Pembe hırka.
Geçmişim.
20 yaşım.
Belki de bütün yaşlarım.
Midem bulanıyordu, geçmişimden gelen bir mide bulantısıydı hiç geçmeyen hiç geçmeyecek bir mide bulantısıydı. O geri gelmişti ve hayatımdan hiç gitmeyecekti. Belki Balpeteğini bile bitirecekti. çünkü balpeteği bile ondan deli gibi korkuyordu. Balpeteği ilk defa birinden deli gibi korkuyordu.
◇◇◇
4 sene önce (balpeteği 20 yaşındayken)~
Onun kahve gözlerine bakıyordum, bu adama karşı bir yıl boyunca bir şey hissetmememe rağmen neden sevgili oluşumu sorguluyordum. Büyük bir ihtimalle o da bunu sorguluyordu. Bugün bir karara varmıştım, her şeyi geride bırakarak yeni bir sayfaya başlayacaktım. Bizim Ercan ile başlamamız bir hatayken onu temizlemem lazımdı.
"Ercan..." Dedim titrek bir nefes vererek. Bunu söylemek zor olacaktı, Ercan beni sevmiyor olabilirdi ama çok çabalamıştı. Aynı şekilde ben de çok çabalamıştım ama olmayınca olmuyordu ve bunu zorlamanın bir manası yoktu. "Bitirelim."
"Neyi?" Diye sordu. "Ortada bitirilecek bir şey var mıydı ki? Adal bu zaten başladığı günden beri biten bir ilişkiydi. Bir gün biteceği belli olan bir ilişki. İkimiz de belki bir gün birbirimizi severiz sandık ama olmadı."
"Ercan, seni sevmeyi sana aşık olmayı ne kadar istediğimi tahmin edemezsin." Diye bir itirafta bulundum. "Ama olmadı, kalbimde senin sevgin çok büyük fakat aşk değil bu. Aşk olması için çok çabalamama rağmen..."
"Senin de benim de bir suçum yok Adal, sen benim kalbimde iyi bir dost olarak kalacaksın. Ne zaman istersen yanındayım."
"Sağol Ercan." Dedim gülümseyerek. "Galiba yollarımızı ayırmanın vakti geldi." Gece saat on ikiye geliyordu.
"Saçmalama, bu saatte seni hayatta bir yere bırakmam."
"İşleri zorlaştırmayalım, Ercan. Gitmem ikimiz içinde en iyisi."
"Adal, kalacak evin bile yok. Eğer istersen yeni bir ev bulana kadar burada kal. Ne yapacaksın?" Doğru ya benim bir işim bile yoktu. Acilen bir yalan bulmam lazımdı beni bırakması için.
"Ben birisiyle tanıştım, kız çok iyi ve eğer istersem onda bir süre kalabileceğimi söyledi. Oraya gideceğim."
"Ne yani? Sırf beni ve bu evi görmemek için ona mı gideceksin? Daha kızı doğru dürüst tanımıyorsun bile!" Dedi dehşet içinde.
"Ercan, yeter." Dedim. "Bu zamana kadar yaptığın her şey için sana minnettarım. Ama bitti, yollarımız bugün çoktan ayrıldı. Ve tekrardan birleştirilmesi imkansız."
Gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
On dokuz yaşımda gelmiştim buraya, bir yıl boyunca evini açtı bana. Yetmedi bütün tehlikelerden beni korudu. Kendimi ona ihanet ediyor gibi hissetsem de buna mecburdum.
"Eğer bir gün çok zengin olursam, sana borcumu ödeyeceğim Ercan." Dedim.
"Sen ve zengin olmak?" Diyerek güldü. Biz böyleydik, sürekli birbirimizle dalga geçer eğlenirdik. Ben de güldüm.
"Bir gün zengin olursam bu lafını hatırlatırım."
"Sen bir zengin ol da söz borcum neyse senden alacağım." Diyerek burnuma bir fiske vurdu.
"İyi bir dosttun Ercan kendine iyi bak." Diyerek koltuktan kalktım. O da kalkınca kollarımı hızlı bir şekilde boynuna dolayıp ona sarıldım.
O da karşılık verince yaklaşık otuz saniyeye kadar sarıldık. Ondan ayrıldım ve yerde duran el çantamı aldım. Kapıyı açtım. Ona el sallamayacaktım, annemle babam giderken bana el sallamışlardı. Elimden geldiğince onların yaptıklarını yapmıyordum. Çünkü onlara benzemek istemiyordum, onlar kadar acımasız olmak istemiyordum.
Gözlerimden art arda yaşlar süzüldü ama arkama dönüp bakmadım. Dışarıya doğru ilk adımı attım ve arkama bile bakmadan gittim. Bu evden uzaklaştım. Her bir adım atışımda gözlerimden yeni bir yaş süzüldü. Gittim, çok uzaklara belki de on beş dakikalık mesafeye. Ne farkederdi ki, evle aramızda çok az bir mesafede olsa ben aslında o eve aşamayacağım kilometreler kadar uzaktım.
Üşüyordum, montuma iyice sarıldım ve şapkamı kapattım. Mart ayındaydık ve hava soğuktu. Bu soğukta nereye gidecektim ki? Bir başıma kalmıştım. Issız bir sokağa girdim. Yere, dizlerimin üstüne çöktüm. Ve bağıra çağıra ağladım.
"Sizden nefret ediyorum!" Diye bağırdım. "Neden benim anne ve babam oldunuz?! Niye beni terk ettiniz?! Tek başıma kaldım, kimsem yok. Evim bile yok! Üşüyorum, sesimi duyan yok! Ağlıyorum teselli edip sarılan yok! Söylesenize neden ailem oldunuz benim! Bakamayacaksanız neden ailem oldunuz?!" Gözyaşları içinde saatlerce onlarla konuştum. Nefretim bitmedi ama kin de besleyemedim. Gelseler affedecektim ama gelmediler.
Ben hayatımda ilk defa birisini affetmemek istedim. Ömür boyu aileme kin tutmak istedim.
Ayağa kalktım ve elimin tersiyle gözyaşlarımı sertçe sildim.
Ben Adal Sayer durmadan ağlayan zavallı çocuk.
Yatacak bir yer bulma umuduyla etrafıma baktım. Orada bir kulübe vardı. Oraya doğru koştum, galiba köpeklerin kaldığı küçük bir kulübeydi. Yere çöktüm. Bir anne ve bir yavru köpekle göz göze geldim. Kulübe epey büyüktü yani buraya sığınabilirdim.
"Merhaba," Dedim sevecen bir sesle. Ama anne köpek benim aksime sertçe havladı. Olduğum yerde sıçradım. İçeriye doğru geçeceğim esnada bir kere daha havladı ve üstüme doğru yürüdü. Diz çöktüm ve ağlamaya devam ettim. "Kimsem yok! İzin ver de burada kalayım." Köpek birkaç saniye yüzüme baktı daha sonra bakışları yumuşadı. Havlaması kesildi ve kulübenin içine girdi.
Bunu bir izin olarak algıladım ve ben de içeri girdim. Köşede bir yerde uzandım.
Bugün bana köpek dahi acımıştı.
Bana köpek acımış ve kulübesine almıştı.
Ama benim annem ile babam gözyaşlarımı umursamadan beni terketmişlerdi.
Yavru köpeğin tüylerini okşadım ve anne köpeği de sevdim. Hatta yavru köpekle yaklaşık yarım saat boyunca oyunlar oynadım. Yatma vakti gelince de montuma sıkı sıkı sarılarak yattım.
◇◇◇
Sabah gözlerimi yeniden kulübede açtım, her yanım tutulmuş ve üşümekten çenem titriyordu. Köpekler gitmişti, aynı ailem gibi beni terk etmişlerdi.
Ayağa kalktım ve kulübeden çıktım. İş bulmam lazımdı. Hem iş bulacaktım hem de ev. Kulübeden epey bir uzaklaştım ve çarşıda dolanmaya başladım, özellikle dükkanlarda iş ilanı var mı diye bakıyordum.
Ellerim cebimde bana tuhaf tuhaf bakan insanlara anlam vermeye çalışıyordum. Neyime bakıyorlardı ki? Sanki yüzümde farklı bir şey varmış gibi. Ama aslında her zamanki halimdi. O da ne?! Bir lokantada bay ve bayan garsona ihtiyaç olduğuna dair afiş asılmıştı. Hızlıca o lokantadan içeri girdim ve bir tane personelin yanına gittim.
"Merhaba, garsonluk için gelmiştim." Dedim heyecanla.
"Bu halinizle mi?" Diye sordu.
"Ne varmış ki halimde?"
"Hanımefendi, hiç aynaya baktınız mı?" Deyince arkamı döndüm ve aynayla karşılaştım. Saçlarım karmakarışık ve berbat görünüyordu. Gözlerim ağlamaktan kızarmış ve dün sürdüğüm hafif rimel akmıştı. Dudağımdaki rujdan hiç söz etmiyordum bile, neredeyse bütün çeneme akmıştı.
Utanarak lokantadan neredeyse koşarak çıktım. Hemen sağdaki sokağa girdim ve kimsenin burada olmadığından emin olup duvarın yanına çöktüm.
İnsan kendini bu kadar kimsesiz hissedebilir miydi?
Dün tanıştığım köpek bile beni terketmişti. O kadar mı kötü görünüyordum. İnsanlar benden neden uzaklaşıyordu? Kimse beni sevmeyecek miydi bu hayatta? Hep mi yapayalnız kalacaktım?
Yeniden ayağa kalktım ve yürüdüm, nereye gideceğimi bilmeden gece nerede kalacağımı bilmeden yürüdüm.
"Kızım, iyi misin?" Bir teyzenin kolumdan dürtmesiyle adımlarımı durdurdum.
"Hı?" Dedim.
"Yavrum kötü gözüküyorsun," Dedi endişeyle. "Ailen var mı? Evin?"
"Var teyze." Dedim. "Evim var, ailem var. Sadece biraz şımarıklık yaptım ve sinirlenip evi terkettim. Şimdi eve gideceğim."
"Ah yeni nesil çocukları!" Diyerek güldü yaşlı teyze. "Kendine dikkat et."
Gülümseyerek yanından uzaklaştım. Yalan söylemek ne kadar basitti öyle değil mi? Adal Sayer için daha basitti çünkü sürekli iyi olduğu yalanını söylüyordu. Hayatı bu yalan üzerine kuruluydu.
Saat gece bire kadar sokaklarda gezindim, kalacak bir yer umuduyla. Dün kaldığım kulübenin yerini de kaybetmiştim.
Ama kalacak hiçbir yer bulamamıştım. Sadece ıssız bir yeşillik alanda kartonları buldum. Onların üstüne oturdum bir tane de kartonu üstüme çektim. Rüzgar esiyordu. Ve ben yine üşüyordum.
"Oğlum çok içme lan!" Diye bağırdı bir erkek sesi.
"Sanane!" Daha güçlü bir erkek sesi ulaştı kulağıma. Sesler çok yakınımdan geliyordu. Kafamı sağa doğru çevirdim. Ve montumun içindeki pembe hırkamı tuttum. Üstümdeki montu çıkardım ve kendimi saklamaya çalıştım.
"Bırak lan!" Diye bağırdı. "Sen bana karışamazsın!"
"Karışırım oğlum!" Diye bağırdı. Ardından yumruk sesleri ve inleme sesleri kulağıma ulaştı. Ve en son pat! Sesi geldi. Ayağımın ucuna kadar kanlar geldi. Bu bir insan kanıydı.
"Oğlum kalk lan!" Diye bağırdı. Ağzımdan hıçkırık sesi döküldü. "Kim var orada?!" Diye bağırdı. Adım sesleri buraya doğru geliyordu, ellerim titriyordu. Ağlıyordum.
Üstümdeki monta bir el uzandı ve tek hamlede montumu sağa doğru attı. "Küçük sürtük seni!" Diye bağırdı ve saçlarıma asıldı. Beni hiç zorlanmadan ayağa kaldırdı.
"Sen... sen... Onu öldürdün!" Diye bağırdım. "Katilsin!" Ondan kurtulmak istesem de beni bırakmadı. O çok güçlüydü ve sanırım uyuşturucu kullanmıştı.
"Bırak!" Dedim. Ağlamaya devam ediyordum. "Bırak ne olursun Bırak beni!"
Bir eli yanağıma ulaştı ve okşadı. "Küçük sürtük! Bu gece sen bana lazımsın." Sözleri midemi bulandırmıştı. Ona karşı gelmeye çalıştım, vurmaya çalıştım ama işe yaramıyordu. Ben bu gece ailemden bir kez daha nefret etmiştim.
"Bırak ne olursun!" Diye bağırdım. Ama o ise bırakmadan üstüme doğru eğildi ve dudaklarını yanağıma doğru sürttü. Öptü. Onun dudakları yanağıma değmişti.
Suratına tokat atmak istesem de son anda elimi havada yakaladı. Dudaklarını bu sefer dudaklarıma yaklaştırdı. Tam öpecekken, kaçmaya çalıştım ama bu sefer de pembe hırkamdan tuttu. Ben mücadele edince de hırkam sırtımdan ayrıldı ve yere düştü.
Hırkamı önemsemeden kolumdan tuttu ve bu sefer de dudaklarıma yaklaştı. Tam öpmek üzereyken arkadan bir adam yaklaştı ve onun kafasına taşla vurdu. Bu daha yeni başından yaralanan adamdı çünkü başı hala kanıyordu.
Daha yeni beni öpmek üzere olan adam yere düştü. "Sen onu dert etme." Dedi beni kurtaran adam. "Beni bir arka sokakta bekle. Kaç."
"Ölecek mi?" Diye sordum yutkunarak.
"Ölmeyecek." Dedi.
Nedenini bilmediğim bir şekilde ona inandım ve arka sokağa doğru koşmaya başladım. Kalbim göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu. Arka sokağa ulaştığımda duvara yaslandım ve derin nefes alıp vermeye başladım. Kalp çarpıntım hala geçmemişti. Elimin tersiyle yanağımı sildim. Saçlarımı da aynı şekilde sildim. Onun pis elleri vücudumda dolaşmıştı. Bugün kara bir lekeyi vücuduma almıştım.
Yarım saat kadar orada tek başıma bekledim, daha yeni beni kurtaran o adam yanıma geldi ve bana yaklaştı.
"Yaklaşma!" Diye bağırdım ve geriye doğru bir adım attım.
"Korkma," diye fısıldadı. "Sana asla zarar vermem. Seni kurtardım. Sana zarar vermeyeceğim. Lütfen sakinleş."
Durdum ve bana yaklaşmasına izin verdim.
"Kalacak bir yerin yok mu?" Diye sordu.
Başımı olumsuz anlamda salladım.
"Sokaklarda kalman çok tehlikeli." Dedi. "Gel bir süre seni bizim eve götüreyim. Evde karım var merak etme. Bana güven, sana zarar vermeyeceğim."
"Tamam." Dedim ve gözlerimden bir damla yaş süzüldü.
◇◇◇
Şimdiki zaman~
Canım yanıyordu, kalbim sıkışıyordu, gözlerim kapalıydı fakat yaşlar akıyordu. Uyanıktım ama gözlerim kapalıydı. Nasıl bir çelişkideydim bilmiyordum. İliklerime kadar geçmişimle doluydum. Vücudumun her yerinde o ellerin izi dolaşıyordu. Midem bulanıyordu.
Bütün adamlara gücü yeten balpeteğinin geçmişindeki adama karşı gücü yetmiyordu. O adama bir kere yenildi ve yenilecekti.
Midemdeki yanma hissi daha da artınca, gözlerimi hafifçe araladım. Onun okyanus gözlerini görünce derin bir nefes verdim. En azından şuanlık güvendeydim, orası da kesin değildi. Geçmişimin izleri aklımın dört bir yanında dolaşırken kendimi nerede olursam olayım asla güvende hissedemezdim. Elimin üstünde onun elini hissediyordum, yavaş yavaş beni rahatlatmak ister gibi geziniyordu. Yattığım yer galiba benim yatağımdı, yatağımdaki boşlukta oturan ise o, sarı saçların ve mavi gözlerin sahibi.
Onu ilk defa bu kadar endişeli ve bir o kadar da sinirli görüyordum. Gözlerimi, diğer eline çevirdiğimde ise kanın taştığı sargı bezinin eline sarılı olduğunu gördüm. Ve odamda kırık ayna parçalarını... zihnime az önce olanlar bir bir düşmüştü. Büyük bir ihtimalle kriz geçiriyordum, Sarı da benim bu halime dayamayıp öfkesini aynadan çıkarmıştı. Aynanın kırılma seslerini duyunca ve dört bir yana saçılan cam parçalarını görünce daha da ağlamaya başlamıştım. Kendimi çok fazla yorduğumdan dolayı da Sarı'nın kollarına yığılmıştım.
"Kahretsin," diye fısıldadım. Gözlerim yeniden dolmuştu. "Nefret ediyorum, her şeyden. Neden? Sarı neden? Neden ailem beni terk etti? Onlardan da nefret ediyorum. Her şeyin suçlusu onlar!"
Gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir duyguya rastladım ama aldırış etmedim. Çünkü gözlerindeki bu duygunun ne olduğuna karar verememiştim.
"Geri geldi..." Diye fısıldadım, gözlerim boşlukta dolaşıyordu. Sürekli ağlıyor ve elimde duran yastığı var gücümle sıkıyordum. Acımı yastıktan çıkarmak ister gibi sıkıyordum.
"Kim verdi sana o kutuyu?!" Sesindeki öfke bana değildi ama şuan o da benim gibi kendinde değildi. Ama ister istemez gözlerimden daha şiddetli yaşlar akmaya başladı. Beni kendi göğsüne doğru çekerek saçlarımı okşadı. "Ağlama." Dedi. "Bana sadece o kutuyu sana kimin verdiğini söyle."
Fırat'ı söyleyemezdim, o bana güvenmişken ben ona ihanet edemezdim. Sonuçta kutuyu bana vermek istememiş ama ben zorlayınca vermişti. Onu Sarı'ya söylemeyeceğime dair söz de vermiştim üstelik.
"Hatırlamıyorum." Dedim zorlukla yutkunurken. Ondan geri çekildim ve sırtımı yatak başlığına yasladım. "Sadece parmak izimi kutuya okutturup, kutuyu açtığımı hatırlıyorum. Ondan öncesi hafızamda yok." Sinirden gözü dönmüş bir şekilde yatakta üstüme doğru eğildi.
"Yalandan hoşlanmam." Dedi, çıldırmıştı adeta. "Sana son kez soruyorum! Sana bu kutuyu kim verdi?"
"Hatırlamıyorum!" Diye bağırdım. "Hem ayrıca kes şunu! Ben bu haldeyken sen hala bana bağırıyorsun!" Ellerimi saçlarıma geçirdim ve sallanmaya başladım. "Yeter! Yeter anlıyor musun Yeter! Bak bana ben ne haldeyim? Sen hala neyin kutusundan bahsediyorsun?! Adamı bulunca bir bok mu olacak? Mahvoldum anlıyor musun ben? Ben mahvoldum! Aklımdan bir an bile çıkmayan geçmişim, elinde kanıtlarıyla kapıma dayanmış, sen hala kutuyu kimin verdiğini mi soruyorsun? Kim verdiyse verdi! Önemli mi? O adam burada!"
"Önemli!" Diye bağırıp ayağa kalktı ve yumruk yaptığı elini dolabıma sertçe geçirdi. Dolabın vurduğu kısmı parçalanmıştı ama onun eline bir şey olmamıştı. "Sana zarar veren her şeyin en ufak ayrıntısı bile önemli!" Hızlıca odadan çıktı ve "Fırat!" Diye bağırdı. Sesini tüm Türkiye'nin duyduğuna emindim. Beş dakika içinde Fırat yukarı çıktı ve ikisi birlikte odama girdiler.
"Bu kutu!" Dedi elleriyle yerdeki kutuyu göstererek. Fırat bana baktı ve kaşlarımı havalandırdım, Ezhel'e söylemediğimi anlasın diye. "Kim soktu bunu evin içine?!"
"Bilmiyorum." Dedi, yalanı öyle usta bir şekilde söylemişti ki şaşırmıştım.
Sarı yumruğunu çok sert bir şekilde Fırat'ın yanağına geçirdi. "Siz burada eşek başı mısınız? Sayer'i size emanet ediyorum, başına bir şey gelmeyecek diyorum. Sizden habersiz eve yabancı bir nesne giriyor. Lan! Sadece bir gün evden uzaklaştım bir gün!" Eliyle beni gösterdi. "Bak! Düştüğü hale bak! Ben şimdi sana ne yapayım?!" Omuzlarından silkerek birkaç tane yumruk üst üste attı.
"Gözümün önünden kaybol!" Dedi tükürürcesine. "Senin hesabını sonra vereceğim!"
Fırat gözden kaybolduktan sonra Sarı odaya girerek kutuya bir tekme savurdu. Telefonu çıkardı ve bir numara tuşlayarak kulağına götürdü. Telefon açılır açılmaz, "Bana evin her yerindeki kamera kayıtlarını getir." Telefonu kapattı. Ve sinirle odanın içinde volta attı.
