İçeriğe geç

Beyaz Zarflar

Bölüm 5 · 18 dk okuma

Beyaz Zarflar

Bölüm 5

4.Bölüm

Ailelerimizi neden biz seçemiyorduk? Diye düşündüm tavanı izlerken. Biz neden bu hayata mecbur bırakılıyorduk? Ben sevgi görebileceğim bir ailede doğabilirdim, belki bana daha çok ilgi gösterebilirlerdi. Mesela Ezhel Sarı'nın bana sarılmasına muhtaç olmayacak kadar ilgi. Evet! Dün yaşadığım her şey zihnime kazınmıştı. Daha doğrusu, koltukta otururken ona neler anlattığımı hatırlıyordum. Ve bana sarılması için ona yalvardığımı.

İnsan sevgiye muhtaç kalınca kendini tanıyamıyordu. Sanki dünkü sevgi dileyen Adal Sayer değil de bir başkasıydı. Bu zamana kadar ayaklarımın üstünde durmuş ve yaşadığım bütün zorluklara göğüs germiştim. On dokuzunda bir genç kızın hiç yaşamayacağı zorluklardı belkide. Her yanı acıyla dolu.

Aslında beni büyüten acılarımdı, ne ailem ne de ben. Beni büyüten nefret ettiğim acılarımdı.

Dün yaşadıklarımız aklıma gelince odamdan çıkmaya utanıyordum. Ayıplanacak bir şey yaptım mı, onu da bilmiyordum. Birinden sarılmasını istemek, utanç verici miydi? Bunun cevabını bile kendi içimde veremiyordum.

Dertlerimi en olmadık kişiye anlatmıştım, hemde gözyaşları içinde. En güçlü görünmem gereken adamın karşısında neden bir zavallıya dönüşüyordum? Beni kendi çıkarları için gözünü bile kırpmadan bitirecek adama nasıl bu kadar güvenip yanında ağlayabiliyordum? Belki onunla kısa sürekli ortaklığımız bitince sırtımdan vuracaktı?! Olabilirdi. Çünkü ben onun için hala tehlike kaynağıydım, neredeyse bana bir çok şeyini anlatmıştı. O adam yapabileceklerine güvendiği için bu kadar şey biliyordum. O beni sırtımdan bıçaklarsa benim ona gücüm yetmezdi lakin ben onu sırtından bıçaklasam gözünü bile kırpmadan beni öldürürdü.

"O adam bir saat içinde burada olmazsa, sizi yaşatmam!" Ezhel'in sesi aşağıdan buraya kadar geliyordu. Aşırı öfkeliydi. Saat sabahın altısıydı ve hazırlanmam için tam bir buçuk saatim vardı.

Aşağıda neler olduğunu merak etmiştim. Yataktan kalktım ve odadan çıktım. "Ya siz nasıl iş yapıyorsunuz?!" Ardından bir yumruk sesi. Galiba Ezhel birilerini dövüyordu. Buna şaşırmamıştım, hatta gözümün önünde bir adam öldürse de aynı soğukkanlılıkla yaklaşırdım. Çünkü benim işim yeni ve gizli haberleri öğrenmek olduğu için, bir sürü katliamlar ve türlü türlü işkenceler görmüştüm.

Merdivenlerin son basamağına ulaştıktan sonra, Ezhel'in bir adamı art arda yumrukladığını gördüm. "Alın depoya götürün, ecdadını sike sike öldüreceğim!" Diye bağırıp adamı sertçe yere itekledi. Bu duyduklarım benim için hiçbir şeydi. Daha beterlerini bizzat ben duymuş ve görmüştüm. Yanlarına doğru yaklaştım.

"O magazinciyi bana bulun!" Diye de ekledi. Şimdi anlaşıldı her şey. Bu adam, magazincilere orada olduğumuzu söylemişti. Ve bir tane magazinci bizim fotoğraflarımızı yaymak istiyordu. Ama Sarı bir şekilde hallederdi. Sonuçta beni oraya götürmeden önce hepsini düşünmüştür.

Ezhel arkasını dönünce benimle göz göze geldi. "Günaydın, balpeteği." Diyerek gülümsedi. Bu ne soğukkanlılıktı arkadaş!

"Günaydın." Dedim tam yanlarında durarak. Karşımda dizlerinin üstünde, elleri arkadan bağlanmış, ağzı yüzü tanınmayacak hale gelmiş bir adam duruyordu. Yanda da birkaç adam ve dün tanıştığım Fırat. Ezhel de tam adamın karşısında duruyordu.

"Bu mu ispiyonlamış bizi?" Diye sordum tiksinircesine ona bakarken.

