Mayıs Ayaz'dan
Dakikalar birbirini kovalarken benim gözüme hala uyku girmemişti. Emir uyumuş muydu bilmiyorum ama belki uyumamıştır diye arkama dönmeye de çekiniyordum. İlk kez saçlarım açıkken onunla göz göze gelmek... Bu gece için ve benim kalbim için biraz fazla gelebilirdi. Zira odaya girdiğimizden beri kalbim atletizm yarışmasına çalışıyor gibiydi. Ve göğsüme basınç uyguluyordu. Sanırım bu kalp çarpıntısından dolayı uyuyamıyordum. Nasıl uyuyabilirdim ki?..
İlk kez onunla yan yana yatıyorduk.
Kendi içimde ufak bir savaştan sonra cesaretimi toplayıp yatağı sarsmadan ona döndüm. Önce gözüm kapalı olarak dönüp tek gözümle uyuyup uyumadığını kontrol ettikten sonra yavaşça gözlerimi açtım. Galiba uyuyordu. Bu yaptığım fırsatçılık gibi olacaktı belki ama yine de yüzünü incelemeye başladım. Emir çok dikkatli biriydi. Bir şey yaptığımda fark ediyor, hemen anlıyordu. O varken ona bakmak zordu. Sanki baktığımı anlamış gibi hemen başını çeviriyordu. Ben de gözlerimi kaçırıyordum mecbur. Konuşurken kolaydı ama konuşmuyorken bakmak da yasaktı sanki.
Şimdi bakmak dedim ama umarım koca delisi gibi gözükmemişimdir. Çünkü böyle bir şey değil. Yüzünü incelemekten bahsediyorum. Hani yüz güzelliğinden falan değil ha. Sadece bakmak istemek. İnsan sevdiğinin yüzünü incelemek istemez mi? Ne bileyim? Belki de sorun bendedir.
Evli değilken zaten bakamıyordum, evlendik yine doğru düzgün bakamıyorum. Bari arada o fark etmeden bakayım yüzüne. Ne var?
Ne çok bakmak dedim, sanırsın memleket meselesi.
Ne var yani onda da iki göz, iki kaş, burun, ağız, çene var. Bildiğin insan işte. Abartmaya yer arıyorum.
Sağ elinin üzerine yatmış, bana dönük bir şekilde sol kolu da olduğu gibi uzunlamasına kendi üzerine bırakmış uyuyordu. Hafif dalgalı olan kahve saçları biraz dağılmış ve yastığa yayılmıştı. Çok az kalın dudakları düz bir hal almış biraz kalın kaşları da ona katılmıştı. Yüzünde pek ciddiyetle dair bir şey olmasa komik de durmuyordu. Ortalama düzgün bir burnu vardı. Genelde kirli sakal takılırdı. Açıkçası sakalsız halinden daha çok yakışıyordu ona. Biraz dikkatli bakınca sivri çeneli diyebilirdik belki ama çok da sivri sayılmazdı.
Söyle tarafsız bir göz olarak bakarsak... Yani yakışıklı diyebilirdik.
'Bir de taraflı bak bakalım.'
O zaman çok yakışıklı be iç ses. Ben bu adamla nasıl aynı evde yaşıyorum?
Güzel bakan güzel görür demişler. İnsan sevdiğini daha güzel görür demişler. O yüzden çok da şey yapmayalım.
Saçları hep gözüme güzel gözükmüştür. Cidden çok abartılacak bir şey yok ama saçlarına dokunmak istemişimdir. Ama o fark etmeden gizli gizli falan değil. Bilsin ve izin vermiş olsun. Ama bilirse başka bir şey anlayacağından ve doğru anlayacağından sanırım bunu hiçbir zaman yapmayacaktım. Olsun. En azından bakmakta sorun yok, öyle değil mi?
Bir süre öylece baktım. Sonra susadığımı hissederek doğruldum olduğum yerden. Kalkıp hemen komodinin üzerine koyduğum sürahiden bardağa su doldurup içtim. Ardından yataktan hep kalkıp çalışma masasının yanına gidip sandalyeye oturdum. Acaba tahminen ne zaman uykum gelirdi? Bilmiyorum ama biraz Emir'den uzak durursam gelirdi belki. Sonra yatağa yattığım gibi uyurdum.
Yani inşallah.
Sandalyede döndüm durdum. Bazen ayağa kalkıp odayı turladım. Sonra geri oturdum. Biraz camdan dışarı baktım. Saçlarımı ördüm. Geri çözdüm. Sandayeye tekrar oturup hayali koyunlarımı saydım. Derste ezberlediğim bazı şeyleri kafamda canlandırıp kendi kendime tekrar ettim. Sonra ondan da sıkılıp sessizce şarkı söyledim. O da fayda vermeyince en son telefonu alıp kablolu siyah kulaklığımı taktım. Sonra da inşirah süresini sürekli tekrar eden önceden indirdiğim şeyi açıp dinlemeye başladım.
Bir adam vardı ve bu sureyi öyle güzel okuyordu ki... Böyle uykum gelmediğinde veya ruhum sıkıldığında açıp dinlemek iyi geliyordu. Ama bu yine en son aklıma gelmişti. Çareyi Allah'ta aramak yerine başka şeylere koşunca böyle zaman kaybediyordum işte. Madem iyi geliyor niye yapmıyorsun dimi? Yok, ille diğer şeylerde aramam lazım önce. Yoksa olmaz.
'Ne tuhaf insansın.'
Ses kulağıma gelmeye başlayınca kafamı masaya koyup bekledim biraz. Sonra yavaştan gözlerimin kapanmaya başladığını fark ettim. Neyse ki uykuya dalmadan yatağa yatmayı akıl etmiştim de sabaha kadar iki büklüm uyumaktan kurtarmıştım kendimi.
Telefonu yastığın kenarına koyup Emir'in olmadığı tarafa yani sağ tarafıma dönüp gözlerimi kapadım. Sonra da kendimi uykuya bıraktım nihayet.
Emir Ayaz'dan
Gözlerimi açma sebebim kulağımı rahatsız eden ses olmuştu. Sol kolumla sesin sahibine ulaşmaya çalışıp ufak bir uğraşla telefonuma ulaştım. Üzerinde 'NAMAZ' yazan alarmı el çabukluğuyla kapatıp telefonu eski yerine koydum. Ardından kalkmak için bir hamle yaptığımda beni tutan bir şey olduğunu fark ettim ve başımı o tarafa çevirdim.
Hemen yanımda Mayıs sağ kolumu ele geçirmiş bir vaziyette uyuyordu.
Hayda...
Saçları dönmekten olsa gerek dağılmış kaşları hafif çatık bir şekilde sıkı sıkıya sarmıştı kolumu. Tam olarak neyi düşünerek böyle koluma sarıldı anlamadım ama uyandırsam iyi olacaktı. Namaz kılmamız lazım.
"Mayıs."
Biraz kısık sesle seslendiğimde hiçbir etki etmediğini milim kıpırdamayarak belli etmişti. Ona doğru döndüm.
"Mayıs."
Birkaç kez daha seslenip bir cevap alamayınca bu sefer dürtmeye karar verdim. Sağ omzundan biraz dürttüm onu.
"Mayıs hadi kalk namaz kılmamız lazım."
"Hım?" diye bir ses çıkarıp kıpırdandı biraz.
"Uyan hadi, namaz geçmesin."
Kollarını oynatmaya başladığında biraz biraz gözlerini açmaya çalıştı.
Gözleri iyice açılınca ilk gözüne çarpan kolumu saran kolları oldu ve kaşları çatıldı yine. Sonra bakışları bana kayınca ilk önce sanırım anlamadı. Sonra gözlerini kocaman açıp kendini geri çekmeye çalıştı. Çabucak kollarını çekip yatakta oturur pozisyona geldi. Sonra kulağına ne zaman taktığını anlamadığım kulaklıkları çıkarıp konuştu hızlı hızlı.
"Kusura bakma ben fark etmedim. Bir şey mi dedin duymadım? Kulaklık vardı. Gerçekten kusura bakma uyurken oldu."
O konuşurken ben de doğruldum. Niye u kadar telaş yaptı ki?
"Tamam, sıkıntı yok. Olabilir."
"İki elimle tutmuşum bir de. Çok rahatsız ettim seni dimi?"
"Hayır."
"Bak dedim sana işte, deli uyuyorum. Uyurken ne yaptığımı ben de bilmiyorum. Sana da rahat vermemişim."
"Mayıs," dedim durması için kollarını tutup. O da durup bana baktı. "Hayır dedim ya sana. Hatta son zamanlarda uyuduğum en iyi uykuydu."
Açıkçası gerçek buydu. Çok rahat bir uyku çekmiştim Allah'a şükür.
Ama Mayıs'ın yüzündeki mahcubiyetin yerini yavaş yavaş şaşkınlık alınca söylediğim lafın nereye gideceğini düşündüm ve kollarımı çektim. Yanlış anlamasın.
"Kaç gündür koltuktayım ya. Yatak iyi geldi. Sabaha kadar deliksiz uyumuşum."
Yüzündeki şaşkınlığa dair ufak ifade kaybolunca rahatladım. Ama sonra yüzü düştü.
"Bu yatak işini de halledelim. İyileştiğime göre artık ben koltukta yatarım."
"Yine başladık." deyip yataktan kalktım. Arada bu meseleyi açıp koltukta yatmayı teklif ediyordu ve her seferinde olumsuz cevap almasına rağmen yine konuşuyordu. İnat mı desem, ısrarcı mı desem bilemedim.
'Ya da düşünceli diyebilirsin.'
"Böyle haksızlık oluyor ama. Bak koltukta rahat edememişsin işte. En azından dönüşümlü yapalım." derken o da kalktı.
"Gerek yok, ben halimden memnunum." deyip terlikleri giydim.
"Belli oluyor." dedi o da terliklerini giyerken.
Ona döndüm.
"Bir şey soracağım. Gece ben seni rahatsız ettim mi?"
Başını iki yana salladı.
"Hayır."
"Güzel," dedim ellerimi cebime atarken. "O zaman daha iyi bir seçenek var."
"Neymiş o?"
Sırıttım. Sonra rahat bir tavırla konuşmaya devam ettim.
"Madem benden rahatsız olmuyorsun ve beni bu kadar düşünüyorsun, o zaman beraber yatmamızda bir sakınca yok. Dimi? Hem bu şekilde ikimiz de koltukta uyumamış oluruz. Ne dersin?"
Yüzünün şekli anında değişirken sinirlendiğini görebiliyordum. Ama onu sinirlendirmek gayet eğlenceli olduğundan bunda bir sakınca görememiştim.
Yüzünü çok yapmacık bir gülümseme aldı.
"Zıkkımın kökü derim." deyip eski haline döndü. "Sabır ya! Seni düşünende kabahat. Git yerde mi yatıyorsun koltukta mı yatıyorsun ne yaparsan yap. Ben yatakta yatarım."
Ona belli etmeden gülmeye çalışmak da zordu tabii.
Söylene söylene saçlarını toplamaya başladığında ben de oradan uzaklaşmaya başladım. Bu sırada gece lambasını da yakmıştım. Sonra pek ses yapmadan odadan çıkıp banyoya geçtim ve ihtiyaçlarımı görüp abdest aldım. Tekrar odaya geldiğimde Mayıs üzerine siyah namazlığını giymiş başına da örtü bağlamıştı. Ben gelince o çıktı. Seccadeleri serip bekledikten sonra o gelince beraber namazlarımızı kıldık. Tesbihlerimizi çektik, duamızı ettik, Kuran okuduk, meal okuduk. Hava aydınlanana kadar bu şekilde zaman geçirdikten sonra Mayıs bana döndü.
