Geçmiş; beni asla bırakmayan zehirli bir yılan gibi, karmaşık hayatıma sarmaldı. Kurtuldum dediğim her an dişleri daha derine batırıyor ve zehri beni yavaşça esir alıyordu.
Korkuyordum. Yine sil baştan o soğuk depoya hapsedilmekten ve onun bana yapacaklarından korkuyordum. Vladimir’in tükenmek bilmeyen hırsı yüzünden bilmediğim bir çipin gazabına uğramıştım. O, babasının yerini almak isteyen gözü aç bir sırtlandı. Vladimir, önüne hangi engel çıkarsa çıksın onu yakıp yok edecek türden bir adamdı. O Kendi cehenneminin sahibiyken, ben ki bir su damlası onun ateşinde kaybolup giderdim. Tekrar o karanlık ve soğuk depoya dönemezdim.
Dmitri’nin kulübesinde mutfakta bir köşeye sinmiş, dizlerim titrerken hayatımın bir sonraki evresini düşünüyordum. Eğer gelen Vladimir ve adamlarıysa, Lena onlarla tek başına baş edemezdi değil mi benimde bir şeyler yapmam lazımdı. Etrafı tarayan yeşil gözlerim panikle işe yarar bir silah bulmaya çalışıyordu. Titreyen parmaklarımla çekmeceleri açmaya başladım. Bu arada Lena’nın ince ama sert sesi kulaklarıma ulaştı.
“Kto ty?” kimsin?
Karşıdan gelen sesi tam duyamamıştım ama bir erkeğe ait olamayacak kadar ince bir sesti. Vladimir ihtimali böylece ortadan kalkarken rahat bir nefes alan vücudumu tezgahtan uzaklaştırıp bende geniş hole çıktım. Lena ahşap kapının önünde bir elinde silahla gergin bir şekilde bekliyordu. Onunla aramızda epey bir mesafe vardı. Ahşap kapıyı tek hamlede açan Lena; içeriye soğukla birlikte genç sarışın bir kızı almıştı. Upuzun sapsarı saçları olan kadın, holde bir iki adım atıp Lena’ya gülümseyen bir yüzle bakmaya başladı. Buz mavisi gözleri beni fark edince, sarışın kızın kırmızı rujlu dudakları yüzünde dondu. Gözleri hızla üzerimde dolaşmış anında ince kumral kaşları çatılmıştı.
“Kto eto?” bu kim?
Yeşil gözlerimin içine bakarak sorduğu bu soru bana değil Lena’ya idi. İnce uzun vücuduyla geniş holde oldukça rahat duruyordu. Gözlerimi onun üzerinde çekip Lena’ya çevirdim. Beni, o sarışın kıza nasıl tanıtacağını bende merak etmiştim. Lena hemen yanıma gelerek; düz, uzun sarı saçları olan kıza döndü,
“Sadece bir misafir” dedi sesinde gizlediği hafif gerginliği hissetmiştim.
“Tanıştırayım bu sevimli kız Katre” Beni sevimli kız diye tanıştırması oldukça tuhaftı çünkü şu an sevimli ve şirin hallerimden çok uzaktım. Lena elini karşımdaki siyah şişme montunun içinde bile oldukça zayıf ve hoş duran vücudun sahibine çevirdi.
“Arkadaşım Viktoria.” Dedi Lena. Aramızda uzun sayılabilecek bir sessizlik oldu.
Sanırım tanıştığımıza pek memnun değildik.
Bu kız Lena gibi değildi. Daha ilk dakikadan masmavi gözleri bana üstten bakmaya başlamıştı, üzerimdeki tişörtte gezinen mavi gözleri biraz kısılmış küçük çenesi gerilmişti.
Siyah şişme montunu yavaşça çıkarıp hemen yanındaki vestiyere astı. Altında uzun ve biçimli bacaklarını saran siyah deri bir tayt vardı. Üzerinde ise siyah derin v yaka dekoltesi olan bir bluz giymişti. Göğüsleri derin v yakasından fırlayacak gibi duruyordu. Uzun ince parmakları kırmızı ojenin süslediği uzun tırnakları ile son buluyordu. Ben onu kısaca incelerken onun gözleri de bendeydi.
Buz mavisi gözleri, üzerimdeki kıyafetlerden bir türlü gitmiyordu. Mavilerinde gördüğüm çatlakları neye yoracağımı bilemedim. Yavaş adımlarla bize doğru yaklaşan bedeni hafifçe kaslarla çevriliydi. Spor yaptığı belli olan biçimli bedeni bize yaklaştıkça, Lena’nın gerginliği giderek artıyordu. Neden gerilmişti ki
“Buralarda pek misafir olmaz” dedi ince sesinde çıkan ağır aksanlı Türkçe şu an ağlıyordu. Diğerleri kadar iyi konuşamıyordu. Bu sarışın afetin, onlarla Türkiye’ye göreve gitmediğini düşünüyordum. Bakışları siyah tişörtümden yukarı çıkınca boynumdaki kurt dövmeme takıldı. İnce kaşları biraz daha çatılmıştı. Mavi gözlerinde geçen kıskanç tohumları anlamlandıramadım. İstemsiz omuzlarım dikleşip, çenem otomatikman yukarı kalkmıştı. Onunla sözsüz başlayan bir meydan okumamız oluştu. Lena, aramızdaki bu negatifliği sezmiş minyon bedeni kasılmıştı.
“İlginç bir dövme seçimi.” Dedi kısıkça. Sesindeki bariz kıskançlığı gizleyemedi. Kendini kamufle etmekte geç kalmıştı. Buz mavisi gözleri bir an olsun üzerimden ayrılmıyordu. Lena duruma el koymak için hareketlendi ama sözlerimle çabası yarım kaldı.