"Evet." Konuşan kişi Fırat'tı. "Sadece bir magazinci fotoğrafınızı çekebilmiş ve o da el ele tutuşurken."

Dün benim sol elimi tutarak kalabalığın arasından geçirdiğini hatırladım. Tam o zaman çekebilmişti. Ve bunu Demir görse inkar edilemeyecek bir fotoğraftı. "Ne yapacağız peki?" Diye sordum.

"Fırat, ilk başta şu iti depoya götür. Yarım saate o magazinciyi bul ve bana getir. O fotoğraf yayınlanmayacak! Eğer yayınlanırsa sen dahil buradaki herkesin hayatını bitiririm!" Diye öfkeyle bağırdı. Eğer o fotoğraf yayılırsa, bütün plan alt üst olurdu. Onu anlayabiliyordum ama adamlara bu kadar yüklenmesini anlamıyordum. Sonuçta o magazinciyi nasıl bulacaklardı ki?

"Şey ben duşa girecektim de," Diyerek üstüme baktım. Yanımda hiç kıyafet yoktu. "Biliyorum zamanı değil ama işe gideceğim." Daha sonra elimle dünden kalmış makyajımı gösterdim. "Bu halde gidemem."

"Ne istediğini bilmediğim için, mağazadan her türlü kıyafeti getirttim. On dakikaya gelir." Diyerek gömleğinin kol kısımlarını hafifçe yukarıya doğru katladı.

"Hayır, gerek yoktu. Bir takım işimi görürdü." Dedim.

"Burada kalsın, ne de olsa daha çok görüşeceğiz." Diyerek göz kırptı. "Fırat!" Diye bağırınca, on adım ötesinde duran adam hızlıca tam yanına geldi. "Bugün bütün adamları yanına al, gerekirse bütün her yeri dolaşın. Ama o adamı bana getireceksiniz! Nasıl yaptığın beni ilgilendirmez."

"Ben bulabilirim o adamı. Sonuçta magazin benim işimdi. Neredeyse herkesi tanırım." Dedim. "Orada çok yakınlarım var, o adamı hemen bulurlar."

"Yapabilir misin?" Diye sordu Sarı. Başımı onu onaylar gibisinden salladım. "Evet." Diye de ekledim. "Peki ismini ve soyismini biliyor musunuz?"

"Fırat," dedi Sarı. "Sen şu adamı artık al götür." Fırat başını sallayarak adamı sürükleye sürükleye evden çıkardı. Daha sonra salonda yan yana dizilmiş üç adama da öfkeyle bağırdı. "Defolun!" Adamlar korkuyla yutkunarak tek tek çıkmaya başladı. En son adamda evden çıkınca kapının kapanma sesi geldi.

"Adı, Serhat. Soyadı da..." çenesini sıvazlayarak otuz saniye kadar düşündü. "Galiba İzol."

"Bu ismi bir yerden hatırlıyorum galiba." Diye sesli düşündüm. Elim saçlarımın arasına karıştı. Uzun süre düşündükten sonra aklıma düşen gerçekle yerimden sıçradım. "Bu adam bir keresinde bana gizli haber vermişti yüklü bir miktar karşılığında. Adam bildim bileli magazinin haberlerini para karşılığında birilerine yayıyordu. Nasıl yakalanmıyor bilmiyorum ama çok üçkağıtçı bir adamdı. Eğer benim Demir Ateş'in yanında işe başladığımı öğrenmişse, şuan koşa koşa para karşılığında haberleri satmaya gidiyordur. Yoksa dün haberi yayarlardı. Öyle değil mi?"

"Çok zekice," diye mırıldandı. "O zaman şuan şirketin yakınındadır." Telefonu hızlıca cebinden çıkarıp birisini aradı ve kulağına götürdü. "Şimdi beni iyi dinle. O Serhat denen herif Demir Ateş'in şirketinin yanında bir yerlerde. Hiçbir şekilde yakalanmadan o adamı bulun ve bana getirin. Yarım saat süreniz var." Bunları söyledikten sonra telefonu kapattı.

Kapı çalınca Ezhel telefonu arka cebine koyarak kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açınca ellerinde yürüyen büyük askılıklar ve askılıkların her birinde birbirinden çeşit elbiseler görüş açıma girdi. Ve o askılıklardan tam üç tane vardı. Neredeyse her bir askılıkta en az altmış yetmiş adet kıyafet vardı.

"Beğenmezsen söyle, farklı mağazadan da getirtebilirim. Ayrıca istediğin kadarını eve götür." Diye de ekledi Sarı. "Sen şimdi gir duşuna, sen çıkana kadar kahvaltı hazır olur."

"Tekrardan teşekkür ederim." Dedim. Üç tane adam askılıkları birer birer yukarı çıkarttı ve daha sonra evden ayrıldı. Ezhel salondaki koltukta oturmuş telefonda bir şeyler yapıyordu. Mutfaktan gelen seslere göre, hiç tanımadığım aşçı oradaydı. Merdivenleri tek tek çıktıktan sonra yeniden o koridordaydım. Yeniden koridorun sonuna kadar uzanan kırmızı halıda yürüdüm. Kendi odama ulaşınca, kapıyı açtım ve üç tane ayaklı askılığın tam ortada olduğunu gördüm. Onları tam dolabın yanına çektim. Ve böylece odanın alanı genişlemiş oldu. Daha sonra odamda duran banyonun kapısını açıp içeri girdim.

Bir banyo en fazla bu kadar lüks olabilirdi, çeşit çeşit sabunlar, makyaj malzemeleri, yüz maskeleri... Ve daha niceleri. Bu odayı bana hazırladığını söylemişti. Ama bu kadarını beklemiyordum. Üstümdeki tişörtten ve iç çamaşırlarımdan kurtulup, kirli sepetine attıktan sonra duşa kabinin kapısını araladım ve aralık olan yerden içeri geçtim.

Sıcak suyu ayarladıktan sonra tam karşımda duran, tam otuz tane şampuanla göz göze geldim. Benim bir şeyler acayip derecede hızlı sayma yeteneğim vardı. Bu özellik doğuştan değildi, ilkokul anne ve baba baskısıydı. Her neyse, travma olarak kalmıştı bende. Zaten anne ve babamdan dolayı çocukluğumdan kalan travmalarım çok vardı. Bu en küçük derdim bile olabilirdi. Tabii bazen bu hızlı saymak beynimi acayip yorsa da sorun etmiyordum.

Sıcak su başımdan aşağı dökülünce, yeni yeni ayılıyordum. Viski hariç hiçbir içkiye ağzımı bile değdirmeyecektim. Dün yaşananları konuşmamıştık ve onunda konuşacağını düşünmüyordum. Konuyu açmak gibi de bir niyetim olmadığı için yapacak tek seçenek hiçbir şeyi hatırlamıyormuş gibi yapmak ve hiç unutamayacağımı bilsem de unutmak için çabalamaktı.

Evde düzenli olarak kullandığım şampuanı otuz şampuanın arasından bulmak beni rahatlatmıştı. Kepeklerden oldum olası tiksinmişimdir. Kafamı iki kere o şampuanla yıkadıktan sonra suyun altında durulanarak dışarı çıktım. Banyo dolabının içinde bana özel pembe bir bornoz buldum. Ve tabii bir sürü saç havlusu. Birini üstüme birisini de saçıma geçirdikten sonra banyodan çıktım.

Askılıkların oraya doğru yürüdüm ve tek tek kıyafetlere bakmaya başladım. Hepsi o kadar kaliteli ve güzeldi ki anlatamam. En sonunda mavi, dizlerimin üstünde biten ve belden saran bir elbise giydim. Elbisenin askısı omuzlara düşüyordu. Göğüs dekoltesi yok denecek kadar azdı ve belden sonrası hafif salaştı. Çok güzel ve şık bir elbiseydi. Abartılı olmaması ve iş için uygun olması bu elbiseyi tercih etmeme neden olmuştu.

Belki düzleştirici bulurum umuduyla bütün çekmecelere baktım. Burada yoktu. Banyoya gidip ilk başta fön makinesini aldım. Ve daha sonra fön makinesinin yanındaki çekmeceleri karıştırdım. En son açtığım çekmecede nihayet hem tarağı hemde düzleştiriciyi bulmuştum. Omzumun biraz daha altında biten saçlarımı taradıktan sonra fişe taktığım fön makinesiyle de kuruttum. Hafif kabaran saçlarımı düzleştiriciyle dümdüz ettikten sonra makyaj malzemeleriyle yüzüme ne sade ne de abartılı olan orta düzeyde bir makyaj yapmıştım.

Banyodan çıkarak, askılıklara doğru bir kere daha yürüdüm. Çanta ve ayakkabılarda aralarında vardı. beyaz önü kapalı hafif topuklu ayakkabıyı da giydikten sonra beyaz elde tutmalı çantayı da aldım. Aynadan son kez baktığımda, görünüşüm hoşuma gitmişti. Memnun bir şekilde odadan çıkarak merdivenlerden indim. Salona girince görüş açıma ilk, koltukta telefonuyla uğraşan Ezhel girdi. Daha sonra kafamı çevirdiğimde masada hazır olan kahvaltı. Bu aşçıyı görmek hiçbir zaman bana nasip olmayacaktı anlaşılan.