"Çok korkmuş muydun?" Canı yanarcasına bunu sorarken yanıma oturdu ve ellerimi iki avucunun arasına aldı. Beklemediğim bir hareketle irkilirken, o aldırış etmedi ve dudaklarına bastırdı. "Çok korkmuş muydun?" Tekrar sorduğu bu soru yüzünden yutkundum.
"Evet," Dedim gözyaşlarım akmaya devam ederken. "Çok korktum. Ağladım, bağırdım, eğer o adam uyanmasaydı-" Sustum, devam etmedim. "Vücuduma dokundu, benim vücuduma izinsiz bir şekilde dokundu! O adamı bul Sarı! O adamı bana bul! Öldür ve cesedini yak! O ülkemin toprağında gömülmeyi bile hak etmiyor!"
"Sus," dedi. Acı çekiyordu. Benim yanımda güçlü olması gerekiyordu. Çünkü sığınacak tek limanım o kalmıştı, o da çökemezdi. Çökmemeliydi.
"Neden?" Diye sordum alayla. "Acı mı çekiyorsun? Senin duymaya bile dayanamadığın acıyı ben bizzat yaşadım!" Acımasızca söylediklerim, yüzündeki merhamet duygusunu ortaya çıkardı.
"Acı çekiyorum çünkü..." Sustu. "Sen benim ortağımsın! Senin çektiğin acıları," Eliyle kalbini gösterdi. "Ben şurada hissediyorum. Seni ortağım olarak yanıma aldım, ablam ve annemden sonra tek sahip olduğum kadın sensin! Sen bu hayatta değer verdiğim tek kişisin anlıyor musun?! Senin benden başka kimsen olmadığı gibi benim de senden başka kimsem yok!" Haykırırken söylediği acısı kalbimde bir sızı yaratmıştı.
İkimiz de derin bir sessizliğe gömüldük.
◇◇◇
Saat sabah altıya gelirken biz hala Sarı ile birlikte aşağıda oturup televizyon izliyorduk. Dizinin en heyecanlı yerindeydi kadınla adam kavga ediyordu. Hararetli bir tartışma esnasında adam bir anda kadının belinden tuttu ve onu kendine doğru çekti. Kadın ne olduğunu anlayamadan onu öpmeye başladı.
"Ahlaksızlar!" Diye bağırıp kafamı diğer tarafa doğru çevirdim. Böyle dizilerden sürekli midem bulanıyordu, buraları en azından sansürleyebilirlerdi öyle değil mi? Şimdi burada çocuklar da olabilirdi. Bu yüzden bu dizilere aşırı sinir olur ve izlemezdim. Sarı'nın gür kahkahaları odanın içinde duyuldu. "Kapat şunu!" Dedim. Ardından öpüşme sesleri kesildi, galiba televizyonu kapatmıştı.
Olayların etkisinden çıkamasam da televizyon izleyebiliyordum. Kapı çaldı ve içeri giren adamları hemen tanıdım. Geçmişimin katili kameraları iptal ettirmesine rağmen bu adamlar bir şekilde kayıtları bulmuşlardı. Yedek kamera da olabilirdi, bilmiyordum.
"Efendim, adamın yüzünü teyit ettik." Dedi içlerinden kır saçlı olan adam. "Şuan adamlarınız her yerde onu arıyorlar."
"Tamam," Dedi. "Sakın ona bir şey yapmayın. Her yerini sağlam istiyorum. Tırnağına bile zarar gelmeyecek. Duydunuz mu beni?!" Bu adama yapacaklarını tahmin bile edemiyorum çünkü gözlerinde gördüğüm ton tehlikenin zirve noktasından bile daha üstündeydi.
Kendimi onun yanında aşırı derecede fazla güvende hissediyordum.
Adamlar onaylayarak evden çıktılar. "Uykun geldi mi?" Diye sordu ilgiyle saçlarımı severken. Başımı olumlu anlamda sallayıp başımı omzuna koydum. O ise elini boynumdan geçirerek saçlarımı okşamaya devam etti.
Babamın nefret ettiği saçlarımı, o her bir telini okşayarak seviyordu. Benim hikayem kimsesizliğin hikayesiydi, hatta öyle kimsesizdim ki kendi kimliğimi bile ayırt edemiyordum. Sonra bir adam çıkmıştı karşıma, o da benim gibi kimsesizdi. Aynı benim gibi yaralı... Bana sahip çıkmış ve bütün tehliklerden korumuştu. Kendi yaralarını umursamadan benim yaralarımı sarmıştı. Ama aslında onun da yarası benim ki kadar derindi. Hatta fazlası vardı ama eksiği yoktu. O benden daha yaralıydı.
◇◇◇
Gözlerim yavaş yavaş açılırken iki el tarafından odama taşındığımı farkettim. Bu Sarı'ydı. "Sarı," diye mırıldandım. O ise bir şey demeden beni yatağıma yatırdı. Başım çatlayacak derecede ağrıyordu. "Sarı," diye mırıldandım. Bir süre başımda bekledi, sesim çıkmayınca da gitmek için hareketlendi. Tam o esnada kolunu sıkıca tuttum ve gitmesine izin vermedim. "Korkuyorum." Dedim dudaklarımı ıslatarak. Boğazım kuruduğu için yutkunamıyordum. "Yanımda yat."
Başını olumlu anlamda salladı ve yatağın diğer tarafına geçerek yanıma uzandı. Onunla aramızda mesafe vardı, ben bu mesafeye aldırış etmeden elini sıkıca tuttum. "O adam gece buraya gelebilir." Dedim, gözlerim yeniden dolmuştu. "O adam beni buldu." Beni göğsüne çekerek sıkıca sarıldı.
"Ben buradayım..." dedi güven verici bir sesle. "Balpeteği ben senin yanındayım. Değil o adam bin tane adam da gelse, sana asla zarar veremez."
"Ama o adama balpeteğinin gücü yetmedi ki." Dedim hüzünlü bir sesle. Başım hala onun göğsündeydi.
"Sarı'nın gücü yeter o zaman." Diyerek saçlarımı okşadı, acımı geçirmek ister gibi okşadı. Geçmişimden gelen saç yanmasıydı bu. O okşayınca canım yanmıştı, Sarı okşayınca da canımın acısı geçmişti.
"Ya yetmezse?" Diye sordum korkuyla. "Ya o adam gelip beni alırsa? Ya o günkü gibi saçlar-"
"Sus." Dedi yalvarır gibi çıkmıştı ses tonu. "Yalvarırım konuşma. Anlatma bana bunları."
Canının yanmasının tek nedeni ablasını ona hatırlatmamdı. O da benim için endişelenmemişti. Benim acılarımı duymak onu üzmemiş ve canını yakmamıştı. Sadece ablasını ona hatırlattığım için canı yanmıştı.
"Yat." Dedi. "Yarın yorucu bir gün olacak."
Başımı salladım ve gözlerimi kapattım. Aradan dakikalar geçti ve o benim uyuduğumu zannederek fısıldadı: "Canımı ne kadar yaktığını bilsen asla konuşmazdın minik kızım..."
◇◇◇
Sabah gözlerimi açtığımda yanımda kimse yoktu, büyük bir ihtimalle Sarı, sabah kendi odasına geçmişti. Yeniden ayaklandım ve banyoya doğru gittim. Her gün banyodaki rutin işlerimi hallettikten sonra giyinmek için odama girdim. Bugün Sarı bir yere gideceğimizi söylemişti, ona göre giyinmeliydim. Açıkçası nereye gideceğimizi bilmediğim için kafamda ne tür bir kombin oluşturacağıma karar verememiştim.
Sarı'nın ilk günlerde aldığı bir sürü elbiseyi boş odalardan birine yerleştirmiş, aşırı beğendiklerimi de odama almıştım. Dolabımın içinden yeşil pantolonumu, üstüne de beyaz boğazlı kazağımı giydim. Ceket olarak da pantolumun takımı olan yeşil ceketimi giydim. Saçlarımı taradım ve en tepeden topladım. Bugün pek makyaj yapacak havamda olmadığım için çantamı ve telefonumu da alarak odamdan çıktım.
Merdivenlerden inerken, ruh gibiydim. Mutfaktan sesler gelirken, Zuhal mi geldi acaba diye düşündüm. Mutfağa girince de yanıldığımı gördüm. Sarı yemek yapıyordu, normalde olsa onunla şakalaşabilirdim ama moralim çok bozuktu. Sarı işini yarım bıraktı ve yanıma gelerek iki elini de omzuma yerleştirdi.
"Ortağımın yüzünü nasıl gülümsetebilirim acaba?" Diye sordu ilgiyle. Omuz silktim ve sandalyeye oturdum. O ise önüme diz çöktü ve dizlerimin üstüne koyduğum ellerimi sıkıca tuttu. "Sen çok güçlüsün, her şeyim üzerine Yemin ederim ki sen çok güçlüsün balpeteği. Değil o adam bin tane daha adam gelse yenersin. O yüzden korkma, kendi gücüne güvenmiyorsun peki. Ama benim gücüme güven. Ben yaşadığım sürece sana asla zarar gelmez. Sen benim ortağımsın, anladın mı? Benim ortağım..."
Cevap vermedim.
"Bana güveniyor musun?" Diye sordu.
"Hı hı." Dedim başımı olumlu anlamda sallayarak. Ayağa kalktı ve başımı göğsüne gömdü.
"O zaman her şeyi bana bırak, benim bu hayattaki tek görevim bir tanecik ortağımı korumak ve onu gülümsetebilmek."
Gülümsedim.
Benden ayrıldı ve kahvaltılık dolu olan tabakları masaya yerleştirdi.
"Evet prensesim, başla bakalım." Dedi göz kırparak. Kahvaltılıklara baktım ama iştahım yoktu. Başımı olumsuz anlamda salladım. Sandalyesini tam yanıma çekti ve bir sürü kahvaltılık tabağıma doldurdu.
"O tabak bitecek, balpeteği." Dedi. Tabaktakilere baktım ama yine de iştahım yoktu.
"Hiçbir şey istemiyorum." Dedim.
"Nazlanma boşuna o tabak bitecek." Dedi, daha sonra ise kaşları havalandı. "Eğer bitmezse... Ben zorla yediririm."
İstemeye istemeye yemeye başladım, her bir lokmada kusacak gibi olsam da yiyebiliyordum. Yarım saat sonra mutfağı öylece bırakmış ve evden çıkmıştık. Ezhel Sarı'nın villasının karşısında aynı onun kadar büyük olan villaya doğru yürüdük.
"Burada kim yaşıyor?" Diye sordum.
Eliyle yanlarda duran küçük gecekonduları ve villayı gösterirken, "burada tabii ki yabancılar kalmıyor. Hepsinde, bodrumda işkence gören erkeklerin zarar verdiği kadınlar var. Şimdi senin onlarla konuşmanı istiyorum o yüzden hepsinin toplanma alanı olan bu evdeler. Günde en az bir kere bu evde buluşuyorlar. Can sıkıntıları falan gideriliyor."
"Sarı," Dedim, ciddi olup olmadığını sorguluyordum. "Sen iyilik meleği falan mısın?"
"Pek sayılmaz..." dedi gülümseyerek. "Çünkü melekler günde en az on tane adam öldürmüyordur."
Kıkırdadım.
Sarı'nın yaptığı bu iyiliği öğrenmem ona karşı tekrardan hayran olmamı sağladı. Sarı kapıya yaklaşarak zili çaldı, daha sonra da kapı bir kadın tarafından açıldı. İçeriden gelen gürültüler buranın epey kalabalık olduğunu haykırıyordu.
"Hoşgeldiniz," Dedi bize kapıyı açan kadın. Yeşil gözleri, sürdüğü farın etkisiyle daha da ortaya çıkmıştı. Burnu hafif kemerliydi ve yüzüne yakışıyordu. Dudakları güzellik algılarını yıkıp baştan yapacak kadar dolgun ve güzeldi, sarı saçlarını tepeden topuz yapmıştı. Hemen yanında dizinin hizasına gelen üç dört yaşlarında da bir erkek çocuğu vardı.
"Hoşbulduk," Dedi Sarı.
"Hoşbuldum," Dedim güler yüzlü bir şekilde. Yere doğru eğilip çocuğun başını okşadım. "Adın ne senin bakalım?" Diye sordum.
Çocuk geriye doğru çekilerek annesinin arkasına saklandı. "Biraz çekingen," Dedi kadın. "Kolay kolay kimseyle konuşmaz." Başımı salladım ve içeriye doğru bir adım atacaktım ki bir el bileğimi sardı.
Arkamı dönüp Sarı'ya baktım. Elini bileğimden çekti. "Balpeteği, bir şey olursa ara." Dedi. "Benim biraz işim var geldiğimde seni alırım. Ev hemen karşısı ama sakın tek başına eve gitme ve beni bekle. Bir şey lazım olursa Mert kapının önünde."
"Tamam," Diyerek ona sarıldım. "Gerçekten yaptığın iyilikler karşısında eziliyorum."
"Sen benim ortağımsın, balpeteği." Diyerek göz kırptı. "Sen benim için dünyadaki en kıymetli insansın. Ortağımsın." Ondan ayrıldım ve gitmesi için uzaklaştım. Kapıyı açtı ve daha sonra da gitti.
Bize kapıyı açan kadın elini bana doğru uzattı, "tanışmayı unuttuk," Dedi gülümseyerek. "Ben Fadime, genel de bana Fadik derler. Eğer istersen Fadik diyebilirsin."
"Anlaştık Fadik." Diyerek elini sıktım. "Ben de Adal."
"Memnun oldum." Dedi ve eliyle içeriyi gösterdi. Gülümseyerek oturma odasına girdim. Neredeyse benim evim kadar büyüktü salonları. Sarı buranın toplanma yeri olduğunu söyledi galiba bütün duvarları kırmışlardı ve bir arada oturmaları için tek oda yapmışlardı.
İçeride neredeyse yüze yakın kadın ve çocukları vardı. "Selam hanımlar," Dedim gülümseyerek.
"Hoşgeldin."
"Hoşgeldin."
Daha bir sürü kez bana hoşgeldin Diyenler oldu, hepsine tek tek cevap verdikten sonra benim için ayırdıkları yere oturdum. Aralarından mavi gözlü olan yirmili yaşlarda bir kadın yanıma oturdu.
"Ben Masal," Dedi.
"Memnun oldum, Masal." Herkes kendi aralarında konuşmaya dalmıştı. Ben ise Masal ile konuşuyordum.
"Adal?" Dedi soru sorar gibi. Başımı sallayıp onu doğruladım. "Abimin yanında kolay kolay kadın görmem, çok şaşırdım. Onun için baya kıymetli olmalısın."
Gülümsedim. "Bana değer veriyor." Dedim.
"Nesi oluyorsun?" Diye sordu. Ona gerçeği söyleyemezdim çünkü Sarı anlatmamış olabilirdi. Açıkçası ben bu hayatta kolay kolay kimseye güvenemezdim. O yüzden yalan söylemeyi tercih ettim.
"Sevgilisi." Aklıma en mantıklı yalan bu gelmişti.
"Abim ve sevgili yapmak? Yok artık daha neler?!" Diye sordu dehşet içinde. "En son yirmili yaşlarda sevgilisi olmuştu, yani öyle duydum. Yalan da olabilir. Mafya olduğu için asla kimseye güvenmez ve kalbinin kapılarını açmaz. Kalp oyunlarından nefret eder o. Ona göre aşk bir aldatmacadır."
"Sanki diğerlerine göre Sarı ile daha yakın gibi geldiniz?" Dedim bir tespit yapar gibi.
"Evet," Dedi. "Sarı'ya abi diyen bir ben varım bir de Esin var. Abim bizi kendi kurtardı. Yani buradaki bütün kadınları, Abimin adamları kurtardı fakat Abim sokaklardan rastgele geçerken... Esin ile beni kurtardı. Sen anlarsın işte."
Elini sıkıca tuttum ve dudaklarıma hüzünlü bir gülüş yerleştirdim. "Bunların hiçbirini siz haketmediniz." Dedim. "Hepsi o aşağılıkların suçu. Hiçbirimiz bu hayatı yaşamak istemedik, Masal. Hiçbirimiz kendimizden iki kat güçlü birinin karşısında zavallı olmayı istemedik."
"Biliyor musun?" Diye sordu. Başımı olumsuz anlamda salladım. "Çok şanslı olduğunu... hayat seni abime getirdi, abimde çok şanslı. Abimi sana nasıl anlatsam?... küçük çocuğu yani beni yeniden hayata döndürdü. Zihnimin bütün kirli düşüncelerini söktü aldı, onlar yerine güzel düşünce ve hayalleri bıraktı. Ben bugün avukatsam onun sayesinde..."
"Hukuk okudun yani?" Diye sordum. Sonuçta o hukuk okumuştu ve karşısında ne kadar iyilik yapmış olursa olsun, bir seri katil duruyordu. Adam mafyaydı sonuçta!
"Evet, hukuk okudum ama abimin yaptığı kirli işlerle ben ilgilenmiyorum. Ben şirketin avukatıyım ve abim masumlara asla zarar vermiyor. Bu ülkede adalet yok ve abim biraz da olsun kadınlara adalet sağlıyor. Bu kadar iyiliğinin yanında ona bu kötülüğü yapamam."
"Peki Esin ile nereden tanışıyorsunuz? Yani ikinizi de farklı zamanlarda mı kurtardı? Yoksa siz arkadaş falan mıydınız önceden?"
"Ablam." Dedi. "Biz bakkaldan eve dönerken bir tane adam ikimizin üstüne bıçakla yürümeye başladı, amacı tamamen mide bulandırıcıydı. Esin bir anda yanımdan kaçtı, ben o adamla bir başıma kalmıştım. Korktum. Küçük bir çocuktum ve ablam beni o adamla tek başıma bırakmıştı. Bütün umudum sönerken Esin ile abim geldi. Üstünde sadece Esin ile benim görebileceğimiz kırmızı pelerin vardı. O bizim kahramanımızdı... Ve daha sonra kendimizi burada bulduk, o adama da ne yaptığı hakkında bir fikrim yok." Sarı'ya duyduğu hayranlık gözlerinden okunuyordu.
"Ne diyeceğimi bilemiyorum." Dedim çaresizce. "Esin'i çağırabilir misin? Onunla da konuşmak istiyorum." Başını salladı ve yanımdan uzaklaştı.
Yaklaşık beş dakika sonra içeri Masal girdi.Yanında siyah saçlı ve kahverengi gözlü, yirmili yaşlarda bir kadın vardı. Belirgin elmacık kemikleri ve küçük kalkık burnu yüzüne uyum sağlıyordu. Elini bana doğru uzatınca elini tuttum ve gülümsedim. "Esin," diye tanıttı.
"Adal," Dedim.
"Abimin sevgilisisin?" Diyerek daha da gülümsedi.
Başımı olumlu anlamda salladım. Sağ tarafıma Esin sol tarafıma ise Masal oturdu.
"Adal biliyor musun? Esin ablam da avukat. Bizim çocukluk hayalimizdi... ikimizin de avukat olması." Çok değişik hayat hikayeleri vardı. Ve ikisi de kolay kolay pes eden kişilikler değildi. Hayat onları ne kadar yıldırmaya çalışsa da pes etmemişlerdi aynı benim gibi.
"Yaaa!" Dedim sevinçle. "Nasıl öyle tutturdunuz ya?" Sonuçta ne çok arkadaşlık görmüştüm aynı bölümü okuyacağız diye hayal kurup sonradan vazgeçenler. Ama onlar çocukluklarından beri bu hayallerinden vazgeçmemişlerdi.
"Çok zor oldu, hatta Masal bir ara vazgeçti ama sonra abim onu topladı. Abimin üzerimizde çok emeği var. Gerçekten bizim için çok farklı ve özel birisi."
"Peki aileniz?" Diye sordum. "Yani sonuçta bir anda ortadan kayboldunuz, sizi hiç mi aramadılar?"
"Bilmem." Dedi. "Zaten babam sürekli içerdi... annem desen bize bir kere bile sahip çıkmadı. Babama duyduğu nefret yüzünden..."
"Kızlar ben gerçekten nasıl teselli edeceğimi bilmiyorum." Dedim. "Gerçekten çok zor şeyler yaşamışsınız."
"Evet..." dedi aralarından başka bir kadın. Galiba bize kulak misafiri olmuştu. Gözleri yeşil saçında da pembe bir eşarp vardı, tesettürlü otuzlu yaşlarda bir kadındı. Ve şunu söylemeden de geçemeyeceğim, kadın gerçekten de çok güzeldi. Bütün yüz hatları birbiriyle uyuyordu. "Hepimiz çok zor şeyler yaşadık, Ezhel bey olmasaydı çocuğumla sokakta kalacaktım. Sağolsun bizlere kol kanat gerdi, evini açtı." Sarı gerçekten çok iyi bir adamdı, kadınları ablasının yerine koymaya çalışıyor ve onlara sahip çıkıyordu. Bu adamla yollarımız iyi ki kesişmişti. Onu tanıdığım için gerçekten çok mutluydum.
"Sarı öyledir." Dedim, kendimce gururlanmıştım. Neden gururlanmayayım ki? Öyle değil mi? Sonuçta ortağım ve sahte sevgilimdi.
"Bak bak, sevgilisiyle nasıl da gurur duyuyor." Dedi Masal heyecanla. "Resmen gözlerinin içi parlıyor, ondan bahsedilince... Allah'ım lütfen Mert ile ben de böyle olayım." Boş bulunup söylediği bu son cümle yüzünden, Esin onu sert bir şekilde cimcikledi. "Ne abla ya?! Seviyorum. Sevmek suç mu? Sen Fırat abiyle sevgilisin ben sana karışıyor muyum?" Şimdi anlaşıldı bu ikilinin neden bu kadar yakın olduğu, ikisi de abla kardeşten hoşlanıyordu.
"Seni korumak istiyorum ablacığım." Dedi Esin. "Ama sen ısrarla beni anlamak istemiyorsun."
"Abla, korumak böyle olmuyor. Beni hiçbir erkekle bir kelime dahi konuşturmuyorsun, bu mu korumak? Abla ben yirmi iki yaşındayım yirmi iki. Bugüne kadar senin yüzünden hiç kimseyle konuşmadım ya. Beni artık rahat bırak anlıyor musun? Rahat bırak."
"Esin," Dedim yutkunarak. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. "Bir sorun var galiba."
"Var." Dedi Masal. "Ablam, küçükken yaşadığımız o korkunç olay yüzünden beni saçma bir şekilde korumaya çalışıyor."
"Esin," Dedim. "O olay yüzünden mi Mert ile olmasını istemiyorsun?"
Esin sessiz kaldı. Ama kendisi Fırat ile birlikteydi. Neden kendisi için bir tehlike görmüyorken Masal için bu durumu tehlike görüyordu? Bence bu konuda Masal haklıydı. Sonuçta yetişkin bir kız, istediğiyle olabilirdi.
"Çok yanlış Esin." Dedim. "Onu bu şekilde koruyamazsın. Mert'e mi güvenmiyorsun yoksa?"
"Evet," Dedi.
"Bak ne diyeceğim? Yarın akşam hepinizi evimde ağırlasam?" Sarı'dan habersiz onun evine misafir çağırmıştım ama pek de bir şey diyeceğini sanmıyordum.
"Abimin evine mi?" Diye sordu Masal şaşkınlıkla.
"Evet," Dedim.
"Olur mu ki?" Diye sordu Esin.
"Niye olmasın ki? Olur, olur."
◇◇◇
Akşam saat sekize geliyordu. Bütün günümü burada eğlenerek ve konuşarak geçirmiştim. Gerek dans etmiştik gerekse yemek yapmıştık. Bir ara yüz maskeleri yapıp çılgınlar gibi fotoğraf çekilmiştik. Bütün kadınlarla aşırı derecede samimi olmuştum.
Kapı çaldı, büyük ihtimalle Ezhel gelmişti. Masal giderek kapıyı açtı ve içeri Sarı girdi. Ayağa kalktım.
"Selam, hanımlar. Nasılsınız?" Diye sordu Sarı. Hepsi teşekkür etti. Daha sonra yüzünü bana döndürdü.
"Sevgilim?" Dedim yüzümü buruşturarak. "Hoşgeldin." Yanına giderek ona sarıldım ve kulağına doğru fısıldadım: "sakın bir şey çaktırma. Şuan sevgiliyiz."
Sarı çapkınca gülümsedi ve kaşlarını havalandırdı. Başıyla onaylamayı da ihmal etmedi. Ondan ayrılınca elini belime yerleştirek beni iyice kendine yasladı.
Sağ şakağıma küçük bir buse kondurdu. "Hoşbulduk sevgilim," Diyerek daha da gülümsedi.
"Abi nasılsın?" Diye sordu Esin.
"İyiyim, Esin. Sen?" Esin gülümsedi.
"Ben de iyiyim." Dedi.
Sarı'dan uzaklaşmaya çalıştım ama izin vermedi ve belimdeki eli daha da sıkılaştı. Hatta baş parmağı belimde hafif hafif geziniyordu, tek bir hareketiyle beni tepetaklak etmeyi başarmıştı.
"Abi, yengem bizi senin evine davet etti." Dedi Masal. Hay ben senin yengene! Bir şey çaktırmamak için derin nefes alıp verdim ama Sarı bu halimden gayet zevk alıyordu.
"Küçük pinokyo," diye fısıldadı kulağıma. "Gördün mü ufacık yalanın seni ne hale düşürdüğünü? Çek bakalım cezanı." Küçük bir kahkaha attı. Sinirle dirseğimi karnına geçirdim ama onda herhangi bir etki yaratmadı ama benim dirseğim acımıştı.
"Tabi abicim, gelin." Dedi Sarı gülümseyerek.
"Ama Mert ile Fırat da gelecek." Sarı'nın yüz ifadesi bir anda sertleşti ve çene kasları seğirmeye başladı. Öfkeli gözlerini Esin'e çevirince Esin korkuyla yutkundu.
"Ne demek bu Esin?" Diye sordu sert bir şekilde. "Mert ne alaka?!" Fırat ile Esin'i biliyordu ama Mert ile Masal'ı bilmiyordu anlaşılan. En azından söylediklerinden ben öyle anlamıştım. Acaba neden?
"Abi, açıklayabilirim." Dedi Esin.
"Neyi açıklayacaksın?" Diye bağırdı Sarı. Ardından Masal'a döndü. "Mert ile görüşmüyorsun!"
"Rahat bırakın beni artık!" Diye bağırdı Masal, sinirden gözleri dolmuştu. Bizim yanımızdan hızlıca ayrıldı ve başka bir yere gitti.
"Neden Mert ile olmasını istemiyorsunuz ki? Sonuçta ben de onu çok iyi tanıyorum." Dedim.
"Mert, bizim Mert değil." Dedi Sarı. Ne?!
"Ne?!" Dedim şaşkınlıkla. Esin'e dönerek, "Peki o zaman neden istemiyorsunuz? O olayla bir ilgisi yok değil mi? Masal anlamasın diye yaptınız!"
Travma ile bir alakası yoktu, Esin sırf Mert'in ne yaptığını Masal öğrenmesin diye böyle bir yalan söylemişti. Şimdi her şeyi anlıyordum.
"Peki bu Mert kim?" Diye sordum.
"Masal'ın sosyal medyada tanıştığı serseri birisi." Dedi Esin. "Adam çok tehlikeli, sürekli onunla yalnız buluşmak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Ama ben izin vermiyorum. Daha ne kadar böyle gider onu da bilmiyorum."
"Artık zamanı geldi o zaman." Dedi Ezhel dişlerinin arasından.
"Abi sakın!" Dedi Esin.
"Sen karışma!" Dedi Sarı sinirle. "Yarın akşam, Masal'ı da al gel."
"Abi adama bir şey yapma." Dedi Esin. "Sonuçta bir tek adam suçlu değil ki. Masal da istiyor onunla görüşmeyi. Adam serseri diye onu öldüremezsin."
"Bakıyorum da avukat hanım konuşuyor." Dedi Sarı dalgayla karışık sinirle. "Sen bu işe karışmayacaksın. Bugüne kadar seni dinlememem ve o adamın işini bitirmem lazımdı. Çok bile dayandım."
Esin ne dese de boşuna olduğu için sessiz kaldı. Sarı'nın eli hala belimdeydi. "Gidelim." Dedi Sarı. Arkamı dönüp el salladım, "Görüşürüz." Dedim. Hepsiyle tek tek vedalaştıktan sonra nihayet evden çıktık.
Sarı belimi bırakmadan arabaya kadar yürüttü. "Nereye?" Diye sordum. "Karşıya geçmek için de mi arabaya bineceğiz." Güldüm. O ise ciddiyetini bozmadan beni arabaya bindirdi ve arabanın etrafından dolaşarak şoför koltuğuna oturdu.
Arabayı çalıştırmadan başını koltuğa yasladı ve gözlerini kapatarak derin nefesler alıp verdi. "Ortak ne oluyor ya?" Diye sordum.
"Onu buldum." Dedi. Bu evdeyken o olayı unutmuştum ve eski hayatıma dönmüştüm. Şimdi yeniden hatırladım onu. "Seni oraya götürmek istemiyorum. Ama bir yandan da götürmek istiyorum. Onunla karşılaşman lazım. Ona gücünün yeteceğini görmen lazım ki ondan kurtulasın."
"Ya tekrar-" Deyince sözümü kesti.
"Benim yanımdayken mi?" Diyerek alayla güldü. "Hiç kimse, prensin yanındaki prensese zarar vermeye cesaret edemez. Anlıyor musun ortak? Bir de bu prens bensem."
Ardından devam etti. "Ama onu o halde görmeni çok da istemiyorum."
"Niye ki? Ne halde?" Gülümsedi. Gülümsemesi içten olduğu için ben de gülümsedim.
"Tahmin bile edemeyeceğin bir halde ve hala işkence görüyor." Dedi, ses tonundan ben bile ürkmüştüm. Gözlerinde soğukkanlı bir ifade olmasına rağmen oldukça tehditkar ve öfkeliydi. Mavileri tehlikenin en zirve noktasında, avını bekleyen avcılar gibiydi.
"İşkence mi?" Diyerek gülümsedim. "Bayılırım, ortak. Gidelim." Arabayı çalıştırdı ve gaza bastı.
Araba aşırı derecede hızlandığı için kemerimi bağladım ve iyice koltuğa yaslandım. "Yeniden o bodruma gideceğiz değil mi?" Diye sorunca kahkaha attı. Neden kahkaha attığını anlamamıştım. "Ne oldu?" Diye sordum.
"Sence o adamı basit işkencelerin yapıldığı, o küçük bodruma götürür müyüm?" Diye sorunca ben bile korkmuştum. "Kimse ama kimse benim ortağıma zarar veremez. Ben yani Ezhel Sarı ortağımı korumaya her şeyimin üzerine Yemin ettim. Eğer ki birisi senin gözyaşlarının sebebi olursa onun eceli olurum."
"Sarı ben gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum." Dedim. Gözlerim dolmuştu.
"Bir şey deme zaten." Dedi. "Ortağım hep gülsün o bana yeter."
Güldüm.
O da güldü.
Ben ilk defa mutluluğu iliklerime kadar hissettim.
Ve ilk defa köpekler dışında beni seven birisiyle karşılaştım.
İlk defa köpeklerin dışında birisi bana değer vermiş ve korumuştu.
Balpeteği ilk defa sevgiyle karşılaşmıştı.
Ve sevgiyle karşılaştığı adam tehlikenin ta kendisiydi.
Bana zarar vermeyeceğinin hiçbir garantisi yoktu.
İnsan kendini bir o kadar güvende ve bir o kadar da tehlikede hisseder miydi? Ben hissediyordum.
Ama ne olursa olsun ben o tehlikeye güveniyordum. Yarın öbür gün ecelim olabilecek tehlikeye koşulsuz güveniyordum.
İnsanlara güvenmeyen balpeteği ilk kez birine güvenmeyi seçmişti, hem de ondan darbe yemesi an meselesiyken... yine de ona güvenmişti.
"Sana güveniyorum." Dedim. "Tanışalı ne kadar oldu ki? Ben neden sana öyle hemen güvendim? Peki ya sen? Sen bana güveniyor musun?"
"Sence sana güvenmeseydim, seni yanımda tutar mıydım?" Diye sordu.
"Tutardın," diye yanıtladım. "Sen kendi yapabileceklerine güvendiğin için beni yanında tutardın. Ama ben sana güvensem de güvenmesem de yanında durmak zorundayım. Çünkü bunu ben seçtim."
"Pişman mısın?" Diye sordu. "Anlaşmayı kabul ettiğin için..."
"Hayır," Dedim. "Önceden de hayır demiştim, şimdi de diyorum. Hatta bundan sonra da hayır diyeceğim... Ben bu anlaşmadan dolayı asla pişman olmam."
"O zaman sorun ne?" Diye sordu.
"Ben insanlara kolay kolay güvenen birisi değilim." Dedim. "Sana nasıl bu kadar çabuk güvendiğimi sorguluyorum."
"Balpeteği, sen bana şimdi değil ki sen bana en başından beri sonsuz güveniyorsun. Düşmanlık hikayemizi anlattığımda bana güvenmeyi seçtin. Neden hiç sorgulamadın? Neden direkt bana inandın? Belki Ateş'e gıcık olmuşumdur ve bunu canım istediği için yapıyorumdur. Olamaz mı?"
"Sen böyle bir şeyi yapmış olamazsın!" Dedim dehşet içinde.
"Yapmadım," dedi. "Sana bugüne kadar tek bir yalan dahi söylemedim. Ama söyleseydim de sen bana inanacaktın. Balpeteği hatırlıyor musun, Demir Ateş sana yalan söylemişti düşmanlık hikayemizle ilgili? Ama sen yine bana inanmayı seçtin. Neden?"
"Bilmiyorum," Dedim. "Sen çok güven veriyorsun. Ve içimden bir ses sana inanmam için beni zorluyor. Cümlelerin, ses tonun ve okyanustan bile koyu olan, mavi diyemeyeceğim gözlerin, sana inanmam için beni zorluyor."
"Bana güvenmeyi sen istiyorsun, balpeteği. Ne ben ne de bana ait olan başka bir şey... bunu sen istiyorsun ve bahanelerin arkasına saklanmana izin vermeyeceğim." Dedi.
"Evet," diye bir itirafta bulundum. "Sana güveniyorum çünkü ben öyle istiyorum." Kaşları tehditkar bir ifadeyle havalandı.
"Kabul ettin demek?" Diye sordu, ağzındaki çapkın gülüşle.
"Neyi?" Diye sordum, bu adam gerçekten çok fenaydı. "Evet kabul ettim sana güvenmek istediğim için güvendiğimi."
"Onu zaten biliyorum." Dedi. "Acaba bir gün benden hoşlandığını da dile getirecek misin? Onu merak ediyordum." Güldüm. Bu adam hayaller aleminden bir an önce çıkması lazımdı.
"Sen ciddi anlamda iyi değilsin." Dedim. "En yakın zamanda psikoloğa gidelim." Başını hay hay anlamında salladı.
◇◇◇
Tam tamına iki saatlik yolculuğumuzun sonuna gelmiştik. Geldiğimiz yollar aşırı derecede ıssızdı ve galiba burası il dışıydı. Araba dört tarafı da ağaçlıkla çevrili bir yerde durdu, Ezhel Sarı kendi kapısını açıp aşağı inince ben de kendi kapımı açtım ve yanına gittim. "Burası il dışı değil mi?" Merakıma yenilip sormuştum.
Başını olumlu anlamda salladı. Elimi sıkıca tuttu ve eski bodrumun neredeyse iki katı olan o yuvarlak yerin kapısına götürdü. "Hazır mısın?" Diye sordu. "İstersen geri dönelim çünkü her ne kadar böyle haberlerle uğraşırsan da uğraş bunlar kadar kötü şeyleri görmemişindir."
Güldüm. "Merak etme Sarı." Dedim. "Ben bugün kurtulmak istiyorum." Sıkıntılı bir nefes verdi ve kapıyı araladı. Kapıyı açar açmaz yoğun bir kan kokusu burnuma dolmuştu. Kırmızı ışıklarla dolu olan bu yerden yüksek seste makine sesleri geliyordu. Acıyla haykırış sesleri kulaklarımı neredeyse sağır edecekti. İçeriye ilk adımı atınca korkuyla gözlerimi kapattım ve kafamı Sarı'nın boynuna gördüm. Ağzımdan da küçük bir çığlık kopmuştu. Sarı'nın eli belime dolandı. "Ben buradayım." Diye fısıldadı boynuma doğru. İçeride gördüğüm görüntü berbattı, yerde insana ait iç organlar dolaşıyordu.
Başım Sarı'nın boynunda, onun yürütmesiyle içeriye doğru ilerledik. Hiçbir şeyi görmek istemiyordum çünkü gerçekten kaldırabileceğim şeyler değildi. Uzun süre boyunca yürüdük, yürüdüğümüz süre zarfında çığlık sesleri hiç kesilmedi. Bu işkenceleri görmeye ben bile dayanamamıştım. "Gözlerini açabilirsin, balpeteği." Deyince başımı onun boyun girintisinden kaldırdım. Karşıma baktığımda o adamı gördüm.
Yirmi yaşımın katili.
Tam karşımdaydı.
Gözlerim doldu.
Sarı'nın elini sıktım.
Elini sıkınca gözyaşlarım geriye doğru gitti.
Adamın ağzı yüzü komple dağılmış, vücudunda yüzden fazla bıçak saplanmıştı. O da ne?! Kel kafasında yüzden fazla toplu iğne batırılmıştı, hafiften görünen beyni midemi bulandırmıştı. Vücudundan kanlar akmaya devam ediyordu. Çoktan ölmüştü. Ayakları ve kolları her bir tarafa dağılmıştı, parmakları tek tek kesildiği, ayrılan ve dört bir yana saçılmış parmaklardan anlaşılabiliyordu.
Adamın kalbi bile sökülmüş, yerde ezilmişti. Aynı şekilde dili de öyle...
"Sana balpeteğinin gücü yetmezse, Sarı'nın gücü yeter demiştim." Diye fısıldadı. "İstediğin gibi öldürdüm, şimdi de cesedini yakacağım." Uyuşmuştum, beynim bu gördüklerimden sonra hiçbir şeyi idrak edemiyordu. Yaşadığım kısa süreli şoktan sonra o adamın cesedinin dört adam tarafından taşındığını gördüm. Hemen sağımızdaki ateşin üstünde duran kazana atmışlardı. Ceset cayır cayır yanarken, rahatladığımı hissediyordum.
"Ona işkenceler yapmak benim için büyük bir zevkti." Diye fısıldadı, ses tonu canilerin adam öldürürken ki zevkini yansıtan ses tonunu andırtıyordu. "Bunlardan önce yaptıklarımı tahmin bile edemezsin, bu gördüklerin en basit aşamaydı. Yani öldürme aşaması..."
"Ne yani?" Dedim dehşet içinde. "Bu en basit aşama mı? Bundan önceki yaptıklarını tahmin bile edemiyorum o zaman."
"Tahmin etme zaten." Dedi. "Zaten görme diye seni getirmedim. Bunda pek bir şey yoktu, o yüzden görmen de bir sakınca bulmadım."
"Teşekkür ederim," diye mırıldandım. "Zaten sadece teşekkür edebiliyorum."
"Yanılıyorsun, senin gülümsemen öyle güzel geliyor ki bana... resmen dünyaları veriyorsun." Dedi. "Ortağım benim için herkesten çok kıymetli. Sonuçta benim ortağım..."
"Sen de benim için öylesin..." Dedim. "Sen de Sarı. Sen de benim için en özel insansın. Benim için çok kıymetlisin ve tek ortağımsın..." Gülümsedim. "Çıkalım." Diye de ekledim. "Evimize gidelim." Kıkırdadım.
"Bakıyorum da bana baya bir alıştın." Dedi.
"Sevinmedin mi?" Dedim yapmacık bir şekilde dudaklarımı büzerek. "Sonuçta ortağım demek benim yarım demek... senin olan her şey benim. O yüzden o ev de artık benim. Hatta sana ait olan her şeyde benim... mesele kalbin. O da bana ait."
Gülümseyerek beni iyice kendine doğru çekti, daha sonra "Kartal!" Diye bağırdı. Sesi, benimle konuşurken ki gibi yumuşak değildi. Sert ve soğuk. Kartal ismi hiç yabancı gelmiyordu, biraz düşününce hatırlamıştım. O adamı önceden gittiğimiz bodrumda görmüştüm. Sarı yine o adamı çağırmıştı.
"Buyurun Ezhel bey," Dedi Kartal yanımıza gelerek.
"Kartal, bu gece bodrumu temizleyin. Hiçbir adamı sağ görmeyeceğim. Bugün yenileri geliyor. İlk aşamada bırakın, hiçbiri bugün ölmeyecek." Deyince Kartal başını salladı. "Ayrıca Ateş'in yanındaki adamları uyar. Ateş nereye giderse, içlerinden bir tanesi de daima gölge gibi peşinde olsun."
"Tamam Ezhel bey, o iş bende." Dedi Kartal. Utanmasa korkudan titreyecekti Sarı'nın karşısında. Bir insan en fazla bu kadar farklı olabilirdi. Bana karşı olan davranışlarıyla başkalarına olan davranışları çok farklıydı.
"Çıkalım." Dedi elini tekrardan belime koyarak bana yön verdi, dışarıya doğru. Beni tekrardan yolcu koltuğuna oturttuktan sonra arabanın etrafından dolaşarak şoför koltuğuna kendisi oturdu. Arabayı çalıştırdı ve bodrumdan hızlı bir şekilde uzaklaştı.
"O öldü..." Diye mırıldandım, gözlerim dümdüz karşıdaydı. Geçtiğimiz ağaçlara bakıyordum. Canımın acısı bugün geçmişti ama izler hala vücudumdaydı. Geçmemişti. Belki de geçmeyecekti.
"Sana demiştim..." dedi. "Senin gülüşünü solduran kim olursa olsun, ben de onun hayatını sonlandırırım. Yaparım bunu. İnsanlara acımam, en ufak hatalarında sıkarım kafalarına. Ama sana bir hata yapan kişilere türlü türlü işkenceler yaparak öldürmeyi tercih ederim. İnsanlar bana duyduğu saygıyı sana duymayana kadar durmayacağım. Sen Ezhel Sarı'nın ortağısın ve bir hafta sonra bütün Türkiye bu gerçeği öğrenecek. Tabii polislerden dolayı zor olan hayatın daha da zor olacak. Bunu biliyorsun değil mi?"
"Biliyorum," Dedim. "Zaten eski kimliğimden dolayı hep saklanarak yaşamıştım. Şimdi bir tık daha zor olacak o kadar."
"O zaman sıkıntı yok." Diyerek göz kırptı ve sigara paketinden çıkardığı bir dalı dudaklarına götürdü, daha sonra da ucunu alevlendirdi. Bıraktığı paketin içinden bir dal da ben alıp dudaklarıma götürdüm ve ucunu alevlendirdim. İkimizin camını da açtım ve ciğerlerime bir duman çektim.
"Bir hafta sonra ergenler gibi instagrama koyar mısın sigara içtiğimizi?" Diye sordu dalga geçerek.
"Saçmalama." Diyerek güldüm. "Onu ben lise zamanlarında bile yapmadım."
"Bilemiyorum, senden beklerim."
Gözlerimi devirdim ve sigaramı içmeye devam ettim. "Sarı, bir hayalim var." Dedim. "Ama bu Adal Sayer'in hayali değil. Balpeteğinin hayali... Ve bunu senle gerçekleştirmek istiyorum."
"Söyle balpeteği," dedi sigarasını camdan atarak. "Sen iste de ben yapayım."
"Bu gece yıldızları izleyelim." Dedim heyecanla. "Uzanarak, bir deniz kıyısında ama kimsenin olmadığı... sadece canım ortağımla ben... deniz dalgalarının çıkardığı sesle sabahlayan sen ve ben... Ne dersin?"
"Olur," Dedi. "Zaten saat geç oldu. Direkt sahile sürüyorum arabayı."
"Bu saatte kalabalık olur ama." Deyince göz kırptı ve telefonunu çıkardı. Bir numara tuşladıktan sonra kulağına götürdü.
"Alo, Ersin." Dedi Ezhel. "Sahildeki bütün herkesi evine gönder. Tek bir sinek bile uçmasın. Yarım saat vaktin var." Diyerek telefonu kapattı.
"Ne yani?" Diye sordum. "Her şey bu kadar basit mi?"
"Ben basitleştiriyorum." Dedi. Arkama yaslandım ve sigaramın son yudumunu da içip camdan attım.
"Ablanı anlatsana biraz." Dedim. Biliyordum, bu ona iyi gelecekti. Ölmüş birinin yakınlarıyla onun hakkında iki yıl boyunca konuşulmaması lazımdı. Çünkü acısı taze olurdu. Ama üstünden yıllar geçtikçe onun hakkında konuşmak insana iyi gelirdi. Bunu çok küçükken arkadaşım bana söylemişti.
"Gerçekten merak ediyor musun?" Diye sordu, gözlerindeki hüznü saklama gereği duymuyordu. Başımı olumlu anlamda salladım. Mavilerine ilk başta hüzün ve şaşırma duygusu da gelse, okyanusunda mutluluk gizliydi. Ablası hakkında konuşmak ona iyi geliyordu. "Bisikletlerimiz, benim siyah onun kırmızı. Kan kırmızısı... ablamın odası, bisikleti, elbiseleri her şeyi kırmızı. O bir kırmızı renkti... Ben ise siyahtım, soğuktum. Her şeyim siyahtan oluşuyordu. O ne kadar canlıysa ben bir o kadar sönüktüm. Aramızda birkaç yaş olmasına rağmen bana bir abladan daha fazlaydı. Yaptığı iyilikler, verdiği sevgi... Her şeyiyle ona minnettarım."
"Sarı," Dedim. "Sen benden bir şey saklıyorsun. Geçmişinle ilgili..." yutkundu. Gözlerinde ilk defa korku duygusunu gördüm, beni kaybetmekten korkuyordu. Ablasıyla alakalı değil de annesiyle ve babası ile alakalıydı bu durum. İçime öyle doğmuştu çünkü bugüne kadar asla onlardan bahsetmemişti.
"Evet," Dedi. "Senden bir şey saklıyorum. Sana yalan söylemem balpeteği ama doğruyu da söylemek zorunda değilim. Bunu sana anlatamam."
"Anlatmanı istemiyorum zaten." Dedim. "Sonuçta ortak olabiliriz ama birbirimize anlatmak istemeyeceğimiz özel şeylerimiz olabilir. Bu çok normal." Bunun için onun üstüne gitmemi ve konuşmamamı bekliyorsa yanılıyordu. Ben yaşıma göre epey olgun bir kadındım, böyle çocukluklara gerek duymuyor ve ona saygı duyuyordum. "Neyse sen ablanı anlatmaya devam et."
Derin bir iç çekti. "Balpeteği," Diyerek güldü ve bakışlarını kısa bir süreliğine bana çevirdi. "Hoşuma gitmeye devam ediyorsun. Bence yapma."
"Ya ben sadece konuşuyorum, en ufak hareketimde bile senin hoşuna gidiyorsam suç benim değil. Suç senin beyninde. Kalp olması için aşk olması gerekiyor. Bizim aramızda yalnızca hoşlantı olabilir, daha fazlası değil. Olamaz."
"Fazla büyük konuşuyorsun." Dedi. Gözlerinde yoğun bir duygu vardı.
"Olabilecekleri ve olamayacakları söylüyorum. Bunun büyük konuşmakla bir ilgisi yok." Dedim. "Hem bunları konuşmayalım. Sen anlatmaya devam et."
"Küçükken ablamın odasına girip defterlerini ıslatıyordum." Dedi. Küçük bir kahkaha attım. "Benim yüzümden öğretmenlerinden azar işitse de bana hiç kızmazdı." O anlatmaya devam ederken, ben arkama yaslanmış onu keyifle dinliyordum.
◇◇◇
Bir buçuk saatlik yolculuk sahilde durmamızla sonlanmıştı. İkimizde aynı anda arabadan indik. Üşümüştüm, Mart ayı soğuk geçiyordu. Sahil daha da soğuktu. Sarı yanıma gelerek üstündeki ceketi çıkardı. "Romantik adamlar böyle yapıyordu değil mi?" Diye sordu ceketi omuzlarıma bırakırken. Ceketi üzerime giydim.
"Evet," Dedim. "Böyle yapıyorlardı." Güldüm. Sarı'nın eli yeniden belime dolandığında deniz kenarına doğru yürüdük. Hemen önümüzde yeşil bir örtü, örtünün üstünde de bir sürü çeşit atıştırmalık vardı.
Havaya baktığımda ise yıldızlar parlıyordu. İstanbul'da yıldızlar fazla görünmemesine rağmen balpeteği hatırına ilk kez bu kadar çok görünüyordu. Çünkü balpeteğinin çok az hayalleri vardı, hayallerinden bir tanesi de buydu. İstanbul balpeteğini seviyordu... çünkü İstanbul bir sürü kadın cinayetleriyle karşılaşmıştı ve her bir sokağında o kadınların kan izleri duruyordu. Balpeteği ise o kan izlerinin hesabını sormak için elinden geleni yapan kadındı. O yüzden İstanbul da balpeteğine deli gibi aşıktı...
Ezhel kendisi ile beni oturttu. Ve üstüme yanımızda duran kalın battaniyeyi örttü. "İstediğin buydu değil mi?" Diye sorunca, gözlerimi yıldızlardan çekerek onun okyanus gözlerine baktım. Başımı heyecanla olumlu anlamda salladım. Çok mutluydum.
"Evet," Dedim, neredeyse mutluluktan ağlayacaktım. Onun çehresinde mutluluk hakim oldu, o da mutluydu. "Kardeşimle neredeyse her gece evden kaçarak buraya gelirdik. Sabaha kadar burada oturur daha sonra da güneş doğmadan eve geçerdik. Eğer annem yakalasaydı, eminim ben şuan yaşamıyor olurdum." Acıyla güldüm. "Eğer bir gün bana anne diyen bir çocuk olursa... Yani benim çocuğum, ona asla ailemin bana davrandığı gibi davranmayacağım. Bazıları gerçekten aile olmamalı, Sarı. Çünkü haketmiyorlar anne ve baba olmayı..."
"Haklısın," Dedi. "Bazıları gerçekten haketmiyor."
Konuyu değiştirmek istedim.
"Sarı, eğer baban mafya olmasaydı yani bambaşka bir hayatın olmuş olsaydı... hayalin ne olurdu?" Diye sordum. Yeşil örtünün üstünde duran içki şişesini yudumladı. Ayaklarını öne doğru uzatmış, gözleri boşluğa bakıyordu.
"Doktor..." dedi. "Ben doktor olmayı çok isterdim." Sarı'nın bıraktığı şişenin yanında duran viski şişesini kafama diktim. Bugün acılarımıza ve mutluluğumuza içiyorduk. "Ortaokuldan sonra okuyamadım çünkü babam için okumam çok tehlikeliydi. Okula gidemesem de yatılı özel hoca tutmuştuk o veriyordu bana dersleri. Derslerim pek iyi sayılmasa da bir hayalim vardı, doktor olmak gibi..."
"O hayatı isterdin değil mi?" Diye sordum. Yutkundu, gözlerini yıldızlardan çekerek benim gözlerimle buluşturdu.
"Hayır, ortak." Dedi. "Eğer önceki hayatımı seçseydim, seni tanıyamazdım. Senin gülüşünü görmek o kadar güzel ki bütün çektiğim acılara değer... seni tanımadan önce hayatımdan nefret ediyorken, seni tanıdıktan sonra bir gülüşe yenildim ve hayatımı sevmeye başladım. Ortak, ben ilk defa yenildim, yenilirken de kazandım. Seni ve senin gülüşünü..."
"Aşıksın bana biliyorsun değil mi?" Diye sordum gülerek.
"Sanmıyorum," Dedi. "Ben aşık olamam. Ama gülüşün nedense bana çok iyi geliyor. Her güldüğünü gördüğümde mutlu oluyorum. Ortak, bu hayatta beni mutlu eden tek şey sensin. Seni gülümsetince dünyalar benim oluyor. Gülüşün tıpkı küçük kız çocukları gibi... en ufak bir şeyde bile gülüyorsun. Kadınların ne kadar acısı çoksa gülüşü de o kadar güzel olurmuş. Umarım bu yalandır... çünkü bu gerçeği kaldırabileceğimi sanmıyorum."
"Şiir gibi konuşuyorsun," Dedim bir şeyi analiz eder gibi. Omuzlarımı serbest bırakıp viskimden bir yudum daha aldım. Bacaklarımı bağdaş kurarak, onun aksine oturmuştum.
"Balpeteği, ben aşık olmam." Dedi. Eliyle kalbini gösterdi. "İnsan öldürmek büyük bir suç... Ben ise günde ondan fazla adam öldürüp işkence yaptırıyorum. Sence bu kadar kötü bir kalbe aşık olmak yakışır mı?"
"Ya kalp temizse ve sadece suçluları öldürüyorsa? İşte aşk en çok o kalbe yakışır."
"Doğruyu söyle, sana aşık olmamı falan mı istiyorsun? Ne bu çabaların?" İmayla söyledikleri beni sinirlendirmişti. Yumruk yaptığım eli omzuna sertçe geçirdim. Canı acımamış aksine kahkahalarla gülmüştü. "Balpeteği... balpeteği..." dedi kendinden geçercesine. "Benden deli gibi hoşlanıyorsun."
Güldüm. "Ya sen çok tuhaf bir adamsın." Dedim. "Ben seni sadece beğeniyorum. Evet, yakışıklısın, evet, kaslısın. Bütün genç kızların hayalini süsleyen o adamsın. Ama Sarı, sen benim tipim değilsin. Üzgünüm..."
"Senin tipin ne mesela?" Diye sordu. Birazcık onu kızdırmakta sakınca görmedim. Dudaklarımı memnun bir ifadeyle yukarı kıvırarak araladım.
"Mesela benim tipim renkli gözler değil, daha sonra ben esmer tiplerden hoşlanırım. Saçı kahve tonla-" Elini koluma koyarak beni kendine doğru iyice çekti. Dudaklarımız arasında çok az bir mesafe kalmıştı.
"Şuan senin fikirlerini iki saniye içinde değiştirebilirim, balpeteği. Beni sakın zorlama." Gözleri uzun süre dudaklarımda oyalanmıştı. Yutkundum. Elini kolumdan çekti, ikimizde yine eski pozisyonlarımıza geri dönmüştük. Onun beyninin ne halde olduğunu bilmiyorum ama benim beynimin yerinde olmadığı kesindi. Az önce ne olmuştu öyle. Beni öpecekti! Ezhel Sarı daha demin beni az kalsın öpecekti!
"Şaka yapmıştım zaten." Diye mırıldandım. Ardından onun gülme sesleri kulağıma dolmuştu. Tabakta duran cipslerden bir adet alıp ağzıma attım. Yuttuktan sonra da viskimi kafama diktim.
O da içkisini uzun süre dudaklarından ayırmadı, ben suyu bir dikişte o kadar içemezken o bir dikişte bir sürü yudum içmişti. Şaşkınlıkla ona baktım, boğazı hiç mi yanmamıştı. Birde onun içkisi en ağır olanındandı, barda rezil olduğum zaman bunu farketmiştim.
Yanımıza beş altı yaşlarında bir çocuk yaklaştı. Kahverengi saçlı, mavi gözlü çok güzel bir çocuktu. Boyu neredeyse benim bacağımın yarısına gelecek kadar ya vardı ya da yoktu. Sağ gözünün altında küçük bir bıçak yarası da vardı. Çocuk bana gülümsedi ve iyice yanımıza yaklaştı. Ellerinde tuttuğu beyaz gülleri yeni farkediyordum. Çocuk bana uzattı, "Abla, sana bu çiçekleri ortağın göndermiş. Ha birde seni çok seviyormuş." Dedi gülümseyerek. Çiçekleri ondan aldım. Ve burnuma götürüp derin bir nefes aldım.
Çocuk arkasını dönüp gidecekken ona seslendim, "Hey!" Diye bağırınca tekrardan bana döndü. "Nereye gidiyorsun?"
"Sarı abi için geldim, şimdi yeniden gidiyorum. Onun değerini bil!" Diye bağırdı daha sonra da koşarak yanımızdan uzaklaştı.
"O çocuk kimdi?" Diye sordum Sarı'ya.
"Evde kalanlardan birisi." Dedi.
Çiçekleri ortamıza koydum. Ve örtüde uzanır pozisyona geçtim. Artık Sarı'ya değilde gökyüzünü izliyordum. O ise yan dönmüş beni izliyordu. Üstümdeki battaniyeye daha çok sarıldım. "Üşüyor musun?" Diye sordu. Bana sorana bak, üstünde sadece gömlek vardı. Kendi ceketini de bana vermişti.
"Yok," Dedim. "Sen üşümüyor musun?" Başını olumsuz anlamda salladı. Onun kalbi üşüyordu, bunu hissedebiliyordum. Sürekli canı yanıyordu, bunu da hissedebiliyordum. Ben insanların duygularını çok kolay okuyabiliyordum, işim gereği.
"Kendi işini yapmaya ne zaman başlayacaksın, ajan hanım?" Diye sordu.
"Şu Ateş ailesinin sonunu getirdiğimizde, ortak. Bir haftaya kadar başlarım." Dedim.
"Demek balpeteği sahalara geri dönüyor." Dedi, sesindeki hayranlık duygusunu gizleme gereği duymuyordu. "Eh ortak! Ortağına bir kıyak geçersin, benim haberlerimi yapmazsın değil mi?"
"Kim bilir, belki gizli ajanımdır?" Diyerek güldüm. O ise gülüşüme bakarak iç çekti.
"Olabilir?" Dedi çenesini sıvazlarken. "Sonuçta bu konuda epey yeteneklisin. Belki de şuan beni kandırıyor bile olabilirsin, ajan kız." Gülümsedi, yeniden o gamzesi belli olmuştu.
"Bilemeyiz." Diyerek dudaklarımı bilmem dercesine büzdüm. "Bu arada gayet mantıklı geldi, hem intikam hem iş. Ben bunu niye hiç düşünmedim ya?" Bu sefer çenesini sıvazlayan bendim.
İki ellerini de başının altına koyarak tamamen uzandı, o da bakışlarını benden ayırıp gökyüzüne dikmişti. İkimiz de bir anda sessizliğe gömüldük. Aslında sessizlik bize ne çok şey anlatırdı öyle değil mi?
Ezhel Sarı'ya ihanet etmezdim.
Ama o bana edebilirdi?
Sonuçta ben hala balpeteğiydim.
Benden kurtulmak bile istiyor olabilirdi.
Derin bir nefes alıp verdim ve bakışlarımı tek bir yıldıza odakladım. "Eğer bir gün, olur da ayrılırsak bir yılın sonunda seni burada bekleyeceğim." Dedim. "Ne olursa olsun, bana ne yapmış olursan ol yinede geleceğim. Ve senden de bu sözü istiyorum, ben ne yapmış olursam olayım, buraya geleceksin. Olur da ayrılırsak tam bir yıl sonra..."
"Söz," Dedi. "Ezhel Sarı'nın sözü olsun..."
"Söz," Dedim. "Balpeteğinin sözü olsun..."
Gözlerimi sonsuzluğa yumdum, sonu gelecek olan bir sonsuzluğa... biliyordum, bizim Ezhel Sarı ile bir geleceğimiz yoktu. Olamazdı! Hissediyordum, ikimizden biri diğerine ihanet edecekti. Balpeteği, ihaneti çok severdi ama ortağını da severdi. Balpeteği insanları güvendiği yerden vurmaya bayılırdı ama Ezhel Sarı onun gözünde çok masumdu. Balpeteği sadece suçluların canını yakardı. Masumlara kıyamazdı. Sarı ne kadar suçlu da olsa o masumdu. Yaptığı kötülükler bile masumdu, en azından bana göre.
Balpeteği bu kadar mutluluğa alışkın değildi. Ama şuan çok mutluydu. Ona değer veriliyordu. İlk defa Adal Sayer dışında birisi ona değer gösteriyordu. İlk defa birisine bakınca gözlerinin içinin güldüğünü hissedebiliyordu. Gözlerimden bir damla yaş süzüldü, mutluluk gözyaşıydı bu...
◇◇◇
Kaç saattir böyle duruyorduk bilmiyorum ama hayatımın en huzurlu saatleri diyebilirdim. Durmadan sohbet etmiş ve yeşil örtünün üstündeki atıştırmalıkları yemiştik. Güneş yeni yeni doğuyordu. Sarı da yaklaşık bir saattir uyuyordu ama beni uyku tutmamıştı. Saate baktığımda saat altıya geliyordu. İnsanlar yavaş yavaş gelmeye başlardı. Sarı'yı omzundan dürttüm ama hala gözleri kapalıydı. "Sarı," Dedim omzundan dürterek. "Sarı kalk."
"Hı?" Dedi boğazdan gelen boğuk bir sesle.
"Kalksana be adam!" Diye dürtmeye devam ettim. "Sarı!"
"Ne?!" Dedi, gözleri hala kapalıydı. İçimden söylene söylene onu dürtmeye devam ettim.
"Sarı kalk sabah oldu." Dedim ama yine uyanmadı. "Sarı delirtme insanı!"
"Yenge!" Arkamdan gelen sesle başımı oraya çevirdim. Mert'ti. Onun üstüne atlamamak için zor duruyordum.
"Başlayacağım sana da yengene de! Yeter be!" Diye çemkirdim. Sabah sabah bunlar hiç çekilmiyordu ya! Yanıma geldi.
"Bırak birkaç saat daha uyusun, şimdi hayatta uyandıramazsın onu."
"Sarı," Dedim çaresiz bir şekilde. Mert beni yalnız bırakarak uzaklaştı. Yeniden uyuyan adamla yalnız kalmıştım.
Saçımdan küçük bir tutamı, işaret parmağımla baş parmağımın arasına aldım ve Sarı'nın yüzüne doğru eğildim. Nefesim onun yüzünde hissedilebilecek kadar ona yakındım. Saçımı onun yüzünde hafif hafif dolaştırınca bir anda irkildi ve ben ne olduğunu anlayamadan ani bir hareketle beni altına aldı. Vücutlarımız birbirine temas ediyordu ve dudaklarımızın arasındaki mesafe neredeyse çok azdı. Bana beni öpecek gibi bakıyordu...
Bana beni öpecek gibi bakıyordu.
Kalp atışlarım hızlandı, o da kalp atışlarımın sesini duyunca keyfi yerine gelmiş gibi gülümsedi. "Nerede kalmıştık balpeteği?" Diye sordu saç tutamımı parmaklarının arasına alıp kulaklarıma sıkıştırırken. "En son esmer erkeklerden hoşlandığına dair saçmalıklar zırvalıyordun öyle değil mi? Bir daha düşün istersen." Göz kırptı ve ellerini başımın iki yanına yerleştirdi. Yüzü hala yüzüme çok yakındı.
Konuşmayı bırak nefes bile alamıyordum...