İçeriğe geç

Beyaz Zarflar

Bölüm 14 · 16 dk okuma

Beyaz Zarflar

Bölüm 14

13.Bölüm

2 gün sonra~(maç günü)

İki gündür Ezhel Sarı'nın eskiden kaldığımız evine geçmiştik, açıkçası bu evi gerçekten çok özlemiştim. Camdan her dışarı baktığımda üç tane yan yana dizili bisikletleri görmek beni çok mutlu ediyordu. Ailemin veremediği sevgiyi Sarı'da hissediyordum. Onun verdiği sevgi ve ilgi karşısında afallasam da çok mutluydum.

Kollarım göğsümde bağlı bir şekilde sarı, kırmızı ve siyah bisikletlere kendi odamın camından bakıyordum. Her iç çekişimde, huzurlu bir hava soluyordum bu evde. Kendi evimden daha huzurluydum ve kendimi ilk defa evimdeymiş gibi hissediyordum. Kollarımı çözdüm ve odamdan çıkmak için kapıya yöneldim.

Odadan çıktım ve her zaman yaptığım gibi Sarı'nın odasının önünde durdum, kapıyı tıklattım. Kapı açıldı, yeniden onun okyanus gözleriyle karşılaştım. İnsanların göz rengi ve saç renginin bu kadar koyu olması imkansızdı ama onun öyleydi. Sarı saçları ve mavi gözleri rengin en koyu tonundaydı.

"Maç için hazır mısın bakalım?" Diye sordu, çapkın bir gülüşle beni izlerken. Gözleri bir süre dudaklarımda oyalandı ve daha sonrasında yutkundu. Gülümsedim.

"Ben her zaman hazırım," Dedim. "Kaç dakika kaldı başlamasına?"

"Tam tamına on dakika." Dedi kol saatine bakarak.

"Atıştırmalıklar?"

"Hazır."

"İnelim o zaman canım ortağım." Diyerek daha da gülümsedim ve merdivenlerden inmeye başladım, hemen arkamdan da onun adım seslerini işitiyordum. Ahşap merdivenlerde yeniden gıcırdama sesi duyulmuştu ama ilk defa umursamadım, o kadar mutluydum ki bu ses bile moralimi bozamamamıştı.

Koltuğun hemen önündeki masada neredeyse bir sürü çeşit atıştırmalık vardı. Üçlü koltuğa kuruldum, Sarı ise kumandadan birkaç tuşa bastıktan sonra yanıma oturdu.

"Söyleyecek misin artık?" Diye sordum bıkkınlıkla nefesimi vererek. Bu adam beni çatlatacaktı.

Keyifle gülümseyerek cıkladı. "Balpeteği yapma, hoşuma gidiyorsun."

"Neyi yapmayayım?" Diye sordum yan dönüp onunla göz temasımı koruyarak. "Ne o etkileniyor musun benden?" Alayla göz kırptım. "Kabul et Sarı hoşlanıyorsun benden." Hayatta en sevdiğim şey insanların laflarını geri ona iade etmemdi.

"Ah balpeteği!" Dedi. "Senden çok etkileniyorum. Acaba benle çıkar mısın?" İkimizde büyük bir kahkaha attık. Oyunu bozmadan devam ettim.

"Sarı, biliyor musun ben de sana karşı boş değilim." Dedim alayla. Sözde lise ergenlerini taklit ediyorduk!

"Kabul ettin demek?" Diye sordu kaşları havalanırken.

Güldüm, gerçekten deliydi bu adam. Normal olamazdı.

"Delisin sen," Dedim. "Normal olamazsın."

"Normal olduğumu mu düşünüyorsun?" Diye sordu. "Vampirim ben! Hatta geceleri kurt adama falan da dönüşüyorum. Ama korkma sakın, seni yemem." Güldüm, bu adam gerçekten her defasında beni güldürmeyi nasıl başarıyordu?

"Maç başladı!" Diye bağırdım heyecanla önüme dönerken. "Sarı, lacivert! Fenerbahçe!" Ellerimi kaldırarak tezahürat yapmaya başlamıştım.

Sarı'nın şaşkınlıkla açılan gözleri benim üzerimdeydi, öyle bakınca utancımdan sustum ve koltuğa iyice gömüldüm.

"Siyah beyaz! Beşiktaş!" Diye bağırdı, sesi beni taklit ediyormuş gibi çıkmıştı. Küçük bir kıkırtı döküldü dudaklarımın arasından. Hakem düdüğü çaldı!

Şuan top bizim adamların elindeydi, paslaşıyorlardı. Kahretsin! Beşiktaş'a geçmişti top şimdi. Bizim kaleye doğru götürüyorlardı. "Hooopp!" Diye bağırarak ayağa kalktım. "Nereye götürüyorsunuz topu?!" Ardından Sarı'ya baktım. Ve üst üste cıkladım. "Yazık size! Topu resmen bizimkilerin ayağından aldılar." Sarı gür bir kahkaha patlattı.

"Bu kadar düşemezsin be!" Dedi kahkaha atarak. "Geç otur." Eliyle yanını gösterdi. Oraya oturdum ve cips tabağını kendime çekerek sinirle yemeye başladım. "Aferin aslanım!" Diye bağırdım bizim takımdakilere. Topu almışlar ve kaleye doğru koşturuyorlardı.

"Aslanım?" Dedi soru sorar gibi, ifadesi sertleşmişti. "Birincisi bu Galatasaray değil ikincisi ım eki nereden geliyor? Hayır yani banane de... sonuçta tanımıyorsun etmiyorsun adamı."

"He?" Dedim şaşkınlıkla. "Heee... sen ortağını mı kıskandın?" Alayla söylediklerim dudağının yukarı doğru kıvrılmasına neden oldu.

"Benim ortağımsın neden kıskanacağım ki? Sen zaten benimsin." Göz kırptı ve arkasına yaslanarak cipsinden bir adet aldı. Söyledikleri yüzünden sarsılmıştım.

"Hadi, hadi, hadi!" Dedim heyecanla. "Hadi fener hadi!"

Top, fenerbahçenin oyuncularından birisinin ayağında kaleye doğru sürükleniyordu. Oyuncuların isimlerini bir türlü ezberleyememiştim. Bildiğim sayılı kişi vardı. Topu sertçe kaleye atınca, son anda Beşiktaşın kalecisi topu tuttu. Derin bir of çektim.

"Ne oldu? Bakıyorum da kaybetmekten mi korkuyorsun." Dedi alayla. "Yoksa İddiayı ben kazanırım diye mi?"

"En fazla ne yapabilirsin ki?" Diye sordum.

Gözleri dudaklarıma kaydı ve gülümsedi. Gözleri tekrardan gözlerime çıkınca yutkundum. "Bilmem." Dedi dudaklarını masumca büzerek. "Kazanırsam aklıma gelir belki." Ne isteyeceğini düşünmüştü ama söylemiyordu.

Şuan top beşiktaşın oyuncularının ayağında bizim kaleye doğru sürükleniyordu. "Ertuğrul! Oğlum! O topu bir tutma var ya!" Diye bağırdım hiddetle. Beşiktaşın oyuncusu topa sert bir şut çekince kaleci son anda topu tuttu. Derin bir oh çektim bu seferde.

Sarı benim kadar heyecanlı değildi, hatta gayet normal bir şekilde maçı izliyordu.

"Bana bak," Dedim şüpheyle. O ise umursamaz gözlerini televizyondan çekerek bana baktı. "Sen var ya kesin fenerbahçenin oyuncularını tehdit etmişsindir gol atmayın diye. O yüzden bu kadar rahatsın değil mi? Ben senden öyle bir şey bekliyorum."

Gülümsedi. "Nereden bildin?" Diye sordu.

"Kabul ettin!" Diye bağırdım. "Sen fenerbahçeyi tehdit ettin."

"Balpeteği daha ne kadar düşeceksin?" Diye sordu. "Takıma güvenmediğin çok belli ve sırf İddiayı ben kazanmayayım diye sabahtan beri üstüme iftira atıyorsun. Topu sizin oyuncuların ayağından aldılar diye hile var dedin... hile!" Güldü.

"Hileci!" Dedim ve gözlerimi devirerek önüme döndüm ve maçı izlemeye devam ettim.

"Hala hileci diyor," Dedi alayla.

Maç başlayalı tam tamına yarım saat olmuştu ama hiçbir şekilde gol atılmamıştı. Sinirim git gide bozulmaya da başlamıştı. Bu İddiayı kaybetmemeliydim. Daha doğrusu o kazanmamalıydı.

Top şuan yine fenerbahçenin ayağındaydı. "Hadi!" Diye bağırdım topla birlikte karşı tarafın kalesine koşan adama. "Yapabilirsin! Hadi kanaryanın hatırına! Artık atın şu golü!" O da ne! Yeniden beşiktaşın oyuncularından bir tanesi hızlıca topu ondan aldı ve bizim kaleye doğru sürmeye başladı. "Hile var!" Diye bağırdım. "Sarı sen hile yapıyorsun!" Kaşları havalandı ve arkasına yaslanıp beni izlemeye başladı.

"Hile mi yapıyormuşum?" Dedi kendine soru sorar gibiydi. "Acaba neden?" Gözleri yeniden dudaklarıma kaydı. "Yani işin ucunda kazanacağım bir şey varsa, ister hileyle ister kendi çabamla yaparım balpeteği. Ama bunda yapmadım. Gerçekten."

"Gol!" Diye bağırdım. Nihayet fenebahçe gol atmıştı. Sevinçle ayağa kalkıp yüzümü Sarı'ya arkamı da televizyona döndürdüm. "Gol! Gol!" Diye bağırmaya devam ettim sevinçle yerimde zıplayarak. "Kaybedeceksiniz!" Diye bağırdım. "Sarı kanaryam kazanacak!"

"Balpeteği." Deyince sözünü kestim.

"Moralimi bozamazsın. Biz kazanacağız duydun mu? İddiayı ben kazanacağım."

Güldü, neden gülüyordu ki?

"Ömründe kaç tane maç izledin?" Diye sordu.

Düşündüm, sadece bir defa izlemiştim. Bu da ikinci olacaktı. "Bununla birlikte iki." Diye yanıtladım.

"Anlaşıldı." Diyerek gülümsedi. "Balpeteği... siz değil biz gol attık. Beşiktaş bir sıfır önde." Ne?!

Hızlıca arkamı dönüp skora baktığımda hayal kırıklığına uğramıştım. Gerçekten de bir sıfırdı. "maç daha bitmedi, prensim." Dedim ve yanına oturdum. "Daha elli dakikası var."

"Aynen öyle prensesim." Dedi. Kendinden bu kadar emin olması sinirimi daha da bozuyordu. Niye hiç heyecanlı değildi? Ya da en ufak kaybetme korkusu yaşamıyordu? Bunun tek nedeni benim isteğimin onu korkutmamasıydı, başka ne açıklaması olabilirdi ki?

Yarım saat daha geçmişti, kalmıştı yirmi dakika. Şuan maç skoru 1-0 Beşiktaş öndeydi. Suratım beş karış maçı izliyordum. Bu zamana kadar tek bir gol bile atamamıştık, şaka gibiydi ya!

Önümdeki cips tabağı boşalınca elime mısır tabağını aldım. "Skor kaç?!" Diye bağırdı birisi, bu Mert'in sesiydi. Ama kendisi salonda yoktu.

"Bir sıfır," bu da Fırat'ın sesiydi. "Beşiktaş önde." Sesi hüzünlü geldiğine göre o da benim gibi fenerbahçeliydi anlaşılan. Mert de kahkahalarla güldüğüne göre beşiktaşlıydı.

"Aşağıda televizyon var." Dedi Ezhel bana bir açıklama yapmak amacıyla. Bu evin bir alt katı da mı vardı? Hiç görmemiştim. "Orada maç izliyorlar." Sabahtan beri tek kelime etmeden maç mı izlemişlerdi? Bu benim sadece ikinci maç izleyişim olmasına rağmen, sanki fanatikmişim gibi tezahürat yapmıştım.

"Onlar da buraya gelsinler." Dedim. "Hep beraber daha güzel olur."

"Ne gerek var? Oturuyorlar işte aşağıda."

"Yok, yok." Dedim inatla. "Gelsinler."

"Mert!" Diye bağırdı Sarı. "Gelin buraya."

"Sıçtık!" Dedi Fırat, galiba sesinin bize ulaştığını farketmemişti. "Oğlum ben sana dedim, fazla yüksek sesle bağırma diye."

"Sen bağırdın aptal!" Dedi Mert.

"Susun lan!" Diye bağırdı Sarı. Mert ile Fırat utana utana yanımıza geldiler. "Geçin oturun şöyle." Diyerek eliyle tekli koltukları gösterdi. Ama onlar hala ayakta dikiliyorlardı.

"Fırat, ben mi yanlış duydum yoksa abi bize oturun mu dedi?" Mert'in sorusuyla güldüm.

"Yok oğlum ben de aynı şeyi duydum." Dedi Fırat. "Cimciklesene kolumu." Mert Fırat'ın kolunu cimcikleyince Fırat inledi. "Gerizekalı niye cimcikliyorsun?"

"Sen demedin mi cimcikle diye? Bana niye kızıyorsun?"

"Yeter!" Diye bağırdı Sarı. "Oturun!"

Fırat ve Mert yan yana duran tekli koltuklara yerleştiler.

"Gelmenizi ben istedim." Dedim. "Yesenize." Başımla yiyecekleri gösterdim.

"Abi izin var mı?" Diye sordu Mert.

"Oha!" Dedim şaşkınlıkla. "Yemek yemek için niye izin alıyorsunuz? Yesenize."

"Haddimize değil yenge." Dedi Fırat ayağımdaki terliği çıkarıp Fırat'ın kafasına attım.

"Yenge kadar başınıza taş düşsün!" Diye bağırdım. "Siz beni sınamak için mi geldiniz? Ne bu yenge meraklılığı ya! Bu kadar mı yokluktasınız? Sarı bugüne kadar hiç sevgili yapmadı diye her yanında gördüğünüz kadına yenge mi diyorsunuz? Yenge değilim, anlıyor musunuz? Yenge değilim!"

"Tamam yenge, yenge değilsin." Dedi Mert. Sinirle kahkaha attım ve olduğum yerde tepindim.

"Sarı!" Diye bağırdım. "Bir şey de şunlara!"

"Ne diyeyim?" Diye sordu Sarı yüzünde eğlenir gibi bir ifade vardı.

"Yenge demesinler bana!"

"Yenge demeyin ona!" Diye bağırdı Sarı ama alaylı bir şekilde. Bana yenge denmesi onun hoşuna gidiyordu.

"Özür dileriz yenge, bir daha sana yenge demeyiz, yenge." Yok yok, gerçekten sınanıyordum bunlarla.

"Sarı, en kısa zamanda bunlara bir tane yenge getir." Dedim. "Belki bana yenge demekten vazgeçerler. Ya da yok... sen yenge getirme çünkü gelecek kadın senin sevgilin olur. Yenge demesinler, hiçbir kadına. Ama bana da demesinler."

"Yen-"

"Sus!" Diye bağırdım Mert'e.

"Gol!" Diye bağırdı Fırat ayağa kalkarak. "Bir bir oldu!" Fener gol atmıştı. Sevinçle ayağa kalkarak, "fenerbahçe oley! Fenerbahçe oley!" Diye tezahürat yaparken Fırat da bana katılmıştı. İki dakika boyunca kesintisiz bir şekilde tezahürat yapıp, hem Ezhel ile hem de Mert ile dalgamızı geçmiştik.

Maçın bitmesine son dakikalar kalmıştı. Top beşiktaşın oyuncusunun ayağındaydı. Bizim kaleye doğru koşturuyordu.

"Ertuğrul hele bir o golü ye bak gör ne yapacağım sana!" Diye bağırdı Fırat. Ve her şey on dakika içinde olmuştu, uzatmalar bitmiş ve fenerbahçe kaybetmişti.

"Kahretsin..." Diye fısıldadım. Koltuğa iyice gömüldüm. Adım seslerini duydum ama kafamı hiç kaldırmadım, büyük bir ihtimalle Mert ve Fırat gitmişti. Ezhel Sarı kazanmıştı! O adam benden ne isteyecekti ki?!

Koltukta doğruldum o ise gülümseyerek bana bakıyordu. "İddiayı kazandım, balpeteği." Dedi keyifli bir ses tonuyla. "Hile yaparak." Diye mırıldandım. "Sen onları kesinlikle tehdit ettin, ben sana inanmıyorum." Omuzlarımı umursamaz bir şekilde silktim.

"Çocuk musun sen?" Diye sordu. Omuz silktim.

"Banane!" Diye bağırdım. "Hile yaptın, hileci!" Ayağa kalktım ve önünde durdum. Üst üste dilimi damağıma vurup cık sesi çıkardım. "Ayıp ayıp! Gelmişsin otuz üç yaşına ama adam olamamışsın. Hileci!"

"Ben? Hileci?" Dedi kaşlarını "yok artık daha neler?" Gibisinden kaldırarak.

"Bir saat önce demiyor muydun, 'işin ucunda kazanacağım bir şey varsa, ister hileyle ister kendi çabamla yaparım balpeteği.' Diye?"

"Ama daha sonra da bunda hile yapmadığımı dile getirmiştim. İşine gelen kısmı anlıyorsun işine gelmeyen kısmı hiç duymuyorsun bile." Diye söylendi. Omuz silktim.

"Hile yaptın, hilecisin sen." Dedim. "İddiayı da ben kazandım o kadar."

Sabır dilenir gibi nefes aldı, "Tamam balpeteği, sen kazandın." Dedi. Güldüm ve dudaklarıma zafer gülümsemesini yerleştirdim.

"İddia sonucunda eğer ben kazanırsam bisikletlerden biri benim demiştim ya artık gerek kalmadı. Benim de bisikletim var. Ne isteyeceğimi hiç düşünmedim. Eğer bulursam söylerim." Diyerek pis pis sırıttım. Resmen ne yapıp ne edip kazanmamı sağlamıştım.

"Yarın yokum." Dedi bir anda. Ona o kadar alışmıştım ki, yarın evde olmaması beni üzmüştü. "Yani gece saat üçe kadar gelemem. Eğer istersen... ama seni oraya götüremem."

"Neyse bir şey olmaz, beklerim seni." Dedim. "Bu arada Demir Ateş ne durumda?"

Gülümsemişti. "Bilmem, seni aramadı mı?" Diye sorunca başımı olumsuz anlamda salladım. "Sen onu arar mısın?"

Telefonumun şifresini açıp Demir Ateş'in numarasına tıkladım. Telefon çalmaya başlarken hapörlöre almıştım. Tam üç kere çaldıktan sonra Demir Ateş'in sesi duyuldu. Sesimi üzgün tonda tutarak, "Demir bey?" Dedim. "İyi misiniz?"

Öksürdü, galiba ağlıyordu. "Adal," Dedi titreyen sesiyle. Daha sonra ağlama sesleri şiddetlendi. Sarhoş olabilir miydi? "Çok kötüyüm... Derya bulunmadı ve flash Sarı'nın eline geçmiş. Şirketi sattım ve oradan gelen paranın hepsini borçlara verdim. Şuan toplam servetim sadece cebimde duran altı yüz lira." Sesi zavallı çıkmıştı. "Otelde kalıyorum, param biterse ne yapacağım onu da bilmiyorum." İçimde bir yerlerde ona karşı vicdan azabı hissetsem de aklıma yeniden o kızın gözyaşları geldi. Vicdanımın sesleri böylece sustu.

"Adal... senden bir şey rica etsem, söylemeye de utanıyorum. Bir hafta sonra otel için param bitecek. Kalacak hiçbir yerim de yok. Kısa bir süreliğine sana gelsem?"

Ezhel Sarı'ya baktım. O ise dudaklarını oynatarak, "Kabul et, zaten bir hafta sonra planı gerçekleştireceğim. Şüphelenmesin senden." Deyince başımı salladım.

"Biz zor günlerde birbirimize destek olmalıyız Demir bey," Dedim. "Lafımı olur tabii ki benim evimde kalacaksınız."

"Gerçekten çok teşekkür ederim Adal, iyi ki varsın." Daha sonra burun çekme sesi ve ağlama sesi geldi.

"Lütfen kendinize dikkat edin ve yıpratmayın. Merak etmeyin toparlayacaksınız ben inanıyorum." Dedim istemeye istemeye.

"Sağ ol Adal." Dedi. "Görüşürüz."

"Görüşürüz."

Telefonu kapatıp koltuğun üstüne koydum.

"Demek bir hafta kaldı..." dedim. Her şey çok hızlı gerçekleşmiş olsa da istenilen sonucu almıştık. Buse'nin intikamını alarak bütün kadınların intikamını alacaktım ve dünya kara bir lekeden temizlenecekti. Çok güzel bir histi bu, anlatılmaz yaşanır derler ya evet işte tam da buydu.

"Evet," Dedi. "Balpeteği... Sana bir şey soracağım ama lütfen hissettiklerini söyle. Kalbinden ne geçiyorsa."

"Tamam." Dedim. Dudaklarını araladı.

"Pişman mısın?" Diye sordu. "Ateş'in acınası hali hiç vicdanını mahvetmiyor mu? Sonuçta asıl suçlu Kıvanç Ateş olmasına rağmen Ateş mahvoluyor. Gerçi ben böyle düşünmüyorum, Ateş de en az Kıvanç kadar suçlu. Ama senin düşüncelerini de öğrenmek istiyorum, eğer istemezsen senin adını Ateş'e vermem. Planın bütün sorumluluğunu kendi üstüme alırım."

"Sarı!" Dedim alayla gülümseyerek. "Yaptığım şeylerden pişmanlık duymam ben. Eğer bir şey yapmışsam ve yaptığım zaman bana doğru gelmişse doğrudur. Bu hiçbir zaman değişmez, en azından bana göre. Ben bu yola intikamla başladım intikamla bitireceğim. Ortada bir kadının gözyaşları var anlıyor musun? Bir kadının sessiz çığlıkları, bir kadının yalvarışları var. Ben onun yerinde olabilirdim ya da başka bir kadın... Buse benim ablam, bütün kadınlar da kardeşim annem veyahut ablam. Onların başına bir şey gelmişse ve intikamı için elimden bir şeyler geliyorsa gözümü bile kırpmadan kendimi ateşe atarım."

"İşte balpeteği..." dedi hayranlıkla.

"Yanılıyorsun..." Dedim. "İki karakterim de bu, hem Adal Sayer hem de balpeteği. Adal Sayer korkak da olsa kadınlar için elinden gelen her şeyi yapar. Ben o küçük kız çocuğunu tanıyorum ve bunu yapar."

"Balpeteği ne olursa olsun benim." Dedi. "Ama Adal Sayer benim değil. Balpeteği, sen daha Adal Sayer'i yabancı görüyorken ben onu nasıl benimseyebilirim ki? Sen kendi içindeki kız çocuğuna yabancıyken ben onu nasıl iyileştirebilirim?"

"Haklısın," Dedim. "Zaten iyileştirmeni istemiyorum. Bana bisiklet sürmeyi öğretmeni de istemiyorum. Bunların hepsi Adal Sayer'in hayaliydi anlıyor musun? Bunları yapmak veya söylemek bana o zavallı küçük kız çocuğunu hatırlatmaktan başka bir şey yapmıyor. Anla artık! Ben hayallerimi gerçekleştirmeyi bu yüzden istemiyorum. İç sesimden bu yüzden nefret ediyorum çünkü o Adal Sayer. Soyadımdan da nefret ediyorum, bana ailemi hatırlatıyor. Balpeteğiyim ben! Başka hiçbir şey değilim."

"Şuan kendi içinde bir savaş veriyorsun, ben sana zaten Adal Sayer olduğunu söylemiyorum. Sen balpeteğisin."

"Daha demin demiyor muydun senin adal Sayer'i benimsemen lazım diye."

"Diyordum. Hala da diyorum. İstediğini yapmakta özgürsün, ister Adal Sayer ol ister balpeteği. Umrumda değil, sen benim balpeteğimsin benim ortağımsın. Ne kadar değişirsen değiş bu asla değişmeyecek."

"Belki değişir Sarı." Dedim gülümseyerek. "Belki senin yüzünden belki de benim... ama insanlar değişiyor Sarı. Ben sana yarın öbür gün değişmeyeceğimin garantisini veremem. Sadece sana şunu söyleyebilirim, bana asla ihanet etme. Eğer bana ihanet edersen ya da sırtımdan bıçaklarsan, sana kendini açıklama fırsatını vermem ve çeker giderim. Yemin ederim yaparım bunu."

"Sana ihanet etmeyeceğim balpeteği." Dedi. "Ama sana şunu söyleyebilirim ki, senin ihanet sandığın şeyler aslında birer iyilik de olabilir. Bunu unutma ve eğer bir gün ihanetimle karşı karşıya kalırsan bu cümlem aklına gelsin."

Sana ihanet etmem demiyordu. Ben bu adama nasıl bu kadar güvenebiliyordum ki? Adam açık açık mecbur kalırsam sana ihanet ederim ama bu senin iyiliğin içindir diyordu.

"Sarı tekrar söylüyorum, ucunda ölümüm olsa dahi benim için çabala ama bana sakın ihanet etme. Ölümü kaldırabilirim ama ihaneti asla."

"Ya ölüm bir ihanet olursa balpeteği?" Diye sordu.

Senin ölümünle sana ihanet ederim diyordu.

"Eğer öyle bir şey olursa mezardan dirilip seni de öldürürüm." Diyerek güldüm. Bu konuşmayı öylesine yapmıştık, Sarı da güldü.

"Balpeteği şuan bunu konuştuğumuza gerçekten inanamıyorum." Dedi. "Saçmalık."

"Aynen öyle." Diyerek keyifle arkama yaslandım.

Her şey kötü bir espriydi, ben yani balpeteği Ezhel Sarı'ya güvenmiş ve onun bana ihanet etmeyeceğine inanmıştım. Çünkü balpeteği asla yanlış yapmazdı, yanlışı sadece Adal Sayer yapardı.

"Eee!" Dedim. "Ben artık kalkayım."

◇◇◇

Sabah yeniden gözlerimi güneşin ilk ışıklarıyla aralamıştım, bugün Ezhel Sarı yoktu. Ve geceye kadar gelmeyecekti. Bu evde nasıl vakit geçirebileceğimi bilmiyordum. Ama ilk olarak yataktan kalkmam lazımdı. Yataktan kalktım ve banyodaki işlerimi halledip, en sonda dişlerimi fırçaladım. Odama tekrar geldiğimde ise dolaptan rahat edebileceğim kombini ayarladım ve odamdan çıktım.

Ahşap merdivenden inerken, karnımın guruldama sesleri kulağıma ulaştı. Mutfağa doğru ilerledim ve masaya doğru yaklaşınca bir çiçek buketi gördüm. Beyaz güllerden oluşuyordu. Çiçekleri burnuma doğru götürüp derin bir nefes aldım, çok güzel kokuyorlardı. Buketin üstünde bir tane not kağıdı vardı. Gözlerim yazının üstünde dolaştı.

"Canım ortağım sırf kahvaltı yaparken kendini yalnız hissetmesin diye bu çiçekleri ona gönderdim. Umarım yüzünü gülümsetebilmişimdir."

Tek ortağın Ezhel Sarı'dan~

Bu adam gerçekten deliydi, dudaklarımın arasından küçük bir kıkırtı döküldü. Çiçeği karşı sandalyeme koyup arka kameramdan çiçeğin fotoğrafını çektim. Hemen ardından ise WhatsApp'a girerek Sarı'ya attım. Anında çevrimiçi oldu.

Senin kadar olmasa da çiçekle idare edebiliyorum.

Nerede ki çiçek? Ben göremiyorum.

Attım ya fotoğraf.

He sen şu basit çiçekleri diyorsun.

Ön kameradan fotoğraf at da gerçek çiçeği göreyim.

Delisin ya!

Evet deliyim.

Gülümseyerek telefonu kapattım ve masanın üstüne koydum. Kahvaltıyı da hazırlamaya başladım.