"Selam," Dedim. Ardından Ezhel'in bakışlarının bana doğru çevrildiğini gördüm. "Selam," Diyerek ayağa kalktı ve yanımdan geçerek, başta duran koltuğu benim için çekti. O gün yaptığı hareket aklıma gelince, içim bir tuhaf olmuştu. Oraya doğru ilerledim ve koltuğa oturdum. Yanıma doğru eğilerek, "Afiyet olsun, balpeteği." Diye de ekledi. Nefesi ve sesini hemen kulağımın altında hissetmiştim. O da hemen karşımdaki sandalyeye oturdu.

"Adamı buldular mı?" Diye sorunca birden masanın üstünde telefonu çalmaya başladı. Ezhel işaret parmağını "bir dakika" dercesine bana doğru tuttu. Başımı sallayıp onu izledim. O ise telefonu yanıtladı ve kulağına götürdü.

"Alo, buldunuz mu?" Diye sordu açar açmaz. Yine O adamlardan birisiydi anlaşılan. "Çok güzel." Diyerek korkunç bir şekilde sırıttı. "Şuan kahvaltıdayım, sen ne yapacağını zaten iyi biliyorsun. Yalnız, her zaman uyardığım gibi dirisini istiyorum. Onunla işim bitmedi." Diye ekleyerek telefonu kapattı. Bu sefer keyifli bir şekilde telefonu masanın üzerine bıraktı. Genellikle öfkeyle telefonu fırlatırcasına koyuyordu.

"Başla bakalım, balpeteği." Diyerek kendi servis tabağına yiyeceği şeylerden koymaya başladı. Bende yavaş yavaş yiyeceğim şeylerden koydum.

Ağzıma attığım lokmayı yuttuktan sonra başımı salondaki koltuğa doğru çevirdim. Aklıma yine dünkü yaşananlar geldi. Ona hala nasıl bu kadar güvendiğimi sorguluyordum. Adal Sayer gitmiş yerine bambaşka bir kadın gelmişti sanki dün akşam. Adal Sayer herkesin korktuğu namıdeğer balpeteğiydi. Kimliğimi bilmeselerde yalancı kimliğimden korkuyorlardı. Ben zaten Adal Sayer'den çok balpeteğini benimsemiştim. Gücümü güzelliğimi cesaretimi hep ondan almıştım. Adal Sayer ise balpeteğinden cesaret alan, acı dolu geçmişi olan zavallı bir kadındı. İşte dün balpeteği gücünü toplamak için çekildi ve zavallı kadın olan Adal Sayer tek başına kaldı.

"Dün yaşananlar," Diye mırıldandım. Bir dakika! Ben onu dışımdan söylemiş olamam değil mi?

"Hatırlıyor musun?" Diye sordu. Ama merak dolu değildi. Koltuğa daldığımı görünce anlamıştı zaten. Gözlerimi zar zor o koltuktan ayırıp ona baktım. "Onların hepsini unut, balpeteği. Çünkü seni güçsüz ve bana karşı hep çekingen yapacaktır. Ama ben karşımda kendinden emin, benden çekinmeyen ve güçlü bir kadın görmek istiyorum. Sen busun balpeteği, sen güçlü bir kadınsın. Ve ne olursa olsun benliğinden şaşma. Ne benden ne de başka birinden asla çekinme ve hep dik dur."

"Ben buyum." Dedim. "Balpeteğinin gücünün arkasına sığınmış zavallı bir kadınım. Anlıyor musun? Ben balpeteğinden güç alıyorum."

"Ben sana hep balpeteği diyorum değil mi? Sen balpeteğisin, On dokuz yaşından beri. Annenle baban senden Adal Sayer'i aldılar. Ve sen sadece balpeteğisin." Haklıydı. Ne diyebilirdim ki? Ben zaten Adal Sayer olmak istemiyorum. Ben herkesin korktuğu, o güçlü kadın balpeteği olmak istiyordum.

"Her şeyi geride bıraktıysak, kahvaltına devam et. Aç kalıp yorulmanı istemem. Çünkü tam üç senedir evde diz üstü bilgisayarının başında çalışıyorsun. Senin için yorucu olacak." Hakkımda bu kadar şeyi bilmesine şaşırmamıştım. Çünkü gerçek kimliğimi bulan adam bunu da bulurdu, öyle değil mi?