“Beni yansıtıyor” dedim baskın bir sesle. “Her hücreme kadar ona aitim.” Dedim kollarımı önümde birleştirerek. Ona derken dövmemi kastetmiştim ama Viktoria ne anladıysa gözlerinde anlayamadığım bir ateş yandı. Kumral kaşları hızla çatıldı. Yutkunamadı. Bana bir şeyler söylemek üzereyken Lena sonunda aramıza girebildi.
“Viktoria, sen neden gelmiştin? Dmitri evde değil.” Lena’nın yaptığı açıklamadan onun Dmitri’yi görmeye geldiğini anladım. Açık mavi, ateş gibi yanan gözleri sonunda üzerimden ayrılıp Lena’ya döndü.
“Evet biliyorum ona ulaşamadım” dedi ince sesiyle.“ O yüzden geldim. Volkov’u merak ettim.” Bizi beklemeden arkasını dönüp salona doğru adımladı. Her zaman bu eve gelen kız rahatlığı vardı üstünde. İnce belinde gördüğüm silah, düşüncelerimden hızla çıkıp Lena’ya dönmemi sağladı. Minyon yüzü ciddi bir hal almıştı.
“Siz polis misiniz?” dedim ona yaklaşıp fısıltıyla. Lena başını hızla iki yanına salladı.
“O zaman askersiniz değilse neden herkes silah taşıyor.” Kaşlarımı çatarak sorduğum soruya, ondan ısrarla bir cevap beklediğimi gören Lena, beni mutfağa doğru çekti. Salonda rahatça bacaklarını üst üste atan Viktoria’yı kontrol edip, minyon yüzünü bana çevirdiğinde mavimsi yeşil gözleri kararsızlıkla gölgelendi.
“Bak sormak istediklerinin farkındayım ama Dmitri bir şey söylemeden ben bir şey konuşamam.” Kısık sesindeki saklamak istedikleri pek iyiye işaret değildi. Ellerini benim bileklerimdeki kabuk bağlamış yaralara getirmek isteyince onları göğsümde birleştirdim. Bu hareketime hiç alınmamıştı. Aksine bana, beni anlayan iri gözleriyle baktı.
“Sana ne yaptılar bilmiyorum Katre, yaşadıklarından dolayı tedirgin olduğunun da farkındayım ama biz kötü değiliz sadece bunu bilmen yeterli.” Anlayışlı sakin sesi içimdeki şüpheyi silmemişti ama bana başka bir şey söylemeyeceği de kesindi.
“İçerideki sarışın kız Dmitri’nin sevgilisi mi?” dedim aniden. Bunu sormayı planlamamıştım. Ağzımdan kelimeler çıktığı anda pişman olmuştum ama çok geç kalmıştım.
Lena ‘da benden böyle bir soru beklememişti anlaşılan, minyon yüzü şaşkın bir hal aldı. Elini ensesindeki kısacık kahve saçlarında gezdirip iri gözlerini benden kaçırdı. Tam dudaklarımı oynatıp beni ilgilendirmediğini söyleyecektim ki Viktoria’nın ince sesi bunu engelledi.
“Lena seninle konuşmam gereken özel bir konu var.” Bozuk aksanıyla kurduğu cümle bana bir göndermeydi. Özel derken ki tonlamayı doğru yerde yapmıştı. Onları yalnız bırakmamı istiyordu. Canı sıkılan bedenim tam tersini yapmak istiyordu ama uzun zamandır duşa girmediğim aklıma gelince bu planımdan vazgeçtim. Hazır evde Dmitri ve adamları yokken banyo yapmak istiyordum. Buradan ne zaman gideceğim belli değilken bu şekilde duramazdım.
Lena’nın bana cevap vermesine fırsat vermeden göğsümdeki ellerim çözdüm.
“Zaten ben de yorgunum gidip uzanacağım.” Dedim sesimdeki yorgunluğu o da sezmişti. Bana anlayışla gülümseyip, iri mavimsi gözlerini kapatıp açmıştı. Aynı kökenden değildik ama bu her dilde sessiz bir teşekkürü ifade ediyordu.
Mutfaktan ikimizde aynı anda geniş hole çıktık. Lena, o kızın olduğu oturma alanına giderken bende son kez Viktoria’ya baktım. Karlı camın önündeki geniş bej koltukta rahatça oturmuş, uzun topuklu botunun ucunu sabırsızca sallıyordu. İnce kolunu koltuğun üstüne doğru uzatmış, sinsi açık mavi gözleri Lena’yı es geçip direkt benim yüzümde durdu. Kırmızı rujlu dudağının bir köşesi hafifçe yukarı doğru kıvrıldı.
Bu kızla gerçekten yıldızlarımız hiç tutmamıştı. Daha ilk baştan insanları yargılamak istemiyordum ama Viktoria gerçekten sabrımın sınırlarında geziniyordu. Ona karşı ekstra temkinli durmak zorunda olduğumu hissediyordum. Ona, yeşil gözlerimi kısaca devirip merdivenlere yöneldim.
Aşağı katta üç oda daha vardı. Bu dağ başında haberleşmek için illa ki teknolojik bir aletlerinin olması gerekiyordu. Eğer onlardan birine ulaşırsam buradan çıkmadan da yardım isteyebilir yardım ekibinin bana gelmesini bekleyebilirdim ama onlar buradayken hele de zaten benden şüpheleniyorlarken bunu yapamazdım. Bunun için biraz daha beklemem gerekiyordu sanırım.