"Ne zaman uyanırlar sence? Onlar içerideyken mutfağa geçemeyiz. Kahvaltıyı ne zaman hazırlayacağız?"
"Bilmiyorum. Lavaboya falan giderler belki. O zaman sorarım."
Başını sallayıp konuştu.
"Sen uyumayacaksın dimi?"
"Evet."
"Ne yapacaksın peki?"
"Biraz çalışayım diyorum. Masayla işin var mı?"
"Yok kolay gelsin."
"Sen ne yapacaksın?"
"Ben bir üstümü değiştireceğim. Sonra biraz ders slaytlarına falan bakarım."
Evet, ben de üzerimi değiştirsem iyi olacaktı.
"Ben de değiştireyim."
Önce ben sonra o sırayla üstümüzü değiştirdikten sonra ben masaya geçip bilgisayardan çalışmaya başladım. Mayıs da yatağa uzanıp telefondan slaytlarına bakmaya başladı. Kapı sesi duyana kadar bu böyle devam etti.
Aradan birkaç saat geçmişti ve kapı açılma sesini duymuştum.
"Uyandılar galiba Emir. Bir baksana."
"Tamam." deyip kalktım ayağa. Odadan çıkınca Esat'la karşılaştık.
"Hayırlı sabahlar. Uyandınız mı?"
"Yok kardeşim," dedi Esat ensesini ovarken. "Ben hala uyuyorum ama Banu uyandı."
"Dalga geçme lan." dedim yalandan bir sinirle. "Oda müsaitse kahvaltıyı hazırlayacağız."
"Arkandan at mı koşturuyor? Sabahın köründe, az bekle ölmezsin açlıktan."
"Kahvaltı gece karanlığında yapılıyordu zaten dimi? Kendim için mi diyorum oğlum?"
"Tamam be, yarım saat sonra gelirsin. Bi salarsan helaya gideceğim."
"Buyur," deyip tuvaletin yerini gösterdim sanki bilmiyor gibi. "Yarım saat sonra gelirim içeri. Banu zırlamasın sonra."
"İyi ha iyi."
Sırıtıp tekrar odaya geçtim. Mayıs hala yatakta telefona bakıyordu. Ben girince konuştu hemen.
"Ne oldu?"
"Yarım saat sonra gelirsin dedi."
Başını salladı.
"Sorsaydın iyi uyuyabilmişler mi diye. Bir şey istiyorlar mı ya da."
"Sorarım içeri geçince." deyip sandalyeye oturdum. Mayıs da konuşmaya devam etti.
"Ne yapayım kahvaltıda? Ne yerler?"
"Bilmem." dedim sandalyede ona dönüp.
O da bağdaş kurdu.
"Bak birkaç seçenek söyleyim sana. Patates kızartması, menemen, kuymak, haşlanmış yumurta, tavada yumurta, krep, tost... Poğaça falan da alabilirsin fırından. Ne bileyim aklıma bunlar geldi. Hangilerini yapayım?"
"Yani," başımı kaşıyıp. "Hepsini yapmak pek akıl kârı olmaz tabii. Ama birkaç tanesini yaparız."
"Tamam da hangileri? Kuzenin değil mi ya hiç bilmiyor musun ne yerler ne içerler?"
"Sen biliyor musun kuzenlerin ne yer ne içer? Ben nereden bileyim? Onlarla görüşmeyeli kaç zaman oldu."
"Üf be Emir ya, hiç yardımcı olmuyorsun." diye söylenirken trip yiyip yemediğimi anlamaya çalıştım. Ama canım, ben nereden bileyim yani? Oturup onları izlemedim ya.
"Ya yaparız birkaç tanesini birini beğenmezlerse birini yerler. Sıkıntı etme."
Somurtmuş bir şekilde bana baktıktan sonra yeni planını bulmuş gibi konuştu yine.
"Ben bir patates kızartayım, patetes iyidir, patates sevilir. Ben patatesi yaparken sen ekmek almaya gidersin birkaç poğaça da alırsın. Sonra tost yaparız. Bir de omlet yaparım. Zeytin, peynir, salatalık derken sofra dolar. Yaparız kahvaltıyı. Olur mu?"
Mayıs zaten planını yapmıştı, bana bir tek onaylamak düşüyordu. Bu bir süredir böyleydi. Yani Mayıs bir plan yapar ben de onaylardım sonra da onun dediğini yapardık. Yemek veya temizlik konusunda genelde. Ne bileyim ben de anlamadım. O konuşuyordu. Mantıklı bir şeyler söylüyordu. Açıkçası benden daha mantıklı bir fikir çıkmıyordu genelde. Ben de kendimi ona uyarken buluyordum. Tuhaf bir durum...
"Olur." dedim itiraz etmeden. Sonra gözlerimi kısıp devam ettim. "Bu planlar içinde neden ben sürekli bakkala gitmek zorunda kalıyorum?"
"Gitmek istemiyorsan menemen yapayım."
Bir şey deyince de böyle oluyordu işte. İtiraz edeceğim tutsa başka mantıklı bir şey söylüyordu. Yine onun dediği oluyordu. Her evlilikte böyle miydi acaba?
Yine de uzatmaktan kime zarar gelirdi ki?
"Yok tost yap."
"O zaman ekmek almak lazım."
"Sen al."
Kaşlarını kaldırdı.
"Ben mi alayım?"
"Evet." deyip başımı salladım. O da gözlerini kıstı.
"Yuh sana ya, kendin varken beni mi gönderiyorsun?"
Yine başımı salladım. Bir saniye gülmemem lazım.
"Ne olmuş ki? Bu sefer sen git."
"İyi," dedi sinirle. "Sen de patatesi kızart."
"Ben patatesle uğraşamam."
Sanırım sınırlarımı zorluyordum.
Derin bir nefes alıp verdi.
"Vazgeçtim, ben de tostla uğraşamam. Menemen yaparım."
"Ama ben tost yemek istiyorum."
"O zaman bir zahmet ekmek alıver Emir."
"Fırına gitmek istemiyorum."
"Bakkala git o zaman."
"Dışarı çıkmak istemiyorum."
"Sen ne istiyorsun Emir?"
"Tost yemek istiyorum."
"Allah'ım sabır ver. Git kendine tost yap o zaman."
"Olmaz, ben senin yaptığını yemek istiyorum."
"Sebep?"
Gülümsedim.
"Çünkü senin yaptığın çok güzel oluyor. Ben senin gibi yapamıyorum. Geçen sefer yaptığının tadı damağımda kaldı. Lütfen yine yap Mayıs lütfen."
Sonlara doğru çocuk taklidi yapınca şaka yaptığımı anlamış olacak ki yüzündeki ciddiyet kaybolmaya başlamıştı. Hemen sonra da güldüğünü belli etmemeye çalışarak sağ tarafına dönmüştü ama ben görmüştüm tabii.
Sonra tip tip baktı bana.
"Yani Emir," dedi gülmekle gülmemek arasında gidip gelirken. "Sabır testi gibisin."
Saçlarımı düzelttim.
"Evet bazen öyleyimdir."
Bu sefer gizlemeden güldü. Ben de eşlik ettim.
Mayıs Ayaz'dan
Aradan yaklaşık yarım saat geçtikten sonra odadan çıkıp Emir'le beraber oturma odasına geçtik. Kısa bir sabah konuşmasından sonra Emir yanına Esat'ı da alıp fırına gitmişti. Banu oturma odasında dururken ben mutfakta patates soymaya başlamıştım. Biraz zaman geçtikten sonra açık olan mutfak kapısından Banu girdi içeri. Tezgahta ona dönüp baktığımda rahat bir şekilde tezgahın diğer tarafına geçti.
"Bir şey mi istedin?"
Gözlerini dikmiş bana bakarken ne düşündüğü hakkında pek fikrim yoktu. Ama biraz sonra sırıtıp konuşunca iyi şeyler düşünmediğini anlayabilmiştim.
"Nihayet seninle yalnız kalabildik."