Başımı sallayarak servis tabağıma doldurduğum şeyleri yemeye başladım.

◇◇◇

"Rehberdeki adımı değiştirdin değil mi?" Diye sordu arabayı şirketin bir arka sokağında durdurarak.

"Evet, Esma yaptım. Ve şunu da söyleyeyim, en yakın arkadaşımsın. Yani bir anda odaya birisi falan girerse saçma sapan dedikodular için seni şimdiden uyarıyorum." Diyerek küçük bir kahkaha attım. O da gülümsemişti ve yeniden gamzesi belli oluyordu. Sarhoşken gamzesine dokunduğumu da hatırlıyordum. Kahretsin! Hiçbir şeyi unutmamıştım.

"Çıkışta, seni tam buradan alacağım. Ve o çok görmek istediğin depoya götüreceğim." Dedi. Beni anlayışla karşılaması çok hoşuma gitmişti. Sonuçta beni oraya sokması tamamen tehlike kaynağıydı. Ben onun için hala bir tehdittim. Bana tabii ki güvenmiyordu. O gücüne güveniyordu. O yüzden bu kadar rahattı.

"Tamamdır, Görüşürüz." Diyerek kapıyı açtım ve tam kapatmak üzereydim ki sesini duydum. "Dikkatli ol!" İçten bir şekilde tebessüm ettikten sonra kapıyı kapattım. İlerleyerek bu sokaktan tamamen çıktım ve şirketin bulunduğu yere doğru yürüdüm.

Beş dakika sonra, koca harflerle yazılı "ATEŞ HOLDING" yazısını gördüm. Ve şirketin içine doğru ilk adımı attım. Hiç kimseyle selamlaşmak veya tanışmak istemiyordum. Eğer öyle bir şeye kalkışırsam abuk subuk can sıkıcı soruları soracaklarına emindim. Ah bu millet! Ne çok severdi dedikoduyu. Asansörün kapıları açıldığında içeriden birkaç kişi indi ve tamamen boşaldı. Derin bir nefes vererek içeri geçtim ve on beşinci yani en son kata bastım.

Aynadaki görüntüm hala güzel gözüküyordu. Herhalde dünyanın en özgüvenli kadını olabilirdim. İç sesimle ben, kendime deli gibi aşıktım. Hakikaten iç sesim uzun zamandır bana yürümüyordu. Yürümeyi bırak konuşmuyordu bile. Ben sana küstüm.

Neden?

Ezhel Sarı'dan dolayı. Gördüm senin için neler yaptığını. Sen...sen onun evinde kaldın. Resmen bana ihanet ettin. Hatta aldattın. Üzgünüm balpeteği artık vedalaşma vakti... seni çok sevdim. Bu yüzden arkadaş kalamayız, en doğrusu kavga etmeden ayrılmak. Kendine iyi bak ben artık yokum.

Hey! Gitme bir yere.

Ses gelmedi. İç sesim galiba beni terk etmişti. İç sesim gerçekten gitmişti. Bunun delilikle bir alakası yoktu. Çünkü o gerçekten vardı. En yakınım olmuştu. Gidenin arkasından yalvaracak kadar da düşmemiştim. Zaten bana olan özlemine dayanamayıp paşa paşa bana geri dönecekti.

Asansörün kapısı açılınca, iç sesimle olan düşüncelerimi bir süreliğine rafa kaldırdım. Ve asansörden çıktım. Koridorda yankılanan topuklu ayakkabı sesi, onun kapısının önünde durana kadar devam etmişti. Bu kapıya ikinci gelişimdi. Ve bir ayın sonuna kadar son olmayacaktı.

Elimi havaya kaldırdım ve sertçe kapıya vurdum. İçeriden on saniye sonra ses geldi. Onu her gördüğümde her duyduğumda aklıma o genç kızın sessizce çırpınışları ve ağlaması geliyordu. O yüzden Demir Ateş'ten intikam almak benim boynumun borcu olmuştu. Her ne olursa olsun, kendi canımdan vazgeçmek pahasına o genç kızın intikamını alacaktım. Ve gözyaşlarını tek tek telafi etmeye çalışarak, en azından mezarında rahat uyumasını sağlayacaktım.

"Gir."

Kapıyı açtım ve içeri girdim. Bugün siyah bir gömlek giymişti. Sandalyede oturduğu için pantolonunu göremiyordum. Saçları her zamanki gibi düzenliydi ve sakalları geçen gördüğümden daha çok uzamıştı.

