3 Hafta Sonra
Emir Ayaz'dan
"Ya Emir öyle mi dedim ben sana?"
Elimdeki yaprağa bakıp ona döndüm. Dediğini yapıyordum işte ne istiyor bu kız benden? Güya öğretmen olan bendim ama Mayıs bugün bu işi devralmıştı. Bir türlü beğenmiyordu yaptığımı.
"Nasıl yapacağım başka? Dediğin gibi yapıyorum işte."
Pufladı.
"Hayır bak en fazla şu kadar koy dedim sana pirinci, sen yine doldurmuşsun. Bunu yiyen adam doyar zaten, ikinciye gerek kalmaz."
Kaşlarımı çattım iyice. Bu kız baya zorbalıyor beni.
"Ya sen ne kadar zorba bir insanmışsın. Al yapmıyorum sen yap." deyip kalktığım sırada elimi tuttu hemen oturmam için. Gözüm bir elimi tutan eline bir de gözlerine giderken ona kötü kötü bakmak hiç kolay değildi. Özellikle de yüzünde yayılan gülümsemesini saklamazken.
"Ya tamam Emir ya hemen bozulma. Şaka yaptım. Hadi otur."
Yavaşça geri yerime otururken ters ters bakmayı ihmal etmemiştim. Allah'tan bir yaprağı saramadık yani, Mayıs Hanım'ın ağzına sakız olduk. Yine de büyüklük bizde kalsın diye oturmuştum. O da hemen çekiverdi elini.
Keşke biraz daha bekleseydim.
"Akademide kalmayı, hoca olmayı falan düşünme sakın sen. Öğrencileri zorbalamaktan ders anlatamazsın." dedim yaprağı düzeltirken.
Gülümsedi yine kocaman. Sonra biraz ciddileşip cevap verdi.
"Canım sen de hiç şakadan anlamıyormuşsun yani ben ne yapayım?"
"Şakaymış." deyip yaprak sarmaya devam ettim. Bence gayet iyi sarıyorum, abartıyor. Ne var yani biraz fazla iç koymuşsam? Geri alırım.
Ben içi azaltırken güldüğünü fark ettim yine.
"Olacak senden olacak. Maşallah maharetlisin. Seni alan kız, yaşadı..."
Konuşmanın başında yüzü gülerken sona doğru anlamadığım bir şekilde yüzü düşmüştü. Sonra yaprak sarmaya devam ederken ben konuştum bu sefer.
"Beni alan almış zaten." dediğimde bana bakınca göz kırptım. Mayıs ilk hafif şaşkın baksa da sonra gülümsedi yine ama hemen işine geri döndü.
Ben de gülüp yaprak sarmaya devam ettim.
"Bak bunu tencere dizeceğim ben sen sadece ateşe koyacaksın. Ama bak sakın unutma ocakta Emir. Tamam mı? İyi takip et onu."
Sabır çektim.
"Yahu tamam, biliyorum. Daha demin de aynı şeyi söyledin ya."
Omuz silkti.
"Ben yine de söyleyeyim de. Ne olur ne olmaz..."
Biraz daha sessizlik olunca konuyu değiştirdim.
"Sen ne yaptın? Konuştun mu arkadaşınla?"
Başını salladı.
"Evet, öğle namazından sonra çıkarım."
Akşama misafirim vardı ve misafirim evli olduğumu bilmediği için Mayıs başka bir yere gitmek zorunda kalmıştı. O da arkadaşıyla konuşup onun yanında kalacaktı bu gece. Bana kalsa başka bir yerde kalmasına gerek yoktu ben onu arkadaşım gidince alırdım. Ama Mayıs kalmak isteyince bir şey diyememiştim.
"Ne zaman geleceksin?"
"Ya işte sabah bir daha gelmem buraya, oradan direkt okula geçerim. Sunum yapmam lazım. Sonra staja geçerim. Yarın akşama ancak gelirim herhalde."
Başımı salladım. O sarmaya devam ederken konuştum yine.
"Aslında arkadaşım gittikten sonra seni alabilirim, kalmana gerek yok başka yerde."
"Yok ya," dedi çoktan kararını vermiş gibi. "Deniz'le ne zamandır böyle vakit geçirme fırsatımız olmamıştı zaten. İyi denk geldi. Bu arada duruma göre belki birkaç gün daha kalabilirim."
"Niye?"
"Yani işte kız kıza takılırız biraz."
"Gündüz daha rahat olmaz mı?"
"Gündüz genelde staj var biliyorsun. Akşamları boş oluyoruz ikimiz de. Ya aslında hafta sonuna denk getirsek daha çok zaman geçirirdik ama böyle oldu."
Yine hafifce başımı sallayıp işime döndüm.
"Anladım..."
"Senin bir planın var mıydı?"
"Yok hayır."
"Belki senin arkadaşın da burada kalır."
"Bilmem."
Ufak sessizlikler oluyordu yine.
"Ne yapacaksınız arkadaşınla? Dışarı mı çıkacaksınız?"
"Bilmiyorum ama muhtemelen evde takılırız. Film gecesi falan..."
"Dışarı çıkarsanız haber ver olur mu?"
"Neden?"
"Nerede olduğunu bileyim. Aklım sende kalmasın."
Tebessüm etti.
"Olur, haber veririm."
Biraz daha öyle sohbet ederek yaprak sardıktan sonra nihayet bitirebilmiştik. Ben ellerimi yıkarken Mayıs sardığımız yaprakları tencereye dizmişti. İki orta boy tencere dolmuştu, baya sarmıştık. Hazır sarmışken kendimize de yapalım demiştik. O yüzden bu kadar çıkmıştı. Mayıs'ın dizmesini izlerken bir şey fark ettim. Bir tencereye genel olarak kendi yaptıklarını diğerine de benimkileri koyuyordu. Sessizce izledikten sonra hangisini misafire ayıracağına baktım. Benim sardıklarımı doldurduğu tencereyi alıp dondurucuya koyunca ellerimi belimde bağladım.
"Sen benim yaptıklarımı mı koyuyorsun dolaba?"
Başörtüsünün kenarını düzeltirken "Ne alakası var canım?" deyip masanın yanına geçti. "Karışık koydum görmedin mi?"
"Gördüm, gördüm. En fazla bir avuç kendi yaptıklarından koyup benimkileri doldurdun tencereye."
"Hım," dedi fark etmemiş gibi. "Denk geldi herhalde."
"Mayıs." dedim gerçeği söylemesi için. Biraz dürüstlük lütfen.
"Ne yapsaydım Emir? O kadar uyardım, yine doldurdun pirinci."
Cık cıkladım.
"Ayıp ayıp. İnsan çaba gösterdin o kadar uğraştın der bir tebrik eder. Senin şu yaptığına bak."
"Ya bak anlamıyorsun. Şimdi sen o pirinci doldurdun, sonra bir de sımsıkı sardın. Ne oluyor bu sefer? Bunlar pişerken patlıyor, pirinci dağılıyor. O zaman da pek güzel gözükmüyor. Arkadaşına güzel sunum yap diye uğraşıyorum burada. Yoksa ziyan olmadı ya biz yiyeceğiz."
"İyi, tamam." dedim uzatmadan. Her şeye cevabı var maşallah.
"Ezan okundu, namaz kılalım mı?"
"Olur ben buraları toplayayım sen de abdest al."
Onaylayıp banyoya geçtim. Ben çıkınca Mayıs girdi. Beraber namaz kıldıktan sonra Mayıs hazırlandı. Sonra ben de hazırlandım ve beraber çıktık evden. Onu ben bırakacaktım.
Arabayla tarif ettiği yere yaklaşınca arabayı kenara çektim.
"Bundan sonrasını yürürüm. Sağ ol getirdiğin için."
"Rica ederim. Bir sıkıntı çıkarsa hemen haber ver. Dışarı çıkacağın zaman da haber ver. Geç saatte bakkala gitsen bile haberim olsun Mayıs lütfen."
"Tamam."
Sıkıntıyla nefes verdim. Son zamanlarda haberlerden o kadar etkilenmiştim ki benim içime de düşmüştü şu korku denen şey. Her Mayıs evden gittiğinde oluşan o korku.
Mayıs'a bir şey olursa korkusu...
"Beni yanlış anlama Mayıs, sana müdahale etmeye çalışmıyorum. Ama haberleri sen de gördün. Sokakta ne tür insan geziyor belli değil. Ben bile tedirgin oluyorum, bir de sizi düşünemiyorum. Hani haberim olursa en azından içim rahat olur. Fazla bir şey istemiyorum, haber ver yeterli."
Yüzü düştü hemen, doğal olarak.
"Anlıyorum. Haber veririm."
"O zaman görüşürüz."
"Görüşürüz, Allah'a emanet ol."
"Sen de Allah'a emanet ol." dedikten sonra tebessüm edip indi arabadan. Sonra da gitti. Ben de apartmana girdiğinden emin olana kadar bekleyip eve gitmiştim.
**
Saat baya ilerlemiş ve Salih'le yemeğimizi yiyip, uzun uzun oturup konuşmuştuk. Salih benim üniversiteden arkadaşımdı ve bir süredir görüşmek istiyorduk ama ancak nasip olmuştu.
Onunla yatsıya kadar oturup konuşmuştuk. Çok eski olmasa da üniversite anılarımızdan bahsetmiştik. Erkek erkeğe takıldık biraz. Sonra o kalkmak istedi. Yolcu ettim falan derken evde yalnız kalmıştım.
Uzun zaman sonra evde tek başımaydım.
Ortalığı toparlayıp namaz kıldıktan sonra biraz maillerime baktım. Ardından da yatağa geçip oturdum. Bugün yatak bendeydi.
Mayıs acaba ne yapıyordu şimdi? Arasa mıydım?
İyi de arayıp ne yapacağım?
Ne yaptı diye sorarım ne olacak?
Ama arkadaşıyla vakit geçiriyordur. Rahatsız etmek olmaz şimdi.
Aramasam da hiç aramadı diye düşünür.
Düşünsün ne olacak?
Olmaz öyle ayıp olur.
Niye ayıp olsun?
Olur lan. O kadar hukukumuz var.
Aramaya karar verdiğim sırada bildirim sesi gelince hemen aldım telefonu elime.
Mayıs: Misafirin gitti mi?
'Kalp kalbe karşıymış.'
Boş yapma iç ses.
Çabucak mesaja girip cevap yazdım.
Emir: Gitti.
Cevap geldi hemen.
Mayıs: Beğendi mi sarmayı?
Sırıttım.
Emir: Parmaklarını yemesin diye dua ettim. O kadar söylüyorum.
Mayıs: jdjdjsjdjhdjd abartma.
Güldüm.
Emir: Ne abartması? Biraz da başka bir şey ye dedim adama yok diyor sarma yiyeceğim.
Mayıs: Elimize sağlık o zaman.
Mayıs: Sen beğendin mi peki?
Emir: Beğenmem mi? Özellikle de ince olanlar baya iyiydi. Hemen doymayayım diye büyükleri yemedim.
Mayıs: Emir yaa nfjdjdjd
Mayıs: Merak etme ben yerim o büyükleri.
Emir: İyi olur valla. Baya emek var onlarda. Kim yaptıysa artık, bir dayak yemediği kalmış yaparken.
Emir: Zorbalıklara maruz kalmış.
Emir: Yazık yapan adama.
Cevap hızlı geldi.
Mayıs: Bir de bayıl istersen.
Mayıs: Başkası olsa asıl zorbalığı görürdün o zaman.
Mayıs: Dua et benden öğrendin.
Gülümsedim.
Emir: Olur, ederim.
Görüldü yiyince konuyu değiştirdim.
Emir: Ne yapıyorsun? Arkadaşın yanında mı?
Mayıs: Yatakları serdik, öyle oturuyorum.
Mayıs: Arkadaşım yanımda değil. O gelene kadar yazayım dedim.
Emir: İyi yapmışsın.
Emir: Bugün dışarı çıkmadınız mı, hiç yazmadın?
Mayıs: Yok evdeydik.
Mayıs: Deniz ben gelene kadar bir sürü şey almış zaten, onları yedik.
Mayıs: Öyle sohbet muhabbet.
Mayıs: Sen ne yaptın? Misafirini iyi ağırlayabildin mi?
Emir: Biz de öyle sohbet muhabbet.
Emir: Adama sarma yaptık, tabii iyi ağırladım.
Mayıs: Güzel.
Kısa bir durgunluktan sonra biraz farklılık olsun diye yatakta uzanıp bir fotoğraf attım.
Emir: Boş yatağı bulunca kuruldum hemen.
Mayıs: Birkaç gün rahat edersin artık. :)
Bir şey yazmaya fırsat kalmadan yeni bir mesaj yazdı.
Mayıs: Deniz geldi, hayırlı geceler.
Sıkıntıyla nefes verdim.
Emir: Sana da.
Telefonu kapatıp komodinin üzerine koydum. Sonra da yatakta uzanıp tek kolumu başımın arkasına koyup tavanı izlemeye başladım.
Birkaç gün rahat mı ederdim?
Yani evet, mantıken öyle olması gerekiyor. Sonuçta koltuktan daha rahat bir yerde yatacak ve uzun zaman sonra yalnız kalacaktım. Biraz farklılık olurdu benim için. Bekar olduğum zaman olduğu gibi olurdu.
Tavanı izlerken aklıma beraber geçirdiğimiz son üç hafta geldi. Mayıs babasının güvende olduğunu bildiği için biraz daha rahattı. Devamlı onlarla konuşuyor iyi olduklarından emin oluyordu. Bu sayede gerginlik de yoktu evde. Ben de arada Bora denen çocuk aklıma gelse de yeni bir şey olmadığından ve Mayıs'ın karşısına çıkmadığından rahat sayılırdım. Böylece zamanımız genel olarak güzel geçmişti. Mayıs genelde ya stajda ya işte ya okulda olduğundan akşamları görüşebiliyorduk. Benim de dersim oluyordu zaten. Sabahları evden genelde beraber çıkıyorduk. Ben onu ineceği yere yakın bir yerde bırakıp sonra kendi gideceğim yere gidiyordum. Malum gizli kalması gerekiyordu evliliğimizin.
Günlerimiz ne kadar yoğun olsa da akşamları güzel oluyordu. Bazen tek takılsak da çoğu zaman beraber vakit geriyorduk. Yemeği beraber yapıp beraber yiyorduk. Bazen film bazen dizi izliyorduk. Rutin olan bir akşam çayımız vardı. Onu yapıp günün nasıl geçtiğini konuşuyorduk. Arada oyun oynuyorduk. Yapacak bir şeyler buluyorduk yani. Mayıs konuşkan bir kızdı ve sesi evi dolduruyordu. Ama şimdi ev çok sessiz gelmişti kulağıma. Normalde sessizlik hoşuma giderdi ama bu sessizlik nedense pek sarmamıştı beni. Onun sesine alıştım diye böyle oluyordu galiba.
Böyle tavana baktıkça uykumun gelmeyeceğini anlayınca sağ tarafıma dönüp biraz da öyle yattım.
Kafamı çevirdiğim gibi artık alıştığım kokusu dolmuştu burnuma. Yastığına sinmişti. Derin bir nefes alırken her ne kadar alışmış olsam da çok yaklaşmadığım sürece bu kadar yoğun almadığım kokusu ciğerlerime gitmişti bile. İstemsiz olarak burnumu yastığa bastırırken bu kokuyu duymak istediğimi fark ettim. Güzel kokuyordu, o yüzdendir muhtemelen. Karım olduğu için de sıkıntı yok zaten kokusunu içime çekmekte. Öyle yani.
Gözlerimi kapattığım sırada kokusu burnuma girdikçe gözümün önüne gelen yüzüyle dudağımın kenarı yukarı kıvrılırken bunun uykulu olduğumdan olduğunu düşünüyordum. Başka neyden olacaktı zaten? Sonuçta onun kokusu geliyordu burnuma doğal olarak onun yüzü geliyordu aklıma. Başka neden olabilir?
Gülerken parlayan yeşil gözleri, hafif çukurlaşan yanakları, çok gülerse kızaran elmacıkları, hata yapınca elinin ayağının birbirine dolanması, kızınca çatılan kaşları, üzülünce durgunlaşan hali, ne kadar sinirlense de kırmamak için verdiği çabaları, ne kadar çabalasa da haklı olduğu yerde susmayışı, yeri gelince ağzının payını vermesi, öyle yaparken bile nazik olmaya çalışması, gururlu olması ama kibirli olmayışı, bir şeyi ne kadar istese de kendinden ödün vermeyişi, saygılı oluşu ama en çok kendine saygısının oluşu, sevmeyi bilmesi, sevgisini esirgemeyişi, sadece insanlara değil hayvanlara da göstermesi, bir sorun olunca hemen kaçmayışı, o sorunu çözmek için uğraşması, bir şey canını sıkınca gelip söylemesi bir de benden dinlemesi, peşin hükümlü olmayışı, yıkıcı değil yapıcı taraf olmayı seçmesi, yanlış anlaşılınca herkese olmasa da sevdiklerine kendini açıklaması, karşısındakini önemsemesi, bunu belli edişi, eğlenmeyi bilmesi, gülüşünü esirgemeyişi, gülüşünü bana da bulaştırması, onu sıkıştırınca hızlı hızlı konuşması, gözlerinin kocaman açılması, bana olan saygısı, bana olan sadakati, bana verdiği güveni...
Evet, evet... Uykulu olduğumdan geliyordu tüm bunlar aklıma. Yoksa başka neden olacaktı ki?..