Merdivenleri hızlıca çıkıp onun odasının önüne geldim. Aslında bu odaya girmek istemiyordum ama duş alıp temizlenmem gerekiyordu. Aklım başımda değilken bu odada tahminen bir gece kalmıştım ama şu an kendimdeyken burada nasıl kalırdım bilmiyorum. Hele de aşağıda Dmitri’nin sevgilisi olup olmadığını bilmediğim bir kadın varken.
Aslında Viktoria üstümdeki kıyafetlerin Dmitri’ye ait olduğunu daha ilk bakışta anlamıştı, gözlerinden geçen kıskanç bakışlar sanırım bundan dolayıydı. Gerçekten kız arkadaşıysa az tepki bile vermişti. Benim erkek arkadaşımın tişörtünü ben varken giyecek kız daha dünyaya gelmemişti ve gelmesi muhtemel değildi. O tişörtü onun üstünde parçalardım.
Kıskanç mıydım ne? Ya da olması gereken sahiplenme böyle miydi? Hiç ilişki yaşamamış biri olarak Güzin ablalığa soyunmam manidardı.
Kapıyı açtığım zaman beni yine aynı koku karşıladı. Çam aromasıyla karışık kehribar kokusu tüm odaya yayılmıştı. Kokunun oda parfümünden geldiğini düşünmüştüm ama üzerimdekilerde de aynı koku vardı ve Dmitri, bana her yaklaşmaya başladığında da aynı kehribar kokusu burnuma nüfuz ediyordu.
Düşüncelerimden sıyrılıp hızlıca şöminenin solunda ki ahşap kapıya gittim. Kapıyı açtığımda gözlerime inanamadım. Hemen sağda yere gömme yuvarlak bir jakuzi vardı. Burada jakuzi olduğunu hiç düşünmemiştim. Dmitri anlaşılan rahatına düşkün bir adamdı. Hemen onun yanında sağ köşede, camdan bir duşa kabin vardı. Kapının karşısında ki aynada kendimi görünce, hemen duş almam gerektiğini fark ettim. Karamel saçlarım resmen arapsaçına dönmüştü. Arkamdaki kapıyı kapatıp üzerindeki kilidi iki defa çevirdim.
Üstümdeki tişörtü sıyırmamla aynada gördüğüm bedene acımasızca baktım. Oldukça zayıflamıştım. Vücudum çoğu yerinde darbe izleri vardı. Kollarım bile sıkılmaktan morarmıştı. Gözlerim dolmadan bakışlarımı aynadan çektim.
Suyu açmamla bir an tereddüt ettim. Vladimir’in beni suyla boğmaya çalışmasından dolayı suya girmek istemeyen zihnimi biraz zorlayıp sıcak suyun altına kendimi attım. Sırtımdaki derin iki çizik, sıcak suyla kendini bana acı bir şekilde hatırlatmıştı. Vladimir sadece ruhumda değil bedenimde de izlerini bırakmıştı.
Ruhumdaki izlerin üstüne biraz daha kaplanan karanlık sanrı, yavaşça benliğime sızıyordu. Benim o eski tanıdığım, pes etmeyen ve güçlü olan Katre’den beni adım adım uzaklaştırıyordu. Güçlü durmak için kendimi daha ne kadar zorlamam gerekiyordu.
Gözlerimi şampuanlara çevirdiğimde bir an tereddüt ettim ama saçlarım şampuan olmadan mümkün yok açılmazdı. Mecbur onun şampuanını kullanacaktım. Kapağını açınca taze çam kokusu beni karşıladı ama bir şey eksikti ondan buram buram aldığım kehribar kokusu yoktu.
Saçlarım anca üçüncü yıkamada köpürmüştü. Yaralarıma dikkat ederek vücudumu yıkayıp duş alanından çıkarak karşımda ki raflarda koyu gri havluların birini aldım. Gözlerim açık raftaki açılmamış diş fırçası paketine değdi. Bir dakika bile düşünmeden diş fırçasını tek hamlede alıp açtım. Bunun için ondan izin almayacaktım. Buraya sanki onları araştırmaya gelen bir casus gibi beni suçlu hissettiren adamdan izin almayacaktım.
Yeniden aynanın önüne gidip dişlerimi uzun uzun fırçaladım. Duş almak tenime iyi gelmişti. Yüzüm anında pembeleşmiş, iri yeşil gözerim parlamıştı. Uzun karamel saçlarım ıslak olduğu için rengi daha da koyulaşmıştı.
Burada oyalanmayı bırakıp çıkardığım iç çamaşırını tekrar giydim. Onun siyah tişörtünü kafamdan geçirip sırtımdaki yaralara dikkat ederek yavaşça giydim. Eşofmanı kan olduğu için onu tekrar giyemedim. Onun dolabından tekrar aynısını alırsam dikkat etmezdi sanırım. Sonunda kilitli olan kapıyı açıp dışarı adım attığım anda adımlarım sekteye uğradı.
Dmitri, geniş siyah yatakta oturmuş, dirseklerini siyah kotunun dizlerine dayamış bekliyordu. Siyah asi saçlarla sarmalanmış kafasını aşağı eğmiş derin düşüncelere dalmıştı.
Geniş omuzları siyah tişörtün altında kasılmış ve gergindi. Banyo kapısının açılmasıyla sert çehresini yerden kaldırıp bana çevirdi. Gri gözlerinin ilk hedefi, açıkta kalan boynumdaki dövmeydi. Siyah uzun kirpiklerinin arasındaki grilerin, nefreti biraz dizginlenmişti.
Dmitri ayağa kalkmadan önce gözleri tişörtün açık bıraktığı sağ bacağımda gezindi ve gür kaşları anında çatıldı. Geniş yataktan kalkıp, bana doğru yavaşça gelmesiyle bedenim kasıldı. Onun ne zaman bu odaya geldiğini bilmiyordum. Keşke kanlı da olsa çıkardığım eşofmanı geri giyseydim düşünmeden edemedim.
“Yatağa geç” kalın sesi boğuktu. Gri gözleri boynumdan sarkan alyanslara kaydı.
Ne dedi o? Yatağa geç mi?
“Ne diyorsun sen be?” hırçın sesim onun gözlerindeki nefreti geri getirdi.
“Ne anladıysan o, yatağa geç dedim” Yanımdan, bana dokunmamaya dikkat ederek benim yeni çıktığım banyoya girdi.
Amacı neydi bu adamın? O yatağa beni sokması için cesedimi çiğnemesi gerekti.
Ellerimi önümde birleştirerek turuncu alevlerini yayan şöminenin önünde ayakta kalmayı tercih ettim. Çok geçmeden Dmitri elinde küçük bir ilkyardım çantasıyla geri geldi. Yatağa geçmediğimi fark etmesiyle dudakları alayla kıvrıldı.
“Pansumanlarını yapacaktım bacağın kanıyor” dedi bana açıklama yapması beni şaşırtmıştı. Bacağımdaki kanamanın devam ettiğini ise fark etmemiştim.
“Sen ne sandın Katre?” Dedi kaşları alayla yukarı kalktı. “Senin, benim hiçte tipim olmayan sıska bedeninle ilgilendiğimi mi?”
Kelimeleri; onun zehrini akıtmaya yetmiyordu ve yetmeyecekti. Grilerindeki nefret öyle güçlüydü ki benim masum olduğuma dair hiçbir şeyi kabul edemeyecek kadar onun gözünü boyamıştı.
Tipi neydi peki? Aşağıdaki şu sarışın afet mi?
“Bir şey sandığım yok. Sadece seninle aynı odada kalmak istemiyorum.” Dedim omuzlarımı dikleştirerek. Saçlarım belimde hafif ıslaklık bırakmıştı ve her hareketimde uçlarından çıplak ayaklarıma ılık, küçük damlalar düşüyordu.
Yanıma bir adımda yaklaşan Dmitri’nin bu sefer kaşları çatılmıştı. Onun bana yaklaşmasıyla kehribar kokusu burnuma sızmakta geç kalmadı. Gözlerindeki küçümseme; beni onun yanında daha da rahatsız hissettiriyordu.
“İki gündür kollarımda uyuyan bir kadına göre fazla asi, bir katile göre fazla masumsun Katre” Derinden gelen kalın sesi göğsümün derinliklerinde titretti.
Direkt gözlerime bakarak kurduğu cümle beynimde yankılandı. İki gündür baygın yatmıştım. Hem de onun kollarında.
Gri gözlerinde hiçte yalan söylüyor gibi bir ifade yoktu. Ben sadece bir gece baygın olduğumu düşünmüştüm.
Ne işim vardı benim onun kollarında? Hem nefretle baktığı kadını kollarına alacak kadar merhametli olacağını hiç sanmıyordum.
Başıyla şöminenin önündeki berjeri işaret etti. Onunla konuşmak; bir şeyleri çözmek yerine daha fazla düğüm atılmasına neden oluyordu. O yüzden dediğini sessizce yapıp şöminenin ateşiyle ısınmış berjere oturdum. Berjer hafif üşümüş bacaklarıma ılık bir his bırakıyordu.
Üst bacağımdaki cam kesiğine, iki tane dikiş atılmıştı ve bir tanesi ayrılıp arasından hafifçe kan sızmıştı. Dmitri’nin dikiş atacak kadar tıbbi bir tecrübesi var mıydı bilmiyorum ama sanki bu tür işlere eli biraz yatkındı. Önümde tek dizinin üstüne çöküp hemen ilk yardım çantasını açtı. Onun bakışları benim bacağımdaki yaradayken bende onu incelemeye başladım.
Yanan ateşin turuncu ışığı, pürüzsüz teninin sağ profilini aydınlatıyordu. Saçlarında gezinen alevlerin ışığı, siyah asi tutamların arasına sızıp onları daha belirgin kılıyordu. Köşeli ve sert bir çenesi vardı. Onun geniş omuzlarını saran tişörtün aynısı benim üzerimdeydi.
İri eli bacağımdaki onun tişörtüne gelirken gergin yüzünü bana çevirdi. Benim önümde diz çökmesine rağmen beni görmek için başını kaldırmasına gerek olmuyordu.
Gözlerindeki griler koyulaşmıştı, bana dokunmak için izin beklediğini anladığımda ise kalbimin atışının nedensizce değişmesine neden oldu. Hafif uzamış perçemlerim şaşkınlıkla titreyen kirpiklerime değiyordu. Yeşil gözlerimi hafifçe kapatıp açmam ona verdiğim ilk ve son izindi.
Sıcak parmakları, bacaklarımın üstüne gelen tişörtü yukarı doğru biraz sıyırırken parmaklarının dış boğumları tenime değdi. Dokunduğu yerleri bir çizgi şeklinde karıncalandırmıştı. İstemsiz ürperen bedenim kasıldı. Nefes alış verişlerim hızlanınca, yukarıya doğru tenimde ilerleyen sıcak ve hafif nasırlı boğumlar durdu.
Bu sefer yüzünü bana kaldırmadı ama geniş omuzları gerilmişti. İri kolları kendi tişörtünün içine biraz dar gelmeye başlamıştı. Eli hızlıca üzerimden ayrılıp koyu kırmızı sıvıyla dolu küçük şişeye gitti. Pamuğa üç dört damla döktü. Bacağımdaki dikişlerin üzerine değen soğuk sıvı, ateşin yanında yanan tenime kar taneleri dökülüyormuş gibi hissettirdi.