"Neredesin?" Diye bağırdı. "Sana dün sekizde şirkette olacağını söylemiştim. Saat kaç?!" Elimde tuttuğum telefonu açtım. Saat sekizi on beş geçiyordu. Kaşlarım alayla havaya kalktı. "Bana öyle bağıramazsınız!" Diye bağırdım. Kendimi asla ezdirmeyecektim. Çünkü bu adam, bir ayı benim burnumdan getirirdi. "Yoksa-" Dediğimde lafımı kesip sandalyesinden kalktı ve yanıma doğru yaklaştı.

"Yoksa ne? Geçmişimi mi yayarsın?!" Diye sordu alaylı bir ifadeyle. Ardından gür bir kahkaha attı. "Beni tehdit ederek ilk hatayı yaptın. Bende küçüksün dedim ve büyüklük bende kalsın diyerek seni işe aldım. Bu odada seni öldürebilirdim. Ve kimse korkudan hiçbir şey yapamazdı. Bunun farkındasın değil mi? Ama yapmadım! Ama ikinci tehdidinde bu kadar merhametli ve anlayışlı olacağımı düşünmüyorum."

Eskiden olsa ölmek umrumda bile olmazdı. Ama şimdi bir genç kızın intikamı vardı ve yüreğimde alev alev yanıyordu. O yüzden Demir ile Kıvanç'tan intikam almadan ölmeyecektim. O genç kızın sessiz yakarışları beynimin dört bir yanında yankılanırken ölemezdim. O çığlıkları susturamadan ölemezdim. Bu yüzden bir aylığına ona katlanıp boyun eğecektim.

"Ben bir an kendimi kaybettim." Diye mırıldandım. "Özür dilerim." Sesim öyle kısık çıkmıştı ki bana bile ulaşmamıştı. Bu adam karşısında özür dilemek benim için çok zordu.

"Duyamadım ama ben seni." Dedi aşağılayıcı bir ses tonuyla. Kendimi sakinleştirmek için bir süre bekledim. Aklıma yine O genç kız gelince kendimi nihayet tutmayı başarmıştım.

"Özür dilerim!" Dişlerimin arasında gücüm yettiği kadar onun duyabileceği ses tonuyla söylemiştim. Başını memnun bir ifadeyle salladıktan sonra sağ eliyle sakallarını sıvazladı. "Şimdi eski asistanım üç kat altta, ondan düzenli programı iste. Daha sonra bugün ayrı toplantılar ve işleri de günlük programa eklemek için yanıma gel."

"Tamam." Diyerek arkamı döndüm. Ve telefonumu sıkı sıkı tutarak odadan çıktım. Asansör gelir gelmez bindim ve on ikinci kata bastım. Asansör inerken bağırıp bütün öfkemi kusmamak için kendimi zor tutuyordum. Nihayet asansörün kapısı açılınca, oksijene hasret kalmış insanlar gibi hızlıca çıkıp derin bir nefes aldım. Daha sonra sanki bütün öfkemi kusar gibi nefesimi geri verdim.

Asansörün kapısı açıldığı gibi önüme dümdüz koridor çıkmıştı.Burada da beş tane karşılıklı odalar vardı. Her bir odanın kapısının tam yanında, oda sahiplerinin ismi yazıyordu. Eski asistanının adı neydi ya? Birkaç saniye düşündükten sonra nihayet aklıma gelmişti. Eda'ydı galiba. Ama soyadını bilmiyordum. Buradaki tek bir Eda'nın bulunması hem işimi kolaylaştırmış hem de tahminimde yanılmamamı sağlamıştı. Karşılıklı ikişer odayı atlattıktan sonra tam önümde duran kapıya iyice yaklaştım. Soyadını epey merak edince kapının sağ tarafına baktım. Eda Balkıran'dı. Değişik bir soyisim olmasına rağmen bayılmıştım. Kulağa çok hoş geliyordu.

Adet yerini bulsun diye kapıyı hafifçe tıklattım. Ardından Eda diye tahmin ettiğim kadının sesini duydum, "Gir!" Acaba burada ne iş yapıyordu? Neyse beni şuanlık ilgilendirmezdi. Bir an önce günlük programı alarak yukarı çıkmalıydım. Yoksa o patronum olacak öküz bana yine bir şeyler söylerdi.

