İçeriğe geç

Bi Umut

Bölüm 25 · 9 dk okuma

Bi Umut

Bölüm 25

-25-

Kısa bir süre ona sarılı dururken çekebildiğim kadar çektim kokusunu içime. Sessizce sadece sarıldım ona. Bu yakınlığı en son kabus gördüğü gece olmuştu. Onu saymazsak ilk kez sarılıyordum ona. İlk kez bu kadar yakınındaydım. İlk kez bu kadar net alıyordum kokusunu içime. İlk kez böyle hissediyordum. Beklediğim bir şeye kavuşmuş gibi. Özlediğim birine kavuşmuş gibi.

Niye böyleydim emin değildim. Alışmış mıydım, özlemiş miydim onu bilmiyorum. Ama artık bir şeyden emindim.

Mayıs benim için çok başka bir yerdeydi.

İlk başta şaşkınlıktan olsa gerek o sarılmadı bana. Bir an hiç sarılmayacak sansam da ellerini sırtıma yerleştirmiş, karşılık vermişti. İçimden derin bir çok şükür geçirirken son kez belli etmeden kokusunu içime çekip yavaşça geri çekildim. Benim yüzümde gülümseme varken onunkinde bariz bir şaşkınlık vardı. Tek kelime etmeden sadece bakıyordu. Ona daha önce sarılmamıştım. Muhtemelen bunun şaşkınlığı vardı üzerinde. Gülümseyip çok normal bir şey yapmışım gibi devam ettim.

"Ben yemek yemedim, sen yedin mi?"

Gözleri kocaman hala bakarken ilk önce bir şey demedi ama sonra başını iki yana salladı.

"Canım çok fena senin tostundan çekti. Yorgun değilsen yapar mısın?"

Biraz daha normal bakmaya başlarken cevap verdi.

"Olur."

"Yorgunsan ben bir şeyler yaparım. Olmadı dışarıdan da söyleyebiliriz."

"Yok yok," dedi biraz alnını ovup. "Ben yaparım. Ama önce bir elimi yüzümü yıkayayım, dışarıdan geldim."

"Tamam o zaman, çay suyunu koyuyorum ben."

"Olur." deyip hızlı hızlı banyoya geçti. Ben de saçlarımı karıştırıp mutfağa geçtim. Yüz ifadesi o kadar tatlıydı ki gülmemek elde değildi.

Ketl'a su koyup çalıştırdıktan sonra buzdolabını açıp malzemeleri çıkarmaya başladım. Sonra da doğrama tahtasını çıkarıp elimi yıkadım. O sırada Mayıs gelip dolaba baktı.

"E iyice boşalmış bu dolap. Hiç alışveriş yapmadın mı?"

Tezgaha yaslanıp ellerimi iki yanda sabitledim.

"Hayır."

Kaşlarını çattı.

"E ne yiyip ne içtin sen kaç gündür?"

"Sarma."

"Başka?"

"Zeytin peynir."

"Başka?"

"Ne bileyim yumurta falan kırdım arada."

"Yemek yapmadın mı Emir kendine?"

"Yumurta kırdım, sayılır mı?"

"Sana inanamıyorum ya," dedi kızarak. "Buzlukta bir sürü şey vardı, bir ateşe koyacaktın."

Omuz silktim.

"Canım istemedi."

"Canın istemedi diye kendini aç mı bıraktın?"

"Sarma yedim ya o kadar. Bizim için bıraktığından da yedim. Baya iyiydi."

"Dört gündür sarma yiyorsun yani?"

"Yani," deyip düşündüm. "Bozulmamışa benziyordu. Yenir, dedim yedim."

Kızgın kızgın bakarken bir şey diyecek oldu ama demedi. Sonra başka bir şey dedi.

"Canın niye istemedi?"

Omuz silktim.

"Ne bileyim tek başıma yemek yemek pek zacip gelmedi galiba."

Kaşlarını kaldırdı bu sefer.

"Şurada bir iki ay önceye kadar tek başına yaşamıyor muydun sen? O zamanlar da mı canın istemiyordu?"

Gülümsedim. Ben lafımı esirgemiyordum ama o da benim karımdı.

"Yok o zamanlar hep yalnız olduğum için canım çekmiyor bahanem de olmuyordu. Ama artık biriyle beraber yaşamaya alışmışım demek ki tek yemek istemiyorum."

Anladım der gibi başını hafif salladı.

"Arkadaşlarını çağırsaydın sen de. Yalnız olmazdın."

Cıkladım.

"Evde tek başıma bizim sarmaları yemek daha cazipti."

Önce gülümsedi sonra sabır çekti.

"Böyle yapacağını bilsem daha erken gelirdim."

Ah ulan. Bilsem çıtlatırdım biraz.