◇◇◇

Televizyonun karşısında saat gece ikiye kadar oturmuş ve Sarı'nın gelmesini bekliyordum. Aslında görmesem de pek bir sorun olmazdı ama uykum olmadığı için beklemeye karar vermiştim. Kapı çaldı ve ayağa kalkarak kapıyı açtım. Karşımda Mert ile Fırat'ı gördüm.

"Selam, gençler!" Dedim neşeli bir sesle. Sabahtan beri insan yüzü görmemiştim ve sanki onlara büyük bir nimetmiş gibi heyecanla bakıyordum.

"Selam yenge," Dedi Mert. Derin bir nefes aldım.

"Bak Mert, tane tane söylüyorum. Ben... yenge... değilim!" Sinirle olduğum yerde yukarı aşağı doğru birkaç kez zıpladım.

"Tamam yenge özür dilerim." Dedi Mert. Fırat kendini gülmemek için zor tutuyordu.

"Mert sana bir şey soracağım." Dedim.

"Tabii yenge sor." Dedi.

"Deli raporun var mı? Ben akıl sağlığı yerinde olan bir birey olduğunu düşünmüyorum. Çünkü akıl sağlığı yerinde olan bir insanlar, bir şey duyduğunda hemen algılar. Ama senin beynin bana Adal hanım demeyi bir türlü algılamıyor."

"Adal hanım yenge," Dedi Mert bu seferde.

"Mert kaybol!" Diye bağırdım dişlerimin arasından. "Defol!"

Mert arkasını dönerek hızlıca uzaklaştı. "İyi günler Adal yenge!" Diye bağırmayı da ihmal etmedi.

"Yenge kadar başına taş düşsün, Mert yenge... gerizekalı benim aklımla da oynadı! Mert!"

Gözden kaybolmuştu. Karşımda Fırat duruyordu. Epey stresli gözüküyordu.

"Buyur Fırat ne oldu?" Diye sordum.

"Adal yen... Adal hanım, bunu size verdiğimi abim öğrenirse beni mahveder."

"Neden?" Diye sordum.

"Abim, Adal hanıma bir şey olursa sizi yaşatmam dedi de. Bunun içinde ne olduğunu bilmiyorum." Dedi elindeki kutuyu göstererek. "Ve kutu bir tek sizin parmak izinizle açılıyor. Bu yüzden içinde tehlikeli bir şey var mı yok mu bilmiyorum. Eğer abim bu kutuyu kontrol etmeden size verdiğimi öğrenirse..." lafını kestim.

"Merak etme aramızda bir sır." Dedim.

"Teşekkür ederim." Diyerek gülümsedi ve kutuyu bana doğru uzattı. "Eğer isterseniz kutuyu açana kadar yanınızda durabilirim."

"Gerek yok, Fırat. Her şey için teşekkür ederim. O Mert'e de söyle Adal hanım demeyi öğrenmeden gözüme gözükmesin."

"Peki Adal hanım yen... Adal hanım." Dedi ve yanımdan uzaklaştı. Kutuyu da alarak içeri girdim ve kapıyı örttüm.

Koltuklardan birine oturdum ve siyah küçük bir kutuyu inceledim. Düz bir siyah ve üstünde hiç desen olmayan bir kutuydu. Hemen üstünde ise parmak izim vardı. Açsam ne olurdu acaba? Bence bir şey olmazdı çünkü epey bir meraklanmıştım. İşaret parmağımı parmak izine okuttuktan hemen sonra kutunun kapağı otomatik olarak açıldı.

İçindeki şeyi görmemle gözlerimden bir damla yaş süzüldü. O buradaydı, belki de bir nefes kadar yakınımdaydı.

İçinde hırkam vardı, geçmişimdeki en kötü yıldan kalan en kötü hatıram... pembe hırkam. Hayatımı cehennem eden o kişi yeniden buradaydı ve küçük kız çok korkuyordu. Bu sefer balpeteği bile korkuyordu. Çünkü balpeteği de bunu çok iyi biliyordu, bütün herkese gücü yetmesine rağmen o adama gücü yetmeyeceğini. Çünkü o adama bir kere yenilmişti ve ömrünün sonuna kadar o adama yenilecekti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.