Emir Ayaz'dan
Fırına gelince ben alınacakları aldım, Esat da biraz ilerideki bakkala uğradı. Biraz sonra o gelince arabayı çalıştırıp eve sürdüm. Yolda biraz sohbet ettik. Öyle havadan sudan konuşurken evin önüne geldik. Ben arabadan inmeye niyetlenmiştim ki Esat konuşup geri oturmama sebep oldu.
"Emir dur iki dakika konuşalım."
Anlamadığım bir şekilde ciddi konuşmuştu.
"Konuşalım, bir şey mi oldu?"
Gergin bir şekilde saçını geriye attı eliyle.
"Bir şey oldu tabii lan. Olanlar oldu zaten. Şimdi onları düzeltmekle uğraşıyoruz."
"Ne oldu anlatsana."
"Babam aradı dün gece."
Al işte. Bu kadar sakinlik fazlaydı zaten amcam için. Allah'ım sen sabır ver.
"Ne dedi?"
Sıkıntılı bir nefes verdi.
"Senin boşanıp boşanmayacağını sordu."
Sinirle derin bir nefes alıp verdim. Sakin olmam gerekiyordu.
"Siz ne dediniz?" diye sakince sordum. Önce olayı anlamam gerekiyordu.
"Dün geceki konuşmandan sonra ne diyeceğiz lan? Olanı söyledik."
"Ee?"
"Ee'si şu kardeşim, elimizdeki son uzlaşma yolunu da kaybettin. Tebrik ederim." deyip sinirle alkışlamaya başladı beni. Ne yani uzlaşma yolu benim boşanmam mı? Ben boşandıktan sonraki plan belliydi zaten. Kan dökülmesi amcamın en muhteşem çözümüydü yine.
"He yani ben boşanınca biz amcamla uzlaşacaktık, öyle mi?"
"Aynen öyle!"
"Oldu! Ben boşanayım da yine kan dökülsün!"
"Dökülsün lan! Şu kan dökülsün anasını satayım! Sen niye uzatıyorsun? Ne öleceksin, ne öldüreceksin! Bırak her şey olması gerektiği gibi ilerlesin! Karışma artık, bırak!"
"Lan geri zekalı sıra bize gelince ne halt yiyeceksin? Hadi siz öldürdünüz diye seni kurban seçtiler diyelim. Bugün korudun kendini. Ya yarın öbür gün ne yapacaksın? Evlenip çocuk sahibi olunca çocuğuna musallat olurlarsa ne yapacaksın? Düşünüyor musun bunları hiç? Ha? Kafanı çalıştırsana biraz!"
"O korkak herifler hiçbir halt yiyemezler! Hiçbirimize bir şey yapamazlar! Korkak geldiler öyle de giderler!"
"Dedem niye öldü lan o zaman?" diye bağırdım iyice sinirlenip. Anlamıyor mu, anlamak mı istemiyor? Onlar vaktinde kan dökmüşlerdi. Şimdi dökmeyecekleri ne malum? Dedemi öldürürken çok cesurdular o zaman!
"Bir şey yapamazlar diye burnun havada konuşacağına az mantıklı düşün! O gün nasıl yapıldıysa yarın da yapılır. Anlayın artık lan! Biraz anlayın beni! Sanki keyfimden evlendim anasını satayım!"
"Keyfin yerinde ama! Sanki evlendin de bir halt oldu! Ne ceza çeken var ne bir şey! Adam dedemi öldürdüğüyle kaldı!"
O kadar belliydi ki amcamın onu doldurduğu. Dün akşamki konuşmasına bak, bir de şimdikine bak. Dün akşam ben havaya konuşmuşum belli.
Buraya gelme sebeplerini de anlamış olduk. Sürekli boşan demelerinden anlamam lazımdı. Belli ki güzellikle beni boşanmaya ikna için gelmişler. Ben boşanayım da onlar da rahatça kan döksünler.
"Bu işin oluru ne?" dedim biraz daha sakin tuttuğum sesimle. "Ya adamın oğlunu öldürürsün ya da kızını gelin olarak alırsın. Kızı evlenmiş zaten. Biz de torununu gelin aldık. Ve konu kapandı. O adamın cezasını şimdi torunu çekiyor. Kızın babasını öldürseydiniz de dedesinin cezasını babası çekecekti. Her türlü öldürene bir şey olduğu yok. Cezayı çeken hep başkası! Hala niye ceza çeken yok diyorsun?"
Güldü sinirle.
"Kim ceza çekiyor? Karım dediğin kız mı? Bir eli yağda bir eli balda! İyi huylu da bir kocası var. Aman ne büyük ceza!"
"Yok kardeşim yok! Ben ne kadar konuşsam da boş! Anlaşamıyoruz bir türlü. Ben derdimi anlatamıyorum size. Amcama söylersin, istediği kadar insan gönderebilir buraya. Ama ben boşanmıyorum. Eğer o çok bağlı olduğu töresine karşı gelirse ancak öldürür o adamı. Bu konu kapandı. Tamam mı? Kan davası çözüldü. Evlilik oldu, bu dava bitti. Bu kadar. Aynen söylersin amcama."
Kendi kendine birkaç küfür etti ama bana bir şey demedi. Sonra da beklemeden çıktı arabadan. Büyükler yüzünden geldiğimiz hale bak. İkimizin de dedesi öldü. Ama ikimiz çok başka düşünüyoruz. Benim babam beni böyle bir nefretle büyütmedi çünkü. Ama amcam belli ki yıllarca bunu anlatmış onlara. Şimdi sıkıntıyı biz çekiyoruz.
Derin bir nefes alıp verdim. Daha fazla beklemeden ben de çıktım arabadan. Kapıları kilitledikten sonra girdim binaya. Asansörü bekleyen Esat'la beraber binip çıktık yukarı. Bizim kata gelince zile basmadan konuştum hemen.
"Bugün şehri gezdireceğim size. Banu'ya yansıtma gerginliğini de geldiğinize değsin en azından. Biraz kafanız dağılır."
Memnun olmamış bir şekilde konuştu.
"İyi tamam."
Sonra zile basıp bekledik. Kapıyı Banu açtı.
"Hoş geldiniz."
"Hoş bulduk." deyip içeri geçtik. Ben direkt mutfağa geçerken Esat oturma odasında durdu. Banu da mutfağa geldi. Mayıs'a baktığımda patatesleri doğranmış kızartmaya başlamıştı. Ama ses yaptığımız halde bize dönmemişti. Elimdekileri bırakıp yanına gittim.
"Yardım lazım mı?"
Hala yüzüme bakmazken kısık sesiyle cevap verdi.
"Hayır."
Tekrar konuşacağım sırada Banu girdi söze.
"Biz hallediyoruz, sen geç içeri."
Emin olmak için tekrar Mayıs'a baktığımda hala bana bakmıyordu. Yüzünde anlamadığım bir durgunluk vardı ama anlam verememiştim. Sabah iyiydi. Bir şey mi olmuştu benim bilmediğim?
Yine de üstelemedim.
"Peki."
İçeri geçip oturdum. Açık bıraktığım mutfak kapısından görüyordum onu. Ama o asla buraya dönmüyor hızlı hızlı yemekleri yapmaya çalışıyordu. Esat'a bakınca onun da benimle işinin olmadığını gördüm. Telefona bakıyordu. Az önceki konuşma yüzünden böyleydi ama yapabileceğim bir şey yoktu. Bir şeyleri kabul etmeleri lazım. Bu davanın bittiğini anlamaları lazım.
Benim Mayıs'tan boşanmayacağımı kabul etmeleri lazım.
İçten içe sabır çekip kumandayı aldım ve televizyonu açtım. Biraz haber izleyeyim en azından.
Yemek hazır olunca Banu bizi çağırdı. Elimizi yıkayıp sofraya geçtiğimizde Mayıs hala mutfakta bir şeyler yapıyordu. Sabah söylediklerini yapmıştı. Patates kızartması ve omlet sofradaydı. Kahvaltılıkları da koymuşlardı. Aldığım poğaçaları kesip onları da koymuşlar. Ama tost yoktu sofrada. Mayıs'a baktığımda tostları getirdiğini gördüm. Büyük bir tabağa kesip koymuştu. O tabağı sofraya koyduktan sonra bir şey demeden geri tezgaha geçti ve yarım ekmekten tost getirip benim tabağıma koydu. Ben onu izlerken o bir saniye olsun bakmıyordu. Bir de benim tostumu ayrı getirmişti. Nedenini anlamasam da kaşlarımı çatmaktan geri durmadım, anlamadığımdan. Mayıs da açıkladı yine bana bakmadan.
"Sevmeyebilirler diye seninkini ayrı yaptım." dedi yüzündeki o durgun ve sanki üzgün ifadeyle.
"Sağ ol." dedim ben de.
Sonra elini yıkayıp çayları doldurdu bardaklara. Demliği bıraktıktan sonra nihayet gelip o da oturdu sofraya. Kendine tabak koymasına rağmen hiçbir şey almayıp çayını içti sadece. Hepimiz sessizce yemek yerken o hiçbir şey yemedi. Evet kahvaltı yapmadığını biliyordum ama sabah konuşurken yeriz demişti. Ne bileyim, yer sanmıştım.
Tosttan yemeye başladığımda yine önceden yaptığı gibi olduğunu fark ettim. İster istemez gülümsedim buruk da olsa. Morali bozuk olduğu halde yapmıştı. Sabah istedim diye...
Bu moralin neden bozuk olduğunu da öğrenecektim Allah'ın izniyle ama önce bir yalnız kalmamız lazım.
Yemek yerken ortamdaki gergin havanın dağılması için konuştum.
"Banu bugün şehri gezelim diyorum."
Banu bana bakıp konuştu.
"Olur gezelim."
"Yemekten sonra hazırlanın o zaman. Öğlene kalmadan çıkalım."
Banu beni onaylayınca yemek yemeye devam ettim. Sessiz geçen bir kahvaltıdan sonra Banu hazırlanmak için banyoya gitti. Esat da içeriye. Ben de sofrayı toplamaya yardım etmek için mutfakta kaldım. Ama sofradan birkaç tabak almaya kalkınca Mayıs durdurdu beni.
"Sen üzerini değiştir, ben burayı hallederim."
Tabakları alıp tezgaha götürürken cevap verdim.
"Birazda değiştiririm."
"Birazdan ben giyinirim. Sen şimdi giyin."
Ruhsuz çıkan sesine aklım ciddi manada takılmaya başlamıştı.
Tabakları tezgaha koyup Esat'a baktım. Gözükmeyen yerdeydi. Mayıs elindekileri tezgaha koyduktan hemen sonra onu da kolundan tutup yanıma çektim. Ne olduğunu anlayamadan onu kendimle tezgah arasında bıraktım ve tam olarak gözlerine baktım.
"Emir," deyip içeriyi kontrol etti. "Ne yapıyorsun?"
"Ne oldu sana?" diye sordum onun sorusunu es geçip. Yalnız kalmamıza da izin vermiyordu.
"Çekilsene kuzenin içeride." dedi kısık sesiyle.
"Önce ne olduğunu söyle." dedim ben de sessizce.
"Ayıp olacak, lütfen çekil." deyince böyle bir şey olmasını istemediğimden çekildim kenara.
"Nasıl olsa aynı evdeyiz, eninde sonunda konuşacak zaman olur."
Bana ters bir bakış atıp masayı toplamaya devam etti. Ben de mutfaktan çıkıp kapısını kapattım. Sonra da odaya geçip lacivert bir gömlekle siyah bir kot giydim. Çok sürmeden hazırlandıktan sonra tekrar içeri geçtim.
Aradan biraz zaman geçtikten sonra hepimiz hazır halde evden çıktık. Onları şehirde götürebileceğim yerlere götürdüm, beraber gezdik. Banu daha neşeliydi bize kıyasla. Esat ise hep olduğundan çok farklı değildi. Mayıs desen zaten konuşmuyor ve mümkün olduğunca hiçbirimizle göz göze gelmiyordu. Yüzü asık dolaşmıyordu ama aklının başka yerde olduğu çok belliydi. Bu halinin sebebini anlamamıştım ama öğrenirim zamanı gelince.
Ben de olabildiğince güleryüzlü olmaya çalışıyordum. Geldiklerine değsin istiyordum ve bu mesele yüzünden sürekli gerilmekten çok sıkıldım. Herkese laf anlatmaya çalışmak hiç kolay değildi. Günlerdir o kadar telefon gelmişti ki. Memleketten özellikle. Evlendiğimi duyan aramıştı galiba. Kan davasını bilen sadece konuşmamış hesap da sormuştu. Ona laf anlat buna laf anlat... Kafam ciddi manada bozulmuştu ama belli etmemeye çalışıyordum.
Ama artık umursamıyordum. Onların düşüncesi belli benimki belli. Anlamak istemeyen amcam gibi anlamıyordu. Elimden bir şey gelmez, anlamıyorlarsa onların problemi. Evlenen evlenmiş zaten.
En azından gergin geçmeyen ama aklımın Mayıs'ta kaldığı bir gezi olmuştu benim için. Vakit öğlene gelene kadar gezmiş öğlen olunca önce namaz için camiye gitmiştik. Sonra da yemek için restorana. Dört kişilik masalardan birine yerleşip yemekleri seçtik. Sonra da siparişleri verip beklemeye başladık.
Siparişleri beklerken bir yandan da muhabbet açıp konuşuyordum. Banu zaten katılıyordu ama Esat da çok geri durmuyordu. Mayıs ise soru gelmedikçe konuşmuyordu. Bu biraz böyle devam etti.
Mayıs Ayaz'dan
Kafamda o kadar düşünce dolanıyordu ki artık ağrımaya başlamıştı. Onların konuşmalarıyla zaten katılmıyordum. Gözlerim bu masadan çok ellerimde veya etrafta dolanıyordu. Biraz restoranın içinde göz gezdirdiğimde biri dikkatimi çekti. Onu gördüğüm gibi kaşlarım çatılırken gözlerim daha çok açılmıştı. Hemen bakışlarımı ondan çekip önüme baktım.
Şimdi ne yapacaktım ben? Bu çocuğun burada ne işi vardı? Nasıl denk gelebilmiştik koca şehirde?
Tek elimi onu göremeyecek şekilde alnıma koyup ovmaya başladım. Ne yapacaktım, ne yapabilirdim? Ya gelip bir şey sorarsa? Ya 'senin bizim okulun hocasıyla ne işin var' derse? Ya bir dengesizlik yaparsa? O çocuk bizim okuldan biriydi ve beni tanıyordu. Emir'i zaten biliyordu. Şaka gibi aynı mekana gelmiştik.
Ya sabır, ya selamet...
O tarafa bakmadan telefonu elime alıp mesajları açtım. Hemen Emir'e mesaj attım.
Mayıs: Okuldan bir çocuk burada, sol tarafta.
Telefonu cebindeyken bildirim sesi gelmiş ama o bakmamıştı. Ayağımla masanın altından ayağını dürttüm. Bakışları hemen beni bulurken "Pardon." deyip masanın altından telefonumu gösterdim. O da çok şükür anlayınca kuzenlerine belli etmeden telefonuna baktı. Esat ve kardeşi konuşurken o arada mesaja baktı.
Bakışları hemen o tarafa kayarken hemen yeni bir mesaj attım.
Mayıs: Ya gelirse?
Tekrar telefona bakıp bana döndü. İki gözünü bir iki saniye kapalı tutup güven mesajını verdikten sonra telefona döndü.
Emir: Kuzenlerim biliyor zaten, sorun yok.
Doğru biliyorlardı. Ama asıl sorun kuzenleri değil, bizdik. Bu çocuk evliliği öğrenirse okul da öğrenebilirdi.
Ama Emir bu çocuğu öğrenirse o zaman da sıkıntı bir durum olabilirdi.
Ağrısı artan başımı ovarken garsonlar geldi. Yemekleri servis ettiler. Ben de bu konuyu düşünmemeye çalıştım. Gelmezdi bence. Niye gelsin ki? O kadar saçmalamaz herhalde.
Yine merakıma yenik düşüp ona baktığım sırada bu tarafa doğru geldiğini fark ettim. Bütün vücudum bir anda gerilirken aklıma ilk gelen şeyi yapıp ayağa kalktım.
"Ben bir lavaboya gideyim."
Adımlarımı lavaboya doğru ilerletirken belli etmeden ona bakmaya çalıştım. Tahmin ettiğim gibi yönünü değiştirmiş benim olduğum tarafa geliyordu. Kendisi sadece okuldan bir çocuk olsa umursamazdım ama kuzenlerinin ağzına laf verip memlekette adımın çıkmasını da göze alamazdım.
Emirlerin göremeyeceği bir yere geçtikten sonra telefonumu çıkarıp biraz bakındım. O sırada Bora geldi zaten.
"Mayıs merhaba."
Gergin olduğu belli olan sesine karşı ona dönüp hafif çatık kaşlarımla baktım.
"Bir şey mi oldu?"
O da kaşlarını çattı.
"Hayır sadece selam vermek istedim."
"Aleykümselam o zaman." deyip lavaboya gideceğim sırada beni şaşırtmayan cümlesini kurdu.
"Emir hocayı da gördüm."
Tekrar ona dönüp umursamazca baktım.
"Yanınızdakiler kim?"
Ya sabır...
"Seni ilgilendirmez."
Kaşlarını daha çok çattı.
"Emir hocayla alakanız ne?"
Sinirlendim iyice. Sana ne ya sana ne, diye bağırmak istesem de yapamadım tabii.
"Ne biçim bir soru bu?"
"Dümdüz soru işte."
Dişlerimi sıktım sinirden.
"Kafanda saçma sapan şeyler kurma! Gidip hocayla da böyle konuşma sakın. Öyle gerekti ki oturuyoruz, sana ne?"
Hala kaşları çatık bakıyordu. Gidip ortalığı karıştırma ihtimali olmasa bu kadar da cevap vermezdim ama işte...
Yine gitmeye kalkıştım ama rahat vermiyordu.
"Niye gerekti?"
Bu sefer cevap vermedim ve gittim lavaboya. Zaten sinirlerim yeterince bozuktu bir de bununla uğraşıyordum. Allah'ım sen sabır ver.
Her ihtimale karşı hemen elimi yıkayıp çıktım lavabodan. Gerçekten o masaya gelmesini hiç istemiyordum ama Bora o kadar dengesiz biriydi ki bunu bile yapabilirdi.
Çıktığımda onu göremedim. Koşar adım bizim masaya gittim. Uzaktan bakıp onu orada göremeyince içimden derin bir oh çektikten sonra biraz daha sakin bir şekilde masaya geçtim. Kuzenleri kısa bi bakip yemeklerine döndü. Emir de bakıp yemeğine geri dönerken ben yanına oturmuştum. Etrafa bakıp yine göremeyince biraz rahat yemek yiyeceğimi düşünürken bir bildirim sesi geldi.
Yabancı bir numaradan bir mesaj.
05**: Mayıs ben Bora. İşim çıktı, gitmem gerekti. Sonra konuşalım mı?
Bir anda kan beynime sıçramış gibi hissederken sinirle numarayı engelleyip telefonu kapattım. Zaten iştahım yoktu, onun sayesinde iyice kaçmıştı. Telefonu masanın üzerine bırakıp masadaki sudan birkaç yudum aldığım sırada bir şeyi fark ettim.
Emir'in yumruk yapmaktan bembeyaz olmuş parmak boğumlarını.
**
Selamünaleyküm.
Bu bölümü yazarken ben bile gerildim. Biliyorum bir

