani bu kan davaları hep böyle mi çözülecek? İlla iki kişinin kendini feda etmesi mi gerekecek?"
Ben de sıkıntılı bir nefes verdim. Bu gerçekten korkunç bir durumdu. Biz anlaştık diye değişmedi bu gerçek.
"Aslında kanı dökülen taraf babam gibi barışçıl yaklaşsa ve işi adalete bıraksa dava kapanır. Ya da aşiret büyükleri barışa ikna edilirse de olur. O zaman amcam gibilere söz düşmez, onların dediği olur."
"İkna edelim o zaman. Nasıl ikna olurlar? Uğraşalım."
"Bu o kadar kolay değil. Yılların davası bu. Ki sadece bir kişiden bahsetmiyorum ikna edilmesi gereken birçok kişi var."
"Kolay olmasa bile olur ihtimali var, dimi?
"Evet. Zaten ben de bu ihtimal için sana en başta umut vermiştim."
"Evet, kolayca boşanabiliriz demiştin."
Kolayca boşanmak mı? Böyle mi dedim ben?
Böyle dedim, değil mi? Aynen de öyle dedim. Hatta zorla evlenip birbirlerini sevme saçmalığından da bahsetmiştim. Öyle bir şey olmaz, sadece birbirimizi yıpratırız demiştim. Seninle arkadaş oluruz demiştim.
Şaka gibi bize giden bütün yolları ta en başından kapatmıştım.
Bu başlarda çok doğal ve normal geliyordu, yapmam gereken o gibiydi. Hala öyle belki de. Ama şimdi niye bu kadar zoruma gidiyor bunlar? O zaman söylerken bir sorun yoktu, peki şimdi niye sorun var? Boşanacağımızı duymak niye canımı sıkıyor? Arkadaşız, kankayız demesi niye bu kadar dokunuyor? Önceden iyiydim, şimdi derdim ne benim? Ne istiyorum ben? Ne olsun istiyorum? Ne demesini istiyorum? Zaten bunları diyen ben değil miydim? Şimdi Mayıs'tan duymak niye canımı acıtıyor benim?
Kolayca boşanmak ne demek? Ondan boşanmak kolay olur mu? Ondan ayrılmak, onsuz yaşamak kolay olur mu hiç? Birkaç gün gitmesi bile o kadar zoruma gitmişken hepten gitmesi nasıl olur?
"O gün öyle demiştim, evet," dedim üzerime çöken pişmanlıkla. "Ama şimdi düşününce o kadar da kolay olmaz boşanmak."
"Nasıl yani?" dedi kaşlarını hafif çatarak. Oturduğum yerden ona yaklaştım biraz.
"Tanımadan önce boşanırız demek kolaymış. Ama tanıdıktan sonra pek öyle değil. Sana çok alıştım Mayıs. Gidersen yokluğunu hissederim."
Gülümsedi.
"İnsanız en nihayetinde. Varlığıma nasıl alıştıysan yokluğuma da alışırsın. Ama yalan yok benim gözüm de seni arar."
İşi şakaya vurdum.
"Özlersin yani beni?"
Yine gülümsedi.
"Özlerim herhalde."
"E özlersin tabii. Özlenmeyecek adam mıyım ben?"
Göz devirip güldü yine. Durup gülüşünü izledim biraz. Yüzünü, mimiklerini... Son zamanlarda yüzü gözüme fazla güzel gözükmeye başlamıştı. Sanki güzelliğini yeni fark ediyordum. Önceden de aynı yüzüne bakıyordum ama böyle görmüyordum. Yine aynı yüze bakıyorum ama sanki daha önce göremediğim güzellikleri fark ediyorum.
Düşününce belki de netleşecek bir şey kalmamıştır. Belki de her şey oturmuştur. Belki de ben aslında eminimdir ve geriye kalan şey kendime bunu söylemektir.
Her haliyle, her huyuyla, kendine ait her şeyiyle onu kabul ediyordum. Kalbimin ritmini değiştirebiliyordu Mayıs. Yokluğunu belli ediyordu. Onu özlüyorum. Kokusunu duymak istiyorum. Konuşmak istiyorum. Uzun uzun sohbet etmek istiyorum. Gitmesini istemiyorum. Bu ihtimali düşünmek bile istemiyorum. Onu da bu evde istiyorum. Onunla hayatımı paylaşmak istiyorum. Onu hayatımda istiyorum. Başkası onu sevmesin istiyorum. Yanına bile yanaşmasın istiyorum. Ona zarar gelmesin, onun iyiliği olsun, o mutlu olsun istiyorum. Güzel yüzü gülsün istiyorum. Onu dualarıma ekliyorum.
Bütün bunları düşündükten sonra hala alıştım mı demek pek akıl kârı olmaz sanırım.
Belli ki bazı şeyler netleşmiş.
Ben resmen karımı seviyorum.
Gülümsedim ve konuştum tekrar.
"Şaka bir yana... Ben de seni özlerim."
Yüzünde gülüşü yayılırken devam ettim.
"Ama... İstemezsek buna gerek kalmaz."
Kaşlarını hafif çatıp sordu anlamadığını belli ederek.
"Nasıl yani?"
Zor olsa da ağzımı açıp bir şey diyeceğim sırada telefonu çaldı. Ekranda kardeşinin adını ikimiz de görürken aldı telefonu eline.
"Bir dakika, Mehmet arıyor. Bu saatte aramazdı, ben bir bakayım." deyip kalktı ve kapısı açık mutfağa geçti. Ben oturduğum yerden ona bakarken açtı telefonu.
Mayıs her zamanki gibi açtı ama hemen sonra sadece dinlemeye başladı. Sırtı bana dönük olduğundan yüz ifadesini görmesem iyi bir şeyler olmadığı ulaşılıyordu. Bir terslik olduğunu anlayınca ayağa kalktım ama o sırada Mayıs'ın elinden telefonu düştü.
"Mayıs?" diye sormama kalmadan ise bu sefer de Mayıs düştü yere ve düşerken de başını masanın sivri kısmına çarptı.