Kapıyı açıp içeri girdim. Tam karşımda oturuyordu. Mavi gözlü, kahverengi saçlı, yirmili yaşlarda çok güzel bir kadındı. Kırmızı ojeleri beyaz tenine inanılmaz bir ahenk sağlamıştı. Kadın güzelliğinden yana pek özgüvenli duruyordu. Bu kadına şimdiden ısınmıştım. Benim gibi kendine aşık olan kadınlara hep aşık olmuşumdur. Omzunun üstünde biten kahverengi saçları, yüzüne tam uyum sağlıyordu. İlk defa kısa saçlı birisini sevmiştim. Saçlarını kesen kadınlardan hiç hazetmem. Sonuçta saçlarımız bize verilmiş bir hediyeydi. Öyle değil mi?

"Merhaba," Dedi kadın çok sevecen bir şekilde. Ardından ayağa kalktı. Bende birkaç adım atarak onun yanına yaklaştım. Ve "merhaba," diye de ekledim. "Ben Demir beyin yeni asistanıyım da, galiba eski günlük program sizde kalmış. Onu almaya geldim."

"Tabii." Diyerek çalışma masasının çekmecelerini kurcalamaya başladı. En sonunda beyaz bir a4 kağıdını bana doğru uzattı. Hemen arkasını çevirdiğimde, onun günlük işlerinin bu kağıtta yazılı olduğunu gördüm. Kahvaltıda içtiği, sebze suları, öğlen yemeği ve kahve gibi bir sürü şeyler yazıyordu. Hangisini hangi saatte ve hangi gün olarak vereceğim de ayrıntılı bir şekilde yazılmıştı. "Siz onu bir dosyanın içine koyun. Lakin kaybolursa bende bol bol yedek çıktı var. İçiniz rahat olsun."

"Tamamdır teşekkür ederim." Diyerek odadan çıktım. Hızlıca asansörü,bulunduğum kata çağırdım ve içi bu sefer dolu bir asansörle karşılaştım. Sonuçta bu bir iş asansörüydü, her defasında şanslı olmam imkansız gibi bir şeydi.

◇◇◇

"Teşekkürler," Diyerek elime tuttuğum kahveyle asansöre doğru ilerledim. Asansöre bindiğimde artık ayaklarımı hissetmiyordum, saat daha dört olmasına rağmen bu öküz beni aşırı derecede yormuştu. Asansör yukarı çıkarken, kahve kokusu burnuma ulaşınca istemsizce kafamı kahveden uzaklaştırarak öğürdüm. Bu kahveden oldum olası nefret ediyordum.

Asansörün kapısı açılınca kahveyi elimden geldiğince kendimden uzaklaştırarak yürüdüm ve kapıyı çaldım. Kısa bir süre geçtikten sonra "Gir!" Sesini duydum. Bugün içinde beş defa onun sesini duymak midemi bulandırmıştı.Kapıyı açtım ve içeri girip masasına doğru yürüdüm. Kahveyi, masaya pek de yumuşak bir şekilde koyduğum söylenemezdi. Kahvesinden bir yudum aldı ve ilk defa yaptığım şeye memnun dolu bir ifadeyle karşılık verdi. Normalde her yaptığım şeye bir kulp buluyordu öküz bey!

"Yarım saat sonra toplantınız başlıyor," dedim. "Ama siz bana yarım saat öncesi orada olmam lazım diye de eklemiştiniz." Başını salladı ve kahvesini beş dakikada içti. Hiç mi ağzı yanmadı? Aman banane gebersin!

Kahvesinin son yudumunu da hızlı bir şekilde içtikten sonra masaya bıraktı ve hızlıca ayağa kalktı. "Sende geliyorsun benimle. Hızlıca not defteri ve dizüstüyü al gel."

"Toplantı başlamasına daha çok var." Diye yakındım. Ama o umursamadı. "Hadi Adal!" Diye de uyarmayı ihmal etmemişti.

"Siz önden gidin, benim lavaboya gitmem gerekiyor." Deyince başını sallayarak odadan çıktı. Bende hemen bu katta yeni keşfettiğim lavaboya doğru yürüdüm. O asansörü beklerken koridorda onunla karşılaştığımızda yüzüme yapay bir gülümseme kondurup yanından uzaklaştım. Ve hemen lavabonun yolunu tuttum, tabii ki telefonumla beraber.

Lavabonun kapısını açarak içeriden kilitledim. Zaten tek kişilik bir kadın tuvaletiydi. Lavabonun biraz ötesinde de erkekler tuvaleti vardı. Hiç girmedim ama onun da tek kişilik olduğunu tahmin edebiliyordum. Bu kata kimse işi olmadıkça çıkmadığı için patron ve asistana özel yapmışlardı.

Ezhel'i arayarak, telefonu kulağıma götürdüm. Telefon uzun süre çaldı çaldı ama açmadı. "Açsana be adam!" Diye mırıldandım kendi kendime. Daha sonra onun sesini duydum. "Kendi kendine benim dedikodumu mu yapıyorsun yoksa?" Diye sordu.