Hafifçe titreyen dizime, büyük sıcak elini koyunca, kasılan bedenim sakinleşmesi gerekirken tam tersi oldu. Sıcak bir his karnımın alt kısımlarında gezinip tüm bedenim ürperdi. Sesli yutkunuşuma dönen gri gözleri sorularla doluydu.
“Canını mı yaktım?” dedi elindeki koyu kırmızı lekeleri olan pamuğu bacağımdan çekerken. Sesi göğsünün en derininden geliyor gibi şefkatle sarmalanmış zehirli bir elma gibiydi. Biliyordum ki o elmadan bir kere ısırırsan, zehri seni sonsuz bir uykuya teslim ederdi.
“Hayır” dedim gözlerine dümdüz bakarak, “Sandığının aksine ben güçlü bir kızım bunlar canımı yakmaz.” Sesimdeki baskınlık beni bile şaşırttı. Vladimir’in yanında neler yaşamış biri olarak onun, bu tüy gibi dokunuşlarının acıyla ilgisi yoktu.
Gri gözleri boynumdaki dövmeye bakarak, “Görüyorum” dedi kalın sesine bir yutkunuş bırakarak.
“Sandığının aksine” dedi benim kelimelerimin aynısını kullanarak “Güçsüz bir kız olduğunu asla düşünmedim.” Dedi. Cevap vermemi beklemeden tekrar çantaya yönelip iki küçük şerit gibi bir bant çıkardı.
“Tekrar dikiş atmak uygun değil onun yerine bu küçük bantlardan yapıştıracağım. İki gün kalsa yeter sonra çıkarırsın.” Eli hızlıydı bir yandan konuşurken bir yandan da açılan yarayı birbirine yanaştırıp o dediği banttan yapıştırmıştı.
“Asker olduğunu sanıyordum.” Dedim aniden. Hiç düşünmeden kelimeler ağzımdan çıkmıştı. Ateşin önündeki yüzünü hızlıca bana çevirdi. Gür kaşları hızla çatılıp, sert çenesi kasılmıştı. Bakışlarındaki nefret geriye hızla gelerek minik çatlakları hemen doldurdu.
“Nereden çıkardın bunu?” dedi sesindeki sertlik şöminenin sıcaklığını alıp götürdü ve sert sözlerine devam etti.
“Benimkisi de soru zaten bunları bilerek buraya gelmedin mi?” Hala önümde diz çökerek sorduğu bu soruyla tekrar onun şüphesini üzerime çekmiştim.
Sergei’nin onun hakkında Rusya’nın hayalet askeri dediğini hatırlıyordum ama bunu ona söylemezdim yoksa gerçekten onun adını bilerek buraya bilinçli geldiğimi düşünecekti.
“Sana silah doğrulttuğumda” dedim kararsız bir sesle. Bakışlarımı ondan kaçırarak şömineye çevirdim.
“Niko sana Yüzbaşım demişti.” Hızla hatırladığım bu son bilgiye sessizce teşekkür ettim. Suçsuzdum ama onun gözlerinde ki nefret ve imalı sözler beni sürekli zan altında bırakıyordu.
“Dilimizi anlamadığını sanıyordum” Meraklı gözleri kısılarak yüzümde dolaştı.
“Pek değil dedim ya aşağıda” dedim açıklama yaparak. Benim açığımı arayan gri gözleri şüphe doluydu. Çatılan kaşları ile yanındaki malzemeleri toplamak için başını eğdi.
Boynunun solunda hafifçe belli olan kırmızılığın ne olduğunu anlamak için gözlerimi biraz kıstım. Minik bir ruj lekesiydi. Ensesiyle boynunun birleştiği yerde, dikkatle baktığın zaman görünecek bu iz Viktoria’nın dudaklarındaki rujla aynı tondu. Ne düşüneceğimi bilemedim. Sevgilisi miydi o zaman?
Viktoria’nın neden beni kıskanıp ama çok fazla tepki vermediği ortadaydı. Ona güveniyordu.
Zaten hoşlandığı kız tipinin benimle yakından uzaktan ilgisinin olmadığını biliyordu.
Ama yani.. bence… yine de fazla genişlikti bu. Viktoria, Dmitri ile iki gün aynı oda da kaldığımızı biliyor muydu acaba.
Ben derin düşüncelere dalmışken, Dmitri işini bitirmiş ayağa kalkmıştı. Ayağa kalkmasıyla bayağı uzun olan bedeni şöminenin turuncu ışığında odayı kapladı. Oturduğum berjerde biraz daha küçüldüm.
“Bugün aşağıda konuşmamız yarım kaldı. Yarın artık gerçekleri konuşma zamanı erken yatsan iyi edersin. ” Dedi hızlıca. O, daha bir adım atmışken ona dönmeden , “Uykum yok” dedim. Gözlerim cayır cayır yanan odunlardaydı. Onunla bu odada daha fazla yalnız kalmak istemiyordum. Ya o çıkmalıydı. Ya da ben çıkmalı, aşağıda durmalıydım.
Burası onun odasıya şimdi Katrecim adamı mı kovalım.
“Ben aşağıda olacağım. Senin bu odadan bu gece çıkman yasak.” Dedi düşüncelerimin arasına hızla dalıp. Onun bu odada olmaması işime gelmişti ama bana niye yasaktı pardon çıkmak acaba!
Aşağıda kız arkadaşı olduğunu tahmin ettiğim kişi için miydi tüm bunlar. Ben tam ağzımı açacakken yatağın kenarındaki komodine bir krem bıraktı.
“Bileklerindeki yaralara sür yatarken” dedi düz sesiyle. “Başının arkasındaki dikişleri kapatmaya gerek yok başka bir yerinde yaran var mı?” cümle soru cümlesiydi ama sesinde meraktan hiç iz yoktu. Sırtımdaki izleri görmemişti. Demek ki iki gün benimle bir başkası ilgilenmişti. Bu kişinin Lena olduğunu tahmin etmek zor değildi.
Onunla konuşmadım. Başımı her iki yanıma sallayıp gözlerimi tekrar usulca yanan ateşe çevirdim. Sadece kapının açılıp kapandığını duymuştum, sanırım gitmişti. Derin bir nefes alıp nemli saçlarımı önüme getirdim. Yanan şömineye yaklaşıp, biraz ıslaklığını alması için beklemeye başladım.
Aklıma aniden gelen düşünceyle hemen göğüslerime baktım. Umarım fark etmemiştir, zaten bedenimle ilgilenmeyen adam bir zahmet onlarla da ilgilenmesin. Benim acil iç çamaşırı bulmam gerekiyordu. Lena’nın bana bu konuda yardımcı olacağını düşünüyordum. Yarın eğer buradan gidemezsem daha fazla bu şekilde, evde onların arasında gezemezdim. Şov yapmama gerek olmayan adamlara yani!
Ona inat uykum yok dedim ama gözlerimden uyku akıyordu. Daha bugün sabah kendime gelmiş sanki üzerinden günler geçmişçesine bedenim yorulmuştu. Yorgun yeşil gözlerimi pencereden dışarıya, karanlık ve karlarla kaplı Beyaz Gece’ye çevirdim. Dmitri yarın gerçekleri söyleme zamanı geldi demişti.
Ona bazı şeyleri anlatmadığımın farkındaydı. Beni Vladimir’e teslim etme ihtimali oldukça ona gerçeği söyleyemezdim bu nereye kadar giderdi bilemem ama sonuna kadar götürmeye kararlıydım.
Uzun saçlarımın çoğu kurumuştu. Sıcacık berjerden kalkıp adımlarımı geniş yatağın yanındaki komodine çevirdim. Benim için bıraktığı kremden el ve ayak bileklerime boca ederek sürdüm. İşimi bitirince direkt boydan camın önündeki küçük koltuğa gittim. Dmitri ve kimin yattığı belli olmayan yatakta, bir daha yatamazdım. Midem bu kadarını kaldırmazdı.
Koltuk biraz küçüktü ama bacaklarımı hafif kıvırınca sığmayı başarmıştım. Ne kadar da şömine yanıyor olursa olsun duş aldığım için sanırım biraz üşüyordum. Koltuğun ucundaki turuncu battaniyeyi alıp üzerime güzelce örttüm. Yönümü Dmitri’nin sıcak yatağı yerine boydan cama çevirdim.
Şöminenin turuncu ışığında yağan karları seyrederken çöken uyku beni ılık kollarına almaya hazırdı. Hatırladığım son şey odunların yavaşça alevlere teslim olan sesiydi. Bu hayatta herkes bir gün teslim oluyordu. Bazen ölüme, bazen hastalığa, bazen düşmana. Bir gün hangisine teslim olacağımı düşünerek daldığım uyku hemen karşıladı.
Uykunun hangi evresindeyim bilmiyorum ama soğuk her yerdeydi. Sanki yine beyaz gecede kaybolmuştum. Soğuk ve karlı ormanda tek gördüğüm beni kulübenin önünde yere düşüren koca siyah postlu Dmitri’nin kurduydu.
Neydi adı? Onun kurdunun adını bayılırken duymuştum ama şimdi hatırlamakta bayağı zorlanıyordum. Üzerime yavaşça gelmesiyle bende çıplak ayaklarımla geri geri adımlamaya başladım ama yerler buz küpüydü. Daha fazla bedenimi kıpırdatamadım. Yanıma kadar gelen kurt kalın postunu bana yanaştırıp ona tutunmamı istiyor gibi bacaklarıma sürtünüp etrafımda dolaştı. Sanki beni ilk gördüğü an gibi saldırgan değildi. Bu soğuk ormanda onun kalın postu gayet mantıklı seçenekti.
Ona doğru biraz yanaştığımda çam kokusuyla karışık kehribar kokusu tüm bedenimi sarmaladı. Asi kurdu da aynı onun gibi kokuyordu. Bulduğum sıcaklıkla tekrar bulanan zihnim karanlığa gömülmeden önce uzun saçlarımda tanıdık elleri yine hissettim. Bedenim ona daha fazla sokulmak için hiç direnmedi bile.
***
Gözlerimi açmadan önce duyduğum şömineden gelen sakin çıtırtılar beni sakinleştiren ikinci şeydi. Gözlerimi yavaşça açtığımda gün çoktan aymıştı. Uzun camdan dışarı baktığımda yoğun sis çekilmişti. Sadece arada bir yere düşen kar taneleri vardı. Önümde karşıdaki dağlara kadar uzanan beyaz bir örtü seriliydi ama bir sorun vardı, ben gece yattığım o küçük koltukta değildim.
Dmitri’nin geniş ve sıcak yatağındaydım. Yatarken küçük koltuğa yattığıma emindim. Ne ara buraya gelmiştim ben? Onun yatağına bakmak bile midemi alt üst etmişken nasıl olurda gece buraya gelirdim. Dmitri’nin sabaha kadar bu odaya geldiğini sanmıyordum. Gelse bile beni kendi yatağına taşıma ihtimali yüzde eksilerde olduğu için o ihtimali hemen eledim geriye tek seçenek kalıyordu.
Uyurgezerdim. Çok yabancısı olduğum bir durum değildi aslında ama yıllardır hiç olmamıştı. Annemin hastalanıp hastaneye yattığı zamanlarda başlayan ve ölmesiyle artan bu durumu, yıllardır hiç yaşamıyordum.
Vladimir’in beni kaçırdıktan sonra yaptıkları muhtemelen bu durumu tetiklemişti. Bu kulübede kaldığım ilk iki gün zaten baygındım bir tek dün gece kendimdeydim ve ondada hemen Dmitri’nin yatağına çökmüştüm.
Umarım beni burada görmemiştir. Zaten amacım benim diyen bir adama bu davranışlarım gerçekten de bunu düşündürecekti.
Hemen siyah yorganı üstümden çekip ayaklandım. Yatağın sol ucunda katlı şekilde duran siyah bir eşofman vardı. Bunu buraya ne zaman koyduğunu bilmiyordum ama umarım benim kanepede yattığım zaman diliminde koymuş olmasını diledim. Hemen üzerime yine onun eşofmanını geçirip belini ve ayakuçlarını hazırladım. Eski sağlığıma yavaş yavaş kavuşuyordum. Boynumdaki parmak izleri de yavaşça kaybolmaya başlıyordu.
Dişlerimi de fırçalayıp Dmitri’nin odasından çıktım. Holden aşağıya baktığım zaman masada Dmitri siyah gömleği ile tek başına oturmuş sigara içiyordu. Önündeki bitmiş izmaritler onun orada saatlerdir oturduğunu gösteriyordu. Onun sorularına nasıl cevap vereceğimi düşünerek indiğim merdivenlerin sonunda arkamdan bileğime dolanan soğuk parmaklar bedenimin kaskatı olmasını neden oldu.
“Dokunma bana” diye bağırmamı kimse beklemiyordu. Sessizliği kılıç gibi kesen sesime ilk dönen Dmitri’ydi. Masadan hemen ayaklanmış bana doğru geliyordu. Yanımda ise hemen Lena belirdi. Elini benim bileğimden hızlıca çekmiş üzgün, iri mavimsi gözleri benim bembeyaz olmuş yüzüme çıkmıştı.
Soğuk parmaklar bana, o soğuk depoda Mikhail’in soğuk ellerini hatırlatmıştı. Soğuk beynimde nasıl konumladıysa bana hep Mikhail ve Vladimir’i hatırlatacaktı.
“ Özür dilerim Katre sesledim sana ama sen duymayınca o yüzden..” cümlesinin sonlara doğru o melodik sesi azalmıştı. Bir sonraki Dmitri’nin sorgusunu düşünüyorken Lena’nın bana seslendiğini muhtemelen duymamıştım.
“Lena kusura bakma ama bana bir daha haber vermeden yaklaşma.” Dedim sesim biraz pürüzlü çıkmıştı. Lena bana üzgün gözleriyle bakmaya devam etti.
Bugün dünün aksine boyunlu buz mavisi kalın kazak ve siyah bir kot giymişti. Ekibin diğer üyeleri de salonun köşesinde belirmiş bize meraklı gözlerle bakıyordu. Viktor bugün de askeri bir kıyafet içindeydi. Niko’nun asker yeşili tişörtü aynıydı sadece altına siyah bir eşofman geçirmişti. Alexei’yi gömlek ve pantolon ikilisinden başka bir şey giyerken görmemiştim zaten.
Dmitri siyah gömleği ve aynı renk kotuyla yanımda bir dağ gibi dikiliyordu. Üzerimde hızlıca gezinen bakışlarıyla beni kontrol etmişti. Yüzünde oluşan kısa gölgelenmeyi anlayamamıştım. Bana çatık kaşlarla bakmaya başlamasıyla bakışlarımı ondan kaçırdım. Sanırım boş yere olay çıkardığımı düşünüyordu.
“Lena sadece sen, Katre ile masaya geçin” dedi bakışlarını arkasında kalan adamlarına yönlendirip, “Siz çalışma odasına geçin birazdan geleceğim” dedi emir veren sesi net ve otoriterdi.
“Hadi Katre gel” dedi Lena bana uzanacak olan elleri bir an durdu. Ona o şekilde çıkışmak istememiştim ama bir an bileğime dolanan soğuk el bana kötü günleri hatırlatmıştı.
Biz mutfaktaki masaya ilerlerken Niko ve Alexei hemen onun emrini yerine getirdi. Yanımızdan geçip alt kattaki odaların birine girdiler. Viktor, önümde giden kız arkadaşına kısaca sarılıp kahve saçlarının tepesine küçük bir öpücük kondurmuştu. Bana da kısaca göz kırpıp onun tabiriyle iyi şanslar dilemişti sanırım. Lena, Viktor’un omuzlarına anca geliyordu. Kollarını onun boynuna dolayacakken masadan gelen öksürük sesi bu anı rahatsızca böldü.
“Viktor kuralları hatırlatmam mı gerekiyor?” sesinden akan tehdit sadece bana fazla geliyordu sanırım. Onlar liderlerinin bu tehditvari hallerine alışmış gibiydi, Viktor onun yüzüne gayet rahat bakıyordu.
“Hayır Yüzbaşım.” Asker selamı veren Viktor yanımızdan uzaklaşıp, diğer ekip arkadaşlarının yanına geçti. Lena masaya giderek Dmitri’nin solunda kalan sandalyeyi çekip hemen oturdu. Benimde adımlarım Lena’nı yanına doğru yönelmişti.