"Sahi," dedim hazır konusu gelmişken öğrenmek için. "Sen niye o kadar kaldın orada? Başta bir gece dedik hatta ben seni alırım dedim kalmana gerek yok dedim kabul etmedin. Sonra sen birkaç güne çıkardın. Sonra da 4 gün gelmedin."

Bilmem der gibi alt dudağını çıkardı.

"Vakit geçirmek için."

Tek kaşımı kaldırdım.

"Sadece ondan mı?"

"Sence neden?"

Mayıs bunu yapıyordu cidden. Artık çözmüştüm. Bir şeye cevap vermek istemediğinde soru sorup dikkati başka yere çekip o sorudan kurtulmaya çalışıyordu.

"Bilmem, sen söyle. Öyle pek arayıp sormadın da. Başka bir şey mi var?"

Gülümsedi.

"Ne olacak ki?"

Ben de gülümsedim biraz yapmacık.

"Soru sormak yerine cevap mı versen ki?"

Pufladı. Sonra da biraz yaklaşıp benim gibi tezgaha yaslandı hemen yanımda.

"Biraz evden gideyim de kafanı dinle diye."

Şakayla karışık söylediği cümlenin aslında gerçek olduğunu gözlerinden anlamıştım. Ona bunu düşündürenin ne olduğunu anlamayarak çattım kaşlarımı.

"Sen gidince kafamı dinleyeceğimi düşündüren ne? Sen kafamı mı ağrıtıyorsun da? Niye böyle bir şey düşünüyorsun?"

Onun aksine ben daha ciddiydim. Aslında o da ciddiydi ama bunu saklamak istiyor gibiydi.

"Öyle düşünmek değil de... Ama yani böyle olup olmadığını da bilemeyiz sonuçta. Haftalardır aynı evdeyiz. Tek başınayken yaptığın şeyleri özlemiş olabilirsin, tek başına yaşamayı özlemiş olabilirsin, evde yalnız kalmayı özlemiş olabilirsin. Bana bağlı kalmadan bir şeyler yapmak istiyor ama bana söylemiyor olabilirsin. Yadırgamam. Sonuçta ben yurtta insanların olduğu bir yerde kalıyordum ama sen tek yaşıyordun... Arayıp sormadım çünkü sürekli kendimi hatırlatmak istemedim. Birkaç gün ben olmadığım zamanlar gibi özgür kal istedim." deyip gülümsedi. Buruk ama bunu gizleyen bir gülümsemeydi bu. Kim bilir ne zamandır aklında olan düşünceleri yeni söylüyordu. O düşüncelerin doğru olduğunu bana göstermek için kendini uzaklaştırmıştı bir de. Bak bensiz daha iyisin, bunu kendin fark et demek için. Peki öyle olsaydı, onun dedikleri doğru olsaydı ne vardı aklında. Ne yapacaktı? Bensiz daha mutlusun, ee? Aklındaki neydi?

"Bunu bana fark ettirmek istedin yani? Sen yokken daha mutlu olup olmadığımı anlamamı istedin?"

Yalancı gülümsemesi yavaş yavaş söndü ama sonra toparlayıp gülümsedi yine. Başını sallayıp "Evet." dedi.

"Anlayınca ne olacaktı peki?" diye aynı ciddiyet ve sakinlikle sordum. O saçmalıkları yalanlayacaktım tabii ki ama önce bunu öğrenmem lazımdı.

"Ona göre çözüm buluruz."

"Nasıl bir çözüm mesela?"

Alnını ovdu.

"Ne bileyim?.."

"Mayıs aklında belli ki var bir şey, söyle."

"Sen ne yaptın? Kafanı dinledin mi?"

Yine çarpıtmaya çalışıyordu.

"Konuyu değiştirme. Açık ol bana."

Sıkıntıyla nefes verdi. Sonra yaslandığı yerden doğrulup bana döndü ve çok ciddi bir şekilde cevap verdi.

"Benimle yaşamak istemezsen giderim. Seni sıkmak istemem. Eve çıkarım, kimsenin haberi olmaz. Akrabaların gelince gelirim. Yapılması gereken bir şey olursa yaparım. Ama seni kendimle boğmam."

Ben de doğruldum sinirle.

"Evli olduğumuz halde gidersin yani?"

Ciddiyetini bozmadı.

"İstenmedikten sonra evli olsak ne fark eder?"

Gerçekten sinirlenmiştim artık.

"Ne saçmalıyorsun Mayıs sen?" diye sesimi yükselttim ama bağırmadım. "Ne istememesi? Bir de giderim diyorsun ya!"

Kaşlarını çattı bu tepkime karşı.

"Ben yanlış bir şey mi söyledim?" dedi benim aksime sakin bir şekilde. "İstemiyorsan giderim dedim. Ne yapayım yani? İstemediğin halde evinde mi kalayım?"

Delireceğim en sonunda.

"Ya sabır..." deyip başımı başka yere çevirdim. Nasıl onu istemediğimi düşünebiliyordu?

Ona dönüp devam ettim.

"Seni istemediğimi nereden çıkardın?" diye daha sakin bir şekilde sordum. Hiç istifini bozmadan cevap verdi.

"Bir yerden çıkarmadım. Öyle mi değil mi diye anlaman için eve gelmedim. Anladıysan artık sorayım. Eve yalnız yaşamayı istiyorsan..." devam etmesine fırsat vermeden kollarından tuttuğum gibi kendime çektim onu. Gözlerimi gözlerine hizalarken o bu hareketimi beklemediğini belli edecek şekilde gözleri kocaman bakıyordu. Yeşil gözlerine bakmayı bile özlediğimi o an fark ederken dikkatim dağılmadan konuştum biraz kısık ama net bir sesle.

"İstemiyorum! Yalnız kalmak istemiyorum. Seni de bu evde istiyorum. Seninle kalmak istiyorum Mayıs. Yeterince ikna edici miyim? Hala seni istemediğimi düşünüyor musun?"

Gözlerindeki şaşkınlık gitmediği gibi daha da büyüdü sanki. Sanki donup kalmış gibi dursa da bir süre biraz sonra yanaklarının hafif pembeleşmeye başladığını fark ettim. Aynı zamanda yutkunduğunu da. Gülümsememek için kendimi zor tutarken hala bakmaya devam ettiğim yeşil gözlerini kaçırdı benden. Sonra boğazını temizleyip konuştu.

"Tamam, anladım..."

Dudağım hafif yukarı kıvrılırken kollarını bıraktım.

"Sevindim."

O da hemen geri çekildi. Eliyle başörtüsünün üzerinden boynunu ovarken "Neyse," dedi. Gözleri benden çok uzaklarda geziyordu. "Bir alışveriş yapmamız lazım. Tost malzemesi de eksik." deyip bana döndü. "Markete gidelim mi?"

"Olur," deyip cebimden telefonu çıkardım. "Eksikleri yazalım."

"Tamam." deyip buzdolabının kapağını açtı ve konuştu hemen. "Zeytin yok, onu alalım."

Tezgahın üzerindeki zeytin kutusuyla kısa bir bakıştım.

"Var gibi ama..." dediğimde bana dönüp sorar gibi baktı. Başımla zeytin kutusunu gösterince "Hı," dedi. "Buradaymış."

Sonra tezgaha bakıp konuştu.

"Tamam o zaman peynir alalım."

Bu sefer de kapağı açık buzdolabındaki peynir kutusuyla bakıştım.

"Yani," dedim gözlerimi ona çevirip. "Başka bir peynir istersen alalım tabii ama o da var gibi." deyip bu sefer buzdolabındaki peyniri gösterdim. Peynirin olduğu yere bakınca işaret parmağıyla alnını kaşıdı. Ben gülmemek için kendimi zor tutarken bana döndü.

"O da varmış." deyip somurtunca dayanamayıp biraz güldüm. Çok tatlı gözüküyordu.

"Komik mi Emir?" diye sitem edip alnını ovdu. Sonra tekrar aynı sitemkar haliyle devam etti. "Kusura bakma ben senin gibi o kadar hızlı konudan konuya atlayamıyorum."

"Tamam ya," dedim gülerek. Sonra da elini tutup çekiştirdim biraz. "Gel biraz otur da konuşalım."

Bir elime bir bana baktı. Bugün biraz fazla rahat davrandığımın farkındaydım ama ben içimden geleni yapıyordum. Duygularımı veya tepkilerimi ondan saklamak gibi bir derdim yoktu.

Bu şaşkın halı çok uzun sürmeden çektiğim sandalyeye oturdu itiraz etmeden. Sonra şüpheyle sordu.

"Ne konuşacağız?"

Ben de hemen karşısında olan sandalyeyi alıp çaprazına çekip oturdum. O bana merakla bakarken sağ kolumu masanın üzerine koyup sandalyeye yaslandım.

"Anlat bakalım senin aklına bunları ne soktu?"

Gözlerini kaçırıp dudaklarını dişledi.

"Mayıs..." diye seslenince bana baktı elleriyle oynayarak. "Aramızda gizli saklı bir şey kalsın istemiyorum. Soru işaretlerinden nefret ederim zaten. O yüzden bana varsa bir şey anlat ki ben de bileyim, seni daha iyi anlayayım."

Sıkıntıyla nefes verdi.

"Ben de bir şey saklamak istemiyorum, gerçekten. O yüzden bir şey olduğunda gelip seninle konuşuyorum, uzun uzun anlatıyorum sana. Çünkü yanlış anlamanı istemiyorum. Gizli saklı bir şey olsun istemiyorum."

Tebessüm ettim.

"Biliyorum. Bu yüzden sana güveniyorum zaten."

Gülümsedi, gözleri parladı sanki.

"Güveniyor musun bana?"

Doğruldum biraz.

"Güveniyorum tabii. Hiç beni hayal kırıklığına uğratmadın. Bir kere yalan söylediğine şahit olmadım. Bir şey saklamıyorsun. Olursa anlatıyorsun. Özellikle o Bora mevzusunu anlatman çok mutlu etti beni. Gizleyebilirdin, ona ne diyebilirdin. Ama anlattın. Bu, beni önemsediğin anlamına da gelir. Benim seni önemsediğim gibi."

Çok içten bir şekilde gülümsedi. Keşke hep böyle gülse diye düşünürken konuştu.

"Allah güvenini boşa çıkarmasın. Beni sana karşı mahçup etmesin."

Duasına "Amin." dedikten sonra anlatmaya başladı.

"Bu yeni bir şey değil aslında. Ne zamandır düşünüyordum. Sonuç olarak isteyerek evlenmedin benimle. Bu şekilde düşünmen normal olurdu. Ben de öğrenmek istedim gerçekten istememe gibi bir durum var mı diye. Eğer varsa burada kalmak istemezdim. Kim istenmediği yerde durmak ister ki?"

Mayıs çok ince düşünceli biriydi. Gerçekten kalp kırmaktan korkan, insanlar hakkında iyi düşünmeye çalışan, olaylara iyi tarafından bakmaya çalışan biriydi.

Ama aynı zamanda da kırılmaktan korkuyordu, bunu fark edebiliyordum. Gurur yapmıyordu ama gururluydu. İkimizin de istemeden evlendiğini biliyor ve ikimiz için de bu evliliği kolaylaştırmak için uğraşıyordu benim gibi. Bunca zaman düşündüğü belliydi. Acaba rahatsızlık veriyor muyum, acaba beni istemiyor mu diye düşünmüş, bunu dert edinmişti. Bunun benimle ilgisi olmadığını düşünüyorum açıkçası. Bizim başlangıcımız rızasız olmuştu, böyle düşünmesi bi yerde normal geliyordu ama aramızdaki ilişki neden bu düşüncesine mani olmadı anlayamıyorum. Yani biz iki yakın arkadaş gibiydik, aramız iyiydi. Beraber gülüp eğlenebiliyorduk. Yine de böyle düşünmüş işte. Belki de onun burada yabancı olmadığını anlatmama ihtiyacı vardı. Belki de onu istediğime ikna etmemi istiyordu içten içe.

"Seninle en başta konuşmuştuk. Burası senin de evin kendini yabancı hissetmene gerek yok demiştim."

"Ya biliyorum," dedi konu o değilmiş gibi. Sanırım o değildi. "Allah razı olsun, senden yana benim bi sıkıntım yok zaten. Ben, benden yana senin de sıkıntın olmasın istiyorum. Anlıyor musun?"

"Tamam anladım ben seni," dedim ellerimi masanın üzerinde toplarken. "Ama senden yana benim bir sıkıntım yok zaten. Hiç olmadı da. Mayıs ben senin bu evdeki varlığından mutluyum. Çok ciddiyim. Başta ev arkadaşı gibiydik, sonradan daha iyi anlaşmaya başladık. Birlikte yemek yapıp sofra kurduk, aile sofrası gibi. Akşamları yeri geldi oyun oynadık, beraber eğlendik. Sence ben rahatsız olabilir miyim bu durumdan? Biz seninle çok iyi arkadaş olmadık mı?" dediğim sırada gülümsedi. Ama yine buğulu bir gülümsemeydi bu. Onda hala çözemediğim nadir şeylerden biriydi. Bu gülüş, bu buğulu altında başka şeyler yatan gülüş. Ama onu da çözecektim. En nihayetinde bu gülüşteki buğunun sebebini de öğrenecektim. Vakti gelince nasılsa öğreneceğim.

Bölüm sonu

5 yorum

  • Yeni bölüm İnşaÂllah erken gelir zira Emir ve Mayısın kavgalarını değilde anlaşa bildiği, mutlu evliliöini okumak istiyorum)))))

    1Yanıt
  • Assalamu Alaikum ve rahmətullahi ve barakatuh nasllsın dünyanın en güzel kızı, ablamı demeliyim yoksa? Bilemyiroum ama neyse ben böyle seninle arkadaş gibi konuşmaktan memnunum ama eğer senin rızan yoksa abla diye bilirim yani

    1Yanıt