"Ben galiba delirmek üzereyim." Sesimi olabildiğince alçalttım. "Ben değil bunun yanında bir ay çalışmak bir dakika bile yanında duramam. Bir ay sonra bana kanser teşhisi koyulsa şaşırma yani."

"Bir ay sık dişini." Dedi. "Daha sonra hayal bile edemeyeceğin bir hayat yaşayacaksın." Bu ortaklığımız kısa süreli değil miydi ki? Bahsettiği şey bana yapacağı yardımlar ise asla kabul etmezdim. Ben onunla ortağım diye kabul ediyordum. Aksi takdirde bir yudum suyunu bile içmezdim.

"Benim şimdi kapatmam lazım." Daha sorumu sormadan telefon yüzüme kapanmıştı. Sinirden yerimde duramadım ve tuvaletin kapısını, sinirimi ondan çıkarmak istercesine açıp dışarı çıktım ve daha sonra da sertçe kapattım.

◇◇◇

Tam tamına bir saat süren bu toplantı nihayet bitmişti. Demir'in not almamı istediği her şeyi not defterime yazmıştım. Toplantının çok da eğlenceli geçtiğini söylemeyecektim. Tam beş tane adam, bu patronum olacak huysuz öküzü ikna etmek için, bir saat boyunca ona yağ çekmişlerdi.

Şimdi ise asansördeydik ve yukarıdaki odamıza çıkıyorduk. Saat altı buçukla yedi arasında bir zaman dilimindeydi. Saat sekizde çıkacağıma göre bir-bir buçuk saatim kalmıştı. "Eşyalarını alarak çıkabilirsin." Dediğinde sevinçten çığlık atmamak için kendimi zor tutmuştum. Bütün ciddiyetimi takınarak, "Neden ki?" Diye sordum. Kendileri sabahtan beri canımı çıkarttığı için bunu beklemiyordum. Aksine, fazladan mesai yaptırır diye düşünüyordum. Galiba biraz insafa gelmişti.

"İlk iş günün," Dedi. Aaa! Ben bilmiyordum! Aydınlattığın iyi oldu. "Fazla yorulma." Bu zamana kadar vicdanınız neredeydi acaba vicdansızın oğlu?!

"Teşekkür ederim." Diye mırıldanarak, şimdi açılmış olan asansörden çıktım. Hızlıca onun odasına girerek, çantamı aldım. Demir ise çalışma masasına oturmuş işine devam ediyordu. İnşallah bir gün çalışa çalışa, masanda can verirsin.

Odadan çıkarken, "Yarın görüşmek üzere." Diyerek ,onun ne diyeceğini beklemeden odadan çıktım. Ve asansöre doğru gittim. Ezhel'in numarasına basarak kulağıma götürdüm.

Asansör açıldı ve içeri girerek sıfıra bastım. Asansör inerken, telefonun burada çekmesi tamamen şansımdı. Telefon açıldı.

"Alo, Sarı. Ben şimdi işten çıktım da beni alabilir misin?" Diye sordum. Depoya götürecekti beni.

"Neden erken çıktın? Her neyse bunu arabada söylersin. Geliyorum." Diyerek telefonu kapattı. Bu da telefonu kapatmaya iyice alıştı.

Off! Ben iç sesimi özlemiştim, onsuz dedikodu yapamıyorum. Neredesin be güzelim? Güzelin miyim, gerçekten? Gülümsedim. Geri gelmişti.

Yokluğun çok koydu bana. Bir daha sakın beni yalnız bırakma. Tamam

Asansör açılınca indim ve şirketten hızlı bir şekilde çıktım. Anlaştığımız gibi bir arka sokağa yürüdüğümde, onu bekleyeceğimin farkındaydım. Çünkü benim şimdi çıktığımı bilmiyordu. Aradan geçen dakikalar sonra onun siyah lüks arabasını gördüm. Yanıma doğru iyice yaklaştı. Arabanın ön kapısını açarak, yolcu koltuğuna oturdum. Ve kapıyı kapattım. "Selam," Dedim. Açıkçası kendimden bu kadar yorgun bir ses beklemiyordum.

"Selam," Dedi arabasını sürerken. "Nasıldı ilk iş günün?" Sırıtınca ağzının ortasına bir tane çakmak istedim. Ama kendimi son anda dizginleyebilmiştim. "Çok dört duvar arasında kaldım, biraz nefes almam lazım." Diyerek camı açtım ve kafamı camdan dışarı çıkardım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.