“Buraya geç Katre.” İtiraz kabul etmeyen o kalın, otoriter sesine itaat etmek istemiyordum ama daha sorgu faslına geçememiştik bile onunla aramızdaki ters akımı daha da germek istemediğim için sağındaki sandalyeyi çekip yavaşça oturdum.
Sanki hiç acelesi yokmuş gibi yavaşça masanın üzerindeki sigara paketine uzandı. İri parmaklarının arasındaki sigarayı yakmak için dudaklarının arasına büyük bir titizlikle götürdü. Ateşin turuncu ışığı gri gözlerini esir alarak, dumanı sanki ona hasret kalmış gibi ciğerlerine tek nefeste çekmesi sanki onu iyileştiriyordu.
Ciğerlerinde bekleyen dumanı ne zaman vereceğini merak etmiştim. Hiç sigara kullanmamıştım ama bana süre bayağı uzun gelmişti. Birazdan gerçekleri konuşmamı bekleyen adam hakkında merak ettiğim şeye sert bir nefes verdim. Gri gözleri bana dönünce göğsümün ortasına çöken ağırlık hissi biraz daha arttı.
“Kocan nerede” dedi baskın bir sesle. Çıkan sesi dumanla boğuklaşmıştı. Beyaz duman yüzüme gelince gözlerimi hafif yaktı. Sigarayı tutan eli aramızda havada, dirseği ise masaya dayalıydı. Alyanslarıma bakarak sorduğu bu soruyu Lena’da merak ediyordu sanırım yavaşça masaya eğilmişti.
“Burada değil” dedim verdiğim kısa cevap Dmitri’nin hoşuna gitmemişti. Kaşlarının biraz daha çatılması kaçınılmazdı.
İlk merak ettiği bu muydu?
Gri gözler bir an olsun üstümden ayrılmadan dümdüz benim yeşil gözlerime kilitlendi. Çektiği derin nefes sigaranın ucunda uzun bir kül bıraktı.
“Peki öyleyse kocandan mı kaçıyordun.” Gözlerimi ondan kararsız bir şekilde çekip Lena’ya baktım. Mavimsi iri gözlerindeki endişeli merak beni derin bir nefes almaya itti. Kerem’den kaçmıyorsam kimden kaçıyordum ben? Vladimir’den kaçtığımı da söyleyemeyeceğime göre ne cevap vereceğimi bilemedim.
Gözlerim hala Lena’dayken başımı her iki yanıma salladım. Soruyu Dmitri sormuştu ama ben cevabı Lena’ya vermiştim.
“Yüzüme bak!” birden yüksek çıkan sesi benim gözlerimin sımsıkı kapanmasına neden oldu. Küçüklüğümden beri yüksek çıkan her sese ve karanlığa tepkim böyleydi. Bu bana babamın, evimize Senem Hanımı getirmesiyle başlamıştı ve hiç geçmemişti.
Yüzümü ona doğru çevirip direkt onun gözlerine baktım. Asi siyah tutamlar alnına dökülmüş, onu daha öfkeli gösteriyordu. Kucağımdaki ellerim yumruk olup tırnakları avucuma sertçe gömüldü.
“Dmitri kızı korkutuyorsun.” Lena’nın melodik sesi aramızda ki uçuruma bir köprü inşaat etmek ister gibiydi. Dmitri yüzümde ne görmüştü bilmiyorum ama derin bir nefes alıp yaktığı ikinci sigarayla arkasına yaslandı. Sigarasından derin bir nefes aldı.
“Peki Katre Kafkas dağlarına neden geldiğini hatırlıyor musun?” Sesi, içinde bin bir ima barındıran sorunun cevabını biliyormuş gibiydi. Gri gözlerindeki küçümseme bariz belliydi. Düşünceleri, zaten orada benim cevabımı beklemeden filizlenmişti.
Demek Kafkas dağlarındaydık. Moskova’ya gidecekken nasıl olurda yolumuz bu tarafa düşmüştü anlayamadım.
“Kendi isteğimle gelmedim” dedim onun gözlerindeki imaya inat ve o konuşmadan devam ettim. “Ülkeme dönmek istiyorum hemen.” Lena biraz sert çıkan sesimle yerinde hafifçe kıpırdandı. Dmitri’nin ise siyah gür kaşları alayla yukarı kalktı. Siyah kirpiklerinin arasındaki gri gözleri, ölü bir balığın gözleri gibi ruhsuz bir şekilde masaya doğru yaklaştı.
“Başka bir emriniz var mı Katre Hanım?” alaylı sorusunda baskın bir öfke vardı. Ona emir vererek konuşmam onun hiç hoşuna gitmemişti. Masaya dayadığı, dirseklerine kadar kıvrılmış gömlek geniş omuzlarında gerildi.
“Oradan bakınca önemsiz işlerle uğraşan birine mi benziyorum sence?” derinden gelen sesi alay doluydu. Daha ne kadar önemsiz ve nefret edilecek birisi olduğumu hatırlatacaktı bana. Karşımda umursamazca içine çektiği sigarayı alıp onu bir an fırlatmak istedim. Ukala herif.
“Asker değil misiniz hepiniz? Bana yardım etmek zorundasınız.” Sözlerimle sert bakışları yüzümü arşınladı. Ortamdaki gerginlik sanki elle tutulacak kadar ağırlaşmıştı. Sigarayı sertçe masanın üzerindeki siyah küllüğe bastırdı.
“Hah gelelim artık asıl konuya” dedi sertçe sanki saatlerdir bunu bekliyormuş gibiydi.
“Ne biliyorsun bizim hakkımızda? Gerçekleri söyle artık Katre” dedi artık sabırsızca. Sert çenesi kasılıydı ve sabrı tükenmek üzere gibiydi.