Elim istemsiz boş boynumda gezindi, alyanslarımın bu adamda olduğunu fark etmek beni daha çok geriyordu. Onları neden almıştı ki? Bana ait olan alyansları ondan alıp bu kulübeden defolup gitmek istiyordum. Ona hemen cevap vermem gerekiyordu yoksa daha çok şüphe çekecektim.
“Hatırlamıyorum ama birinden kaçıyordum sanırım ve onunla ormanda denk gelince…” sesim sonlara doğru kısılmıştı. Cümlemi tamamlayamadım. İgor’u öldürdüğümü bir kez daha sesli telaffuz edemezdim. Çoktan onlara birisini öldürdüğümü itiraf etmişken bunu saklayamazdım.
“Onu öldürdün Katre. Hiç tereddüt dahi etmeden.” Sesi imalıydı. Sanki her gün adam öldüren bir tetikçiydim. Ardı arkasına çektiği sigara iri parmaklarının arasında küçücük kalmıştı. Dudaklarına yaklaştırdığı sigarayı derince içince çektiğinde yanaklarında oluşan boşluk, karnımın tekme atılmış gibi kasılmasına neden oldu. Biten sigarasını önündeki küllüğe hızla bastırdı.
“Söyle bakalım bir katili neden evime alayım.” Dedi biraz öne eğilip. Karanlık ve haklı sözleri beni incitmemeliydi. Onu tanımıyordum ama ağır sözleri göğsümün içindeki uçurumdan teker teker aşağı atlarken yüreğim sıkıştı. Diyecek sözüm yoktu. Katil değilim diye bağırmak isteyen dudaklarım birbirine sertçe bastırılmıştı.
Kucağımdaki parmaklarım bu sefer de sol bileğimdeki lale dövmesine doğru hareketlendi. Onları dövememe değmeden elimi yumruk yaptım. Yutkunamadım. Kanlı parmaklarımı annemin tek hatırasına dokunduramazdım. Bana saf sevgiyi hatırlatan kırmızı lale, böyle sevgiyle kalmalıydı. Annem katil olduğumu asla hissetmemeliydi bile.
Daha fazla Dmitri’ye bakmak istemedim. Bu adam beni evinde bir dakika bile görmek istemiyordu. İçimdeki kırık parçalar birleşmiş daha keskin bir hal almıştı. Onunla konuşmak yerine yanımdaki kumral uzun saçlı, ondan daha sakin duran adama döndüm. Orman yeşili gözleri ve kumral saçlarının çevrelediği yüzü hemen bana döndü. Gözlerinde küçük bir endişe kol geziyordu.
“O haklı ben bir katilim” dedim derin nefes alarak sesim içimdeki öfkeyle titrememişti. “Ben burada daha fazla kalmak istemiyorum. Hemen gitmek istiyorum.” dedim hızlıca. Dmitri’yi görmüyordum ama öfkeli soluklarını duyuyordum. Dmitri’yle değil de onunla konuşmam, onların liderlerini epey kızdırmıştı.
Kaşımdaki adam ne söyleyeceği hakkında kararsız bakışlarıyla bana bakıyordu. Sertçe yere düşen sandalye bu bakışmamızı bir bıçak gibi böldü. Dmitri’ye döndüğümde heybetli vücuduyla ayağa kalkmış, ellerini masaya dayamıştı. Boynundaki damarlar belirginleşmiş masaya dayanan kolları öfkeyle şişmişti.
Ben daha ne olduğunu anlamadan bir adımda yanıma gelip iri eliyle sol kolumu sıkıca tuttu. Beni sertçe sandalyeden ayağa kaldırınca onun sert göğsüne çarptım. Uzun saçlarım aramızda dalgalandı.
“Sen bir gelsene benimle” dedi sertçe çekiştirerek.
Masadaki herkes bu hareketiyle ayağa kalmıştı. Yanımdaki sivil adam elini Dmitri’nin koluna koyup,
“ Sakin ol Dmitri kız yeterince hırpalanmış.” Dedi onun konuşmasıyla Dmitri’nin beni sıkıca tutan eli biraz gevşemişti ama dip dibe olan vücudum onun gergin ve hiç te sakin olmayan kaslarını hissediyordu.
“Daha önce ne olduğunu biliyorsun Alexei.” Dedi öfkeyle. Kasılı çenesi gözlerimin önündeydi. Onunsa sert bakışları adının Alexei olduğunu öğrendiğim; kumral kirli sakallı adamdaydı.
Öyle öfkeliydi ki giydiği siyah tişörtün kısa olan kolları, öfkeden kabaran kasların arasında sıkışmıştı. Sert göğsünden aldığı sinirli solukları başımın üstündeki saç diplerimi uyuşturuyordu. Daha önce ne olmuştu da, o böyle nefretle dolmuştu bilmiyorum ama ben onun nefretini hak edecek bir şey yapmamıştım.
Sadece yardım için bu kulübeye gelmiştim ama bambaşka bir şekilde bambaşka bir olayın içine düşmüştüm.
“Kimse işime karışmasın! Siz burada bekleyin.” Kalın sesinden cümle biter bitmez beni mutfaktan hızlıca çıkardı. O önümde bense onun arkasında merdivenlere doğru karışan adımlarımla adeta beni sürükledi. Merdivenleri hangi ara çıkmıştık anlamamıştım bile, başım dönmüş, aç ve susuz midem bu hengameyle karışmıştı.
En son beni, sertçe açıp kapattığı odaya çekti. Olayları takip edemeyen vücudum en son kapanmış kapıya dayalıydı. Onun iri bedeniyle kapı arasına sıkışan yaralı ve yorgun bedenim artık titremeye başlamıştı.
Boyu benden epey uzun olduğu için gözlerim onun siyah tişörtün altındaki sert göğsündeydi. Perçemlerim dağılıp, titreyen kirpiklerime dokunuyordu. Sol kolumdaki sıktığı elini bırakıp birden yüzüme çıkarınca gözlerimi sıkıca kapattım. Başımı o elden uzaklaştırmak için omzuma eğdiğim sıra ağzımdan çıkan sessiz fısıltım aramıza buz gibi mesafelerin girmesine neden oldu.
“Yapma.”
Benden birden uzaklaşmasıyla sıkılı gözlerimi yavaşça açıp ona baktım. Karşımdaki adamın yüzü bozguna uğramış gibiydi. Şaşkın yüzünde ki gri gözler bulutlanmış arasında çatlaklar oluşmuştu. Bakışları, yüzümde geçmekte olan morluğa ve boynumdaki el izinde dolandı hızlıca. Çenesi gerilip, hızla siyah kaşlarını çatmaya başladı.
“Sana asla vurmam Katre.” Dedi sertçe yutkunarak. Sesinden damlayan güven ona ait olumsuz düşüncelerime hızla sızıyor onların hepsine kilit vuruyordu ama onun hakkındaki yargılarıma müsaade etmesine izin veremezdim.
“Neden. Onlardan farkın ne?” hafifçe titreyen sesimle istemeden ağzımdan çıkan bu itiraf onun bana bir adım atmasına neden oldu. Uzun bacakları sayesinde attığı bir adımla bile çok yakınımdaydı. Ondan buram buram gelen taze çam kokusuyla karışık kehribar kokusu şimdi tüm bedenimi sarmalamıştı.
Onu görmek için başımı biraz yukarı kaldırdım. Yeşil gözlerimi, ifadesiz bakan bir çift gri göz karşılamıştı. Bir müddet dağılmış saçlarıma ve endişeli yüzüme baktı. Bir şey söylemek için açılan dudakları kararsızla kapandı. Sağ elini siyah kotunun arka cebine götürdü. Yavaşça aramıza çıkardığı eli şimdi yumruk olmuştu. Kapalı avucunu açınca alyanslarım aramızdaydı, uzun zincirde sallanıyordu. Onları almak için elimi uzattığımda ise onları daha yukarı kaldıran iri kolu, alyanslara ulaşmamı engellemişti.
İnce kaşlarım çatıldı. Yüzümü onun düz çehresine çevirdim. Gri gözlerinde şimdi hiç çatlak yoktu, tamamen buzlu bir cam gibi sağlamdı. Çabuk değişen ifadelerine yetişmekte zorlanıyordum. O okumaya çalıştığım en karmaşık kitaptı.
“Evlenmek için yaşın küçük değil mi?” yüzünde meraktan hiç iz yok gibiydi ama kalın karakteristik sesindeki gizli merakı bastıramadı.
“Onu seviyorum.” Yutkunamadım. Kaşlarım daha da çatılmıştı. Bunu daha önce beni sorgulayan herkese söylemiştim ama şimdi söylerken sesim titremişti. Onun gri gözlerine bakarak bunu söylemek göğsüme bir ağırlık oturmasına neden oldu.
Kerem’in beni neyin içine sürüklediğini düşünmeden edemedim. Rusya’nın karlı dağlarına sıkışan ruhumu buradan nasıl kurtaracağımı bilmiyordum. Tökezleyen ruhumu ayağa kaldırmam gerekiyordu. Onun nefretle tekrar kararan gri gözlerine bakarak, elimi ikinci kere alyanslarıma uzattığım sıra arkamızda ki kapı şiddetle tıklatıldı. Elim alyans yerine onun geniş omzuna kapandı.
“Patron İvan iletişime geçti. Bir sıkıntı var.” Aşağıda bir tek dövmeli iri adamın sesini duymamıştım. Adının Viktor olduğunu öğrendiğim iri asker sanırım Dmitri’ye kötü bir haber getirmişti.
Karşımdaki adam bana o kadar yakındı ki yüzünü görmesem de kısık bir şekilde Rusça homurdandığını işittim. Dikkati dağılan Dmitri’den alyanslarımı almanın tam zamanıydı. Ayakuçlarıma çıkan bedenimi mecbur ona doğru yaslayarak uzattığımda tüm bedeni kaskatı kesildi. Omzundaki elimi kaldırıp hemen bana ait alyanslarımı tek hamlede aldım.
Ondan uzaklaşmak için hemen eski yerime; kapıya iyice sindim. Yüzünde beliren şaşkınlık hemen dağılıp, sonradan onda görmeye alıştığım nefrete ve tiksintiye döndü. Nefrete alışabilirdim ama bana tiksintiyle bakan gri gözler, benim sonum olurdu ve o; hiç çekinmeden bana öyle bakabiliyordu.
“Sen burada bekle ve hiçbir yere kıpırdama.” Dedi sesi dümdüzdü. Benden biraz uzaklaşıp başıyla bana işaret edince kapıdan çekilmem gerektiğini anladım. Kapıyı hemen açıp dışarıda bekleyen adamın yanına çıktı. Benim kapıyı kapatmama müsaade bile etmeden kendisi onu sertçe çekti.
“Sıkıntı neymiş Viktor” Gür sesi kapalı kapıdan bulunduğum odaya yayılmıştı.
Neyin içine düşmüştüm ben, sadece eve dönmek istiyordum ama çıkışı bir türlü bulamıyordum.
Ne yapacağımı bilemez halde camın önündeki koltuğa ilerleyip uzun camdan beyaz ormana baktım. Kar taneleri içimdeki fırtınayla eş değer gibi şiddetle savruluyordu.
Kar yağışı şiddetini daha fazla artırıp kendini tipiye çevirmişti. Dışarıdaki soğuk, ılık odanın içinden hissedilebilir gibi titremiştim. Yan taraftaki berjerde sarkan turuncu battaniyeyi alıp omuzlarıma örttüm. Bu odadaki tek renkli eşyaydı sanırım ama o soğuk adamın olamayacak kadar canlı bir renkti.
Yavaşça camın önündeki koltuğa oturup sonsuz beyazlığı izlemeye koyuldum. Ne yapacağım hakkında bir fikrim yoktu ama Teyzeme yakın bir zamanda mail atmam gerekiyordu. Onu çok yalnız bırakmıştım. Biliyorum ki maillerim bile yakın zamanda birbirimize yetmeyecekti; ona sarılmayı, sıcacık kollarının arasında olmayı çok istiyordum. Onu çok özlemiