Oraya gitmeli miydim?
Saat 9'dan beri bu soruyu düşünüp durmuştum. Ezhel Sarı, beni evine davet etmişti. Bu adamın bir çıkarı olmazsa kimseye bir yudum su vermezdi. Beni de planlarına dahil etmek istiyordu. Bir şekilde benim gerçek kimliğimi öğrenmiş ve tüm Türkiye'nin tanıdığı "balpetegi" kimliğimi kullanmak istemişti. Evet! Beni sahte kimliğim için istiyordu.
Tabi ki bu iyiliğimi karşılıksız bırakmazdı. Daha doğrusu beni bir anlaşma konusunda ikna edecekti. Bu adamın ikna yeteneği çok güçlüydü ve eğer o eve gidersem olacakları da düşünmeliydim. Bu adam ne yapar ne eder beni anlaşmaya ikna ederdi. Çünkü işimin zaafım olduğunu öğrenmiş olmalıydı. Tehdit ona göre değildi ama insanların çıkarlarını çok iyi gözetir ve ona göre teklifler sunardı.
Ben şimdi ne yapacağım?
Bu hissettiğim şey korku değildi. O adamdan asla korkmuyordum. Ama bir yandan da korkuyordum ondan değil ve onun bana yapacaklarından değil, onun bana kendi isteğimle bir şeyler yaptırmasından korkuyordum.
Cesaretimi topladım ve merdivenleri kullanarak kendi odama doğru çıktım. İki katlı, çok lüks olmayan bir evde yaşıyordum. Evim site içindeydi ne yazık ki...
Ahşap merdivenlerin son basamağındaki gıcırdama sesi beni epey rahatsız etmişti. Hızlıca odama girdim. Siyahın beyaza karıştığı bu oda benim gözlerimi kamaştırıyordu. Oldum olası renklerden nefret etmiştim. Siyah ve beyaz renklerden değildi. Bana göre onlar dışlanmıştı, gökkuşaklarında bile yerleri yoktu onların. Birisi kötü gözüktüğünden diğeri ise hiç görünmediğinden...
Siyah dolabımın sürgülü kapısını sağa doğru çekerek açtığımda kıyafetlere tek tek göz gezdirmeye başladım. En son siyah bir ceket altına da onun takımı olarak siyah bir pantolon giyinmeye karar verdim. İçine de beyaz bir üst seçtikten sonra, hızlıca gece yatmalıklarımdan kurtuldum ve bir çırpıda hazırladığım kombini üstüme giydim.
Hafif sarı saçlarımı tepeden topladıktan sonra yeşil gözlerim ön plana çıkmıştı. Solgun ve renksiz yüzüme makyaj yapmasam olmazdı diyerek hafifçe renklendirdim.
Elbise dolabımın alt tarafında bulunan ayakkabılarımdan, beyaz bilekte bağlanan önü azıcık açık topuklu bir ayakkabıyı tercih etmiştim. Çantamı da siyah kullanmayı tercih ettikten sonra yavaşça odamdan çıktım. Siyah ve beyazı her ne kadar çok sevsem, renklerden bir o kadar da nefret etsem de kıyafetlerime yansıtmazdım. Her renk kıyafet giyerdim. Ama gideceğim yer için dolabımdaki en iyi kombinin bu olduğuna karar verdim.
Topuklu ayakkabımın merdivenlerde çıkardığı o tok ses, gıcırdama sesi gibi beni rahatsız etmiyordu. Gıcırdama sesi düz tabandan dolayı çıkıyor, tok ses ise yüksek tabandan. Ve ben topuklu ayakkabı giyince yüksek olan öz güvenim tavana kadar çıkıyordu. Her bu tok sesi duyduğumda kendime duyduğum saygı ve sevgiyi hatırlıyor ve mutlu oluyordum.
Evimin kapısını açıp evden çıktım. Hemen sitenin açık otoparkında bulunan arabamın kapılarını açtıktan sonra şoför koltuğuna oturdum. Ezhel Sarı'ya kim olduğumu gösterecektim.
Cebime koyduğum adresin yazılı olduğu katlanmış kağıdı açtım ve adrese göz gezdirdim. Arabayı çalıştırmaya başladığımda bir yandan yola bakıyordum bir yandan da adresin yazılı olduğu, katlanma izlerinin belirgin olduğu kağıda.
◇◇◇
Evimden tam yarım saatlik uzaklıkta bir yerde durdum. Burada karşılıklı iki tane villa vardı. Ve yanlarında duran siteler. Ezhel Sarı bu iki villadan birinde kalıyordu. Hangisi diye kağıda baktığımda no:301 olduğunu gördüm. Kırmızı küçük arabamı yol kenarına park ettikten sonra, pek de ıssız sayılmayan yere ilk adımımı attım.
İlk başta sol tarafta kalan villaya baktım, no:303'tü. O zaman karşıdaki villada kalıyordu. Hızlı adımlarla sağ taraftaki havuzlu ve bahçeli olan villaya girdim. Her yerde sık ağaçlar kendini belli ediyordu. Bahçenin tam ortasında havuz ve şenzlonglar vardı ve fil görünümlü su fişkiyesini de unutmayalım. O da ne? Kırmızı ve siyah bisiklet yan yana duruyordu. Bu adam evli ve çocuklu olmadığına göre bu bisikletleri kendisi sürüyordu. Bu şey kıkırdamama neden oldu.
"Pardon." Dedi arkamdan gelen bir ses. Arkamı döndüğümde iri yarı bir adam gördüm. Galiba buranın güvenlik görevlisiydi. "Adal Sayer olmalısınız?"
"Evet ta kendisiyim." Diye yanıtladım. "Ezhel Sarı ile görüşmeye geldim."
"Evet sizi kendi odasında bekliyor. Ben size eşlik edeyim." O önden ben arkadan evin aralanmış olan kapısından içeri girdik. Salonun hemen ortasında siyah bir koltuk takımı ve televizyon vardı. Salonun en köşesinde ise altılı siyah bir yemek masası vardı. Bu adamda senin gibi siyaha takıntılı galiba. Evinin her bir yanı siyahtan oluşuyor.
Buranın güvenliği ile ilgilenen iri yarı esmer olan adam merdivenleri tek tek çıkmaya başlayınca, bende çıkmaya başladım. Ahşap merdivenlerde yankılanan o tok ses bana kendi benliğimi yeniden hatırlatıyordu. Gücümü, ünümü ve güzelliğimi... Her şeyimle kendime hayrandım.
Merdivenleri bitirdiğimizde önüme çıkan karanlık koridordan biraz ürkmüştüm. Güvenlik eliyle birkaç düğmeye bastıktan sonra tavanda duran avizeler tek tek yanmaya başladı. Yerdeki kırmızı halı koridorun başından sonuna kadar uzanıyordu. Ve karşılıklı odalar vardı. Odaların içini çok merak etsem de kapıları kapalıydı. Hem sen terbiyeli bir kadınsın, başkalarının evini kurcalamazsın.
Güvenlik,koridorun en sonunda bulunan odanın önünde durdu. Derin nefesler alıp vermeye çalıştım. Beni öldürecek hali yoktu sonuçta. Kapıya vurdu. Ve saniyeler sonrasında sadece onun sesi duyuldu. "Gel!"
Güvenlik, kapının kulpunu aşağıya doğru indirdi ve benim geçmem için araladı. İçeriye doğru ilk adımı attım. Yerdeki kırmızı halıdan başımı kaldırıp odanın içinde gözlerimi gezdirdim. Burası çalışma odasıydı. Altından yapılmış küçük dolaplar ve sağımda bulunan çalışma masası vardı. Ve o. Mavi gözlerin sahibi, orada oturuyordu. Çalışma masasının sandalyesinde kahvesini ağır ağır yudumlayan Ezhel Sarı. Mavi gözleri bugün o kadar koyuyduki okyanus mavisini andırtıyordu. Normalde sürekli taradığı ve düz tuttuğu koyu sarı saçlarına bugün hiç tarak değmemiş gibi dağınıktı. Ve dağınık saç ona daha çok yakışıyordu.
"Daha ne kadar beni izlemeyi düşünüyorsun?" Diyerek sırıttı. Bu adam çok güzel gülüyordu.
Hafifçe öksürdüm. "Kusura bakmayın."
"Gel bakalım." Diyerek göz kırptı ve çalışma masasının hemen önünde misafirler için yapılmış tekli koltuklardan birini gösterdi. Birkaç adımda koltukların yanına ulaşmıştım. Gözlerimi onun okyanus mavisi gözlerinden ayırarak kırmızı koltuğa yerleştim. Kırmızı koltuğun sarı renkten yapılmış kol koyma yerlerine de sağ kolumu yerleştirmeyi ihmal etmedim. Sağ bacağımı sol bacağımın üstüne attıktan sonra yüzümü ona doğru çevirdim. Bu sayede göz göze geldik.
"İstediğiniz bir şey var mı efendim?" Bu güvenliğin sesiydi. Galiba arkamızda duruyordu. Sarı, gözlerini benden ayırmadan, "bir şeyler içmek ister misin?" Diye sordu. "Bir kadeh viskiye hayır demem." Diyerek aynı onun gibi gülümsedim.
Adam başını sallayarak yanımızdan uzaklaştı ve kapıyı kapattı.
"Nasılsın balpeteği?" Diye sordu. Şaşırmamıştım. Sahte kimliğimi bildiğini biliyordum. Nereden bildiğini sormayacak kadar bu adamın gücünü de biliyordum. İstediği bilgiler tek tek kucağına düşse de Demir Ateş'in işini bitirecek bilgiler kucağına düşmüyordu.
"İyiyim Ezhel bey. Siz?" Diye sordum.
Cıklayınca, ne yaptığına anlam veremedim. Ne demek "cık!"
"Sen benim ortağımsın, balpeteği." Diyerek sırıtmasını daha da büyüttü. "Bana Sarı demeni tercih ederim. Bir de şu siz'i kaldırır mısın." Soru değildi bu resmen adam gözleriyle emir veriyordu.
"Ne ortağı?" Diye sorunca mavilerine değişik bir ifade yerleşmişti.
"Yapma, balpeteği." Dedi sitemkar bir ifadeyle. Başını sandalyesinin baş koyma yerine yasladı ve gözlerini kısa bir süre kapadı. İşaret parmaklarını her iki şakağına götürerek ovuşturdu. "Buraya ne için geldiğini bilemiyor olamazsın. Sen zeki bir kadınsın. En azından tahmin edeceğini hissediyordum."
Başını doğrulttu ve kahvesini dudaklarına götürüp bir yudum aldı.
Şuan anlamamazlığa vurmaya karar verdim. "Neyden bahsettiğinizi gerçekten anlamıyorum."
"İlk başta şu siz'i kaldıralım." Dedi gözlerini gözlerime sabitleyerek. Bu adama bir türlü güvenemiyordum.
"Tamam Sarı." Dedim ve bıkkınlıkla bir nefes verdim. Burada olmak beni sıkmıştı.
"İşte böyle." Diyerek güldü. Gülmesinde alaylı bir ton vardı. Ama şuanda buna aldırış etmedim. "Benimle bir anlaşma yapmanı istiyorum."
"Söyleyecek misin artık?"
Ardından kapı çaldı, gelen güvenlikti. Hızlı adımlarla viskimi çalışma masanın üzerine koyup ağır adımlarla kapıdan çıktı. Kapının kapanma sesi zar zor duyulmuştu. Viski kadehimi dudaklarıma götürüp bir yudum aldım.
"Benimle birlik ol, Demir Ateş'in işini bitirelim." Deyince içtiğim viski şaşkınlıkla boğazımda kaldı. Başımı diğer tarafa çevirerek öksürmeye başladım.
"Al su iç." Bana uzattığı su şişesini açıp kafama diktim. Suyu tek dikişte içip boş şişeyi masaya koydum.
"Benimle dalga mı geçiyorsun?" Diye sordum. "Biz aynı adamdan bahsediyoruz değil mi? Bu güne kadar tam üç yüz küsür adamı gözünü bile kırpmadan öldüren kişi. O adamı karşıma alacağıma ölürüm daha iyi."
"Ölümden korkmadığını, hatta işine, canından bile daha çok önem verdiğini biliyorum." Deyince afalladım. Bunun benim işimle ne alakası vardı ki?
Kahvesini keyifle dudaklarına götürdü. Bende viski içecek heves de bırakmamıştı bu adam. Beni zaafımdan vuruyordu.
"Bunun işimle ne alakası var?" Merakıma yenilip sorduğum bu soru onu eğlendirmiş olacak ki gülümsedi.
"Ben sana istediğin bilgileri vereceğim, sende bana karşılığında bir ayını vereceksin." Deyince bunun ne demek olduğunu anlamamıştım.
"Nasıl yani, daha açık konuşur musun?" Diye sorunca, sanki mümkünmüş gibi sandalyesine daha fazla yaslandı ve sol bacağını sağ bacağının üstüne attı. Keyifle içtiği kahvesinin son yudumunu da aldıktan sonra sertçe masasının üstüne bıraktı.
"Ben sana yıllardır saklanan düşmanlığımızın nedenini anlatacağım. Sen de bir aylığına onun asistanı olacaksın. Benim senden istediğim bilgileri öğrenip bana söyleyebileceğine de eminim. Sen tam istediğim ortaksın. Hem yetenekli hem cesur. Hemde ajan olabilecek kapasitedesin."
"Bana neden bu kadar çok güveniyorsun? Belki bilgileri aldıktan sonra istediklerini yapmayacağım. Ölmekten de korkmadığımı biliyorsun." Dediğimde gür bir kahkaha attı. Alayla karışık attığı bu kahkahaya anlam verememiştim.
"Balpeteği beni çok hafife alıyorsun. Karşıdan o kadar salak mı gözüküyorum?" Dediğinde başımı olumsuz anlamda salladım. "Sana açık çek imzalatacağım eğer teklifimi kabul edersen."
"Tamam." Diye yanıtladım. "Kabul ediyorum." Kızım sen salak mısın? Bu adamla ortaklık yapıyorsun şu anda. Ve oynadığınız kişi koskoca Demir Ateş.
Aklıma gelen soruyu hemen dudaklarımın arasından yolladım. "Her şey güzel, iyi hoş da. Beni asistanı olarak nasıl kabul edecek?" Diye sorunca gözleri kendine duyduğu güvenle ışıldadı. Bu adamla ortak yönün, kendinize duyduğunuz öz güven fazlalığı.
Çekmecesinin kapağını açtı ve içinden tam tamına üç tane beyaz zarf çıkardı. Bu zarfların şekli mektup zarfını andırtsa da genişlikleri mektup zarfında göre baya büyüktü. Boydan da mektup zarflarına göre kısaydı.
Masanın üzerine bunları koyup eliyle bana doğru sürükledi. Daha sonra çekmecesini biraz daha kurcaladı. Ve küçük beyaz bir kağıt çıkardı. Üstünde telefon numarası yazıyordu. Sarı'ya ait olduğunu düşünsem de üstünde Demir Ateş yazıyordu.
"Şimdi kulağını dört aç ve beni iyi dinle." Diye bir uyarıda bulunduktan sonra benim önümde duran beyaz zarfları işaret etti. Daha sonra da telefon numarasının yazdığı kağıdı. "Bu beyaz zarflarda yazan şeyler, Demir Ateş'in çocukken yazdığı günlükteki birkaç sayfanın kopyası. Senden istediğim, bunları koz olarak kullanıp onun asistanı olman." Bahsettiği şeyi çok iyi anlamıştım.
"Peki ama böyle bir kozunuz varken, bunlarla neden uğraşıyorsunuz? Bunları basına verirseniz bütün kalitesi yerle bir olur ki zaten." Diye sormadan yapamadım.
"Ben onu hemen yenmeyi istemiyorum. Yavaş yavaş tadını çıkara çıkara, onun bitmesini izlemek ve onunla oynamak istiyorum. Tıpkı bir kedinin fareyle oynadığı gibi." Deyince adamın gözlerindeki kini gördüm.
Boğazımı temizledim ve son kez beyaz zarflara göz gezdirdim. Gözlerim tekrardan onun okyanuslarıyla buluştuğunda gözlerinde gördüğüm şey korkuyla yutkunmama neden oldu.
"Senden bir cevap bekliyorum." Dedi, sesi gözlerindeki korkunç ifadenin aksine sakindi. "Kabul ediyor musun etmiyor musun?"
Birkaç saniye boş gözlerle onun gözlerine baktıktan sonra korkuyla yutkundum. "Daha önce de dediğim gibi kabul ediyorum."
"Güzel." Diyerek güldü. Ve ardından açık çeki imzalamam için bana uzattı. Kağıdın üstüne bıraktığı mavi tükenmez, ucunda gri kuş tüyü bulunan kalemi elime aldım ve imza kısmını imzaladım.
Kağıdı geri ona uzattığımda gözlerinin ışıldadığı dikkatimden kaçmadı. O adamdan ölesiye nefret ediyordu. Elini bana doğru uzatınca bende sağ elimi ona uzattım ve el sıkıştık. "Sevgili ortağım" Diyerek gülümsedi. Ben ise tebessüm ederek elimi ondan ayırdım. Herkesin sadece bir saniye bile görmek istediği adamla ortak oldun. Herkesin aşık olduğu adam. Adam bütün genç kızların hayali olacak kadar yakışıklıydı. Ama ne yazık ki, erkekler benim ilgimi çekmiyordu.
Öbür çekmecesini açıp içinden son model telefon kutusu çıkardı. Masanın üstüne koyup bana doğru sürükledi. "Bu ilk hediyen olsun balpeteği." Dedi. "İçinde telefon numaram var."
Ardından cüzdanın içinden kredi kartını da çıkartıp önüme doğru sürükledi. "İhtiyacın olduğu zaman istediğin gibi kullanırsın. Limit yok, istediğin gibi harca."
"Hatırlatırım ama elinizde benim imzaladığım açık çek var."
"Saçmalama balpeteği, ben birkaç kuruşa muhtaç adam mıyım? Bu sadece bir koz." Deyince ikna olmuştum.
"Yalnız!" Diye bir uyarıda bulundu. "Sana anlatacağım bu bilgileri tam bir ayın sonunda o şirketten istifa ettiğinde kullanacaksın." Bu adam beni salak mı sanıyordu? Tabi ki öyle yapacaktım.
"Karşıdan o kadar salak mı gözüküyorum." Deyince gülerek yeni çıkmış sakallarını sıvazladı.
"Artık alacak mısın?" Diyerek masanın üzerinde duran kartı ve telefonu gösterdi. "Yoksa sende o gereksiz yere gurur yapan kızlardan mısın?"
"Aaa hiç de bile ne münasebet! Sonuçta bu para benim hakkım. Koskoca bir aya, bu bilgiler yüzünden mi dayanıp hayatımı tehlikeye atacağım?"
"Seninle çok güzel anlaşacağız." Diyerek yüzümü süzdü. "Ama lütfen bana aşık olmayı aklından bile geçirme."
"Çok mu çirkinim?" Diyerek alayla güldüm.
"Yok hayır çok güzelsin. Ama bana aşık olursan canın çok yanar." Diyerek göz kırptı. Resmen adam beni en baştan uyarıyordu. Zaten ona aşık olmaya meraklı değildim.
"Doğum günün ne zaman?" Diye sordum. Tanıştırayım bu Adal Sayer'in takıntılı yüzü. On dakikadan fazla konuştuğu herhangi bir insanın doğum gününü öğrenmeden yapamazdı. İllaki burcunu öğrenecekti.
"Kutlayacaksan, daha çok var." Deyince gözlerimi devirdim. Ben onun için mi soruyorum?!
"Yok ondan değil söylesene." Dedim ısrarla. Karşımdaki adam bu ısrarım karşısında şaşırsa da, "20 ocak 1990." Diye yanıtladı. Biz mart'ın 16 sındaydık. Birde bu adam otuz üç yaşında mıydı? Hiç göstermiyordu. "Otuz üç yaşında mısın?" Diye sordum. Benden tam dokuz yaş büyüktü.
"Evet, tahmin edeyim hiç göstermiyorum." Eliyle yüzünü işaret etti. "Yakışıklı olduğumun farkındayım. Ve bu aşırı yakışıklılığım yaşımı saklıyor."
Onu hiç dinlememiş gibi konuyu burçlara getirdim. "Oğlak burcu." Diye mırıldandım. "Oğlak burcusun."
"Öyle mi?" Diye sordu alayla kaşları havalanırken. "Seninde doğum gününü ve burcunu öğrenebilir miyim?"
Başımı sallayarak, "12 şubat, 1999." Diye yanıtladım. "Kova burcuyum."
"Galiba birbirimizi yeterince tanıdık." Diyerek tekrardan gülümsedi. Gülümsemediğinde bile belli olan gamzesi iyice belirginleşmişti. "Şimdi sıra düşmanlığımızın nedenini sana anlatmakta..."
"Evet, dinliyorum." Dedim ve onu dinlemeye başladım.
"Biz iki mafyanın çocuklarıyız..." Diye anlatmaya başlayınca gülerek onu böldüm. Neyden dolayı güldüğümü bilmediği için bakışlarına anlamsız bir ifade yerleşmişti. Daha doğrusu sana delirmiş gibi bakıyor.
"Saçma sapan yalandan klişeleri dinlemek için o çeki imzalamadım, Sarı!" Diye küçük bir ikazda bulundum. "Karşında çocuk yok. 'Babamızdan kalan düşmanlığı ilerletiyoruz.' Dersen hiçbir güç seni elimden alamaz. O aptal çeki bunun için imzalamadım."
"Sakin ol ortak." Diyerek göz kırptı. "Daha anlatmadan lafı ağzıma tıktın. Sana bir tavsiye vereyim, lafın sonunu dinlemeden her şeye atlama." Bacağını diğer bacağının üstünden indirerek sandalyesini masaya iyice yaklaştırdı. Daha sonra masanın üzerine iki dirseğini de koyarak yüzünü ellerinin arasına aldı ve mümkünmüş gibi yüzüme Daha çok yaklaştı.
"Benim vaktim değerli yalnız." Diye söylenmeden de yapamadım. Boş yere burada oturana kadar yeni haberlerimi yazar ve hayranlarımdan gelen mesajları ve beğenilere bakardım. Odanın içinde gür kahkahası duyuldu. "Sarı!" Dedim uyarıcı bir tonda. Kimsenin karşısında iki dakikadan fazla duramadığı bir adama kafa tutuyordum. Ölüme kafa tutmaktan farksızdı. Şu da bir gerçek ki sen ölümden korkmuyorsun. Ondan bu deli cesaretin. "Her insan gibi benimde bir sabrım var. Ve sen sabrımın sınırlarındasın."
Yüzümü her ince detayına kadar incelemekten başka bir şey yapmıyordu ve bu beni deli ediyordu. "Diğerleri gibi senden korkmadığım için mi böyle deli görmüş gibi bakıyorsun? Asıl deli onlar! Sonuçta hepimiz topraktan yaratıldık öyle değil mi? Kimse kimseden üstün değil. Bir deli varsa o ben değilim, senin karşında titreyen zavallılar."
Hayran hayran bakışları yüzümü incelerken, gururlu bir ifade yerleşmişti. "Birincisi, sana deli demek haddime değil. İkincisi bakışlarımda böyle bir şey gördüysen benim hatam."
Bu adam anlatmamak için oyalanıyor muydu? Ah senin salaklığın! Adama nasıl bu kadar güvendin de açık çek imzaladın? Ben ne diyeyim kızım sana? Sen uslanmaz bir çılgının tekisin! Ne yaşasan müstahak sana.
Hafifçe öksürdü, galiba başlıyordu. Heyecanla olduğum yerde kıpırdanıp onu dinlemeye hazır hale geldim.
"Biz onunla iki tane dost mafyanın oğluyduk. Ve evet dost mafyalar da olabilir. Ben daha çocukken on dokuz yaşında bir ablam vardı." Diye anlattığında sesindeki hüznü saklama gereği duymamıştı. "Ateş'in de yirmi üç yaşında bir abisi, tabi onlar bize her ne kadar anlatmasa da birbirlerinden hoşlanıyorlardı. Düşün yani çocuk aklımla bile aralarında bir şeyler olduğunu sezmiştim." Bunları anlatmaya devam ederken ben çantamdan çıkardığım küçük not defterine bunların özetini çıkarıyordum.
"Bir gün ablam dışarıya gitti, normalde en geç saat on ikide evde olan ablam saat gece bire kadar ortada yoktu. O Kıvanç denen puşt onu bir ormanlıkta öldürmüş." Kıvanç Ateş'in abisiydi. Ezhel'in normal bir şeymiş gibi ablasının ölümünü anlatması, onun duygusuz bir olduğunu göstermiyordu aksine duygularını o kadar yoğun yaşıyordu ki mükemmel bir şekilde kamufle ediyordu.
"Peki sonra ne oldu? Kıvanç hapiste mi?"
"Kahretsin!" Diye bir fısıltı çıktı ağzından ve masasının üzerinde duran boş fincanı hemen arkamda duran uzaktaki duvara fırlattı. Refleks halinde kafamı öne doğru eğmiştim. Kırılan fincan bardağının sesi odanın içinde yankılanmıştı. Sesi hala kulaklarımda çınlarken başımı odanın içindeki porselen kırıklıklarına çevirdim. Her bir yana saçılmıştı. Başımı tekrardan Sarı'ya çevirdiğimde gözlerindeki ateşi gördüm. Ama korkmadım.
"Ateş bir şekilde onu yurt dışına kaçırdı." Diye mırıldandı. Ama bu mırıldanma benim duyabileceğim cinstendi. "Ama elimde bir görgü tanığı vardı. Ateş bunu bir şekilde öğrendi ve o adamı da bir şekilde ortadan yok etti. Şimdi senden istediğim, Ateş'in şirketle ilgili bütün bilgileri sakladığı kırmızı flashı bulup bana getirmen. Her şeyi ben planlayacağım. Benden haber beklemeden hiçbir şey yapma. Ateş'in bütün maddi kaynağı şirkete bağlı, gerçi işlettiği küçük kumarhaneler de var. Onu ben hallederim. Ateş'i çok zor durumda bırakıp bana yalvaracak duruma getirmek amacım. Daha sonra tereyağından kıl çeker gibi abisini bulacağım ve bulduğum yerde gelmişini geçmişini sikeceğim!"
Adam her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamıştı. Bunu ben olmadan da yapabilirdi ama yinede çok üstelemedim.
"Sonuna kadar haklısın." Diye eklemeden yapamadım. "Ve senin yanında olup elimden geleni yapacağım. Ben bir genç kızın canice öldürülmesine kayıtsız kalamam. O piç kurusunu bulup kendi ellerimle geberteceğim. Ortak, bunu öğrendiğime göre canla başla çalışacağıma hiçbir şüphen olmasın. Hiçbir kadının kanını yerde bırakmam ve uğruna canımı verecek kadar mücadele ederim."
"İşte bu yüzden seni seçtim balpeteği." Dedi. "Çünkü araştırdığıma göre beni yargılamayacak ve yanımda olacak tek insan sensin."
Güldüm ve ayağa kalktım. "Şimdi izninle eve gitmem gerekiyor."
O da aynı şekilde ayağa kalkınca boyunun bu kadar uzun olduğunu tahmin etmemiştim. Ben 171 olmama rağmen adama bakmak için kafamı kaldırıyordum. Ve evet yakışıklı olduğu kadar epey kaslı bir vücudu daha vardı. Adam resmen kusursuzluğun diğer adı gibi bir şeydi.
"Acaba boyunuz kaç?" Merakıma yenilip sorduğum soru onu güldürdü. Bence gülünecek bir şey yoktu. 171 boyumla beni geçmiş olmasına şaşırmıştım.
"197." Diye yanıtladı. "Hakkımda bu kadar bilgi yeter bence." Göz kırpınca gülümsedim. Ve aynı onun gibi, "Aaa! Canım ortağım," Dedim. "Tanımadığım bir insanla iş falan yapamam." Dediğimde sırıtmasını daha da büyüttü. "Merak ettiğin bir şey olursa sorarsın o halde."
Elimi ona doğru uzatınca o da sağ elini bana doğru uzattı. Elini sıktığımda sağ elinin üstünde bir dövme vardı, üstünde Sarı yazıyordu. Elimi ondan ayırdım ama gözlerim hala dövmesinin üzerindeydi. "Sarı'yı çok seviyorsun." Dedim.
"İnsan soyadını sevemez mi?" Diye sorunca başımla onu onayladım. "Ama seninki çok ayrı bir boyut."
Eski ciddiyetine geri dönmüştü. Onu umursamadan devam ettim. "Ezhel isminden nefret ediyorsun. Çünkü tanıdığın insanların sana Sarı demesini istiyorsun. Doğru mu düşünüyorum?"
"Ah!" Dedi alaylı bir tavırla. "İsimlere karşı nefretim var ne yazık ki. Dikkat edersen sana ya sevgili ortak ya da balpeteği diyorum. Ona da Ateş diyorum, soyadını yani. İsimlerle pek aram yoktur."
"Anladım, Sarı." Diyerek gülümsedim. "Seninle tanıştığıma çok memnun oldum."
"Bende memnun oldum güzel ortağım." Dedi.
Kapıya doğru yöneldiğimde peşimden geliyordu. Birlikte odadan çıkınca merdivenlerden inene kadar bana eşlik etti. Bu adam aşırı derecede kibar biriydi. Evine gelen bir kadına nasıl davranması gerektiğini çok iyi biliyordu. Birlikte dış kapıya doğru ilerleyince kapıyı açtım. Ama o hala peşimden geliyordu. Elinde tuttuğu beyaz zarfları ve telefon numarasının yazılı olduğu kağıdı bana doğru uzattı. Kredi kartını ve yeni telefonunu aldın ya bunları unuttun tabii. Ah! Salak.
Utançla gülümseyerek onları elinden aldım ve çantama yerleştirdim. "Bunlar için aşağıya inmenize gerek yoktu." Deyince at kuyruğumdan çıkan bir parça tutamı işaret ve orta parmağının arasına alarak kulağımın arkasına tıkıştırdı. Parmakları aheste aheste yanağıma sürtüp kulağıma ulaşıncaya kadar, ruhum işkence altına girmişti. Bu adamın dokunuşlarının beni esir almasına izin vermeden bir adım geriye gittim. "Görüşürüz," Diyerek tamamen arkamı ona döndüm ve araba doğru ilerlerim.
"Görüşeceğiz, güzel ortağım. Daha çok görüşeceğiz..." Dedi. Ben arkama bile bakmadan koşarcasına arabama doğru gittim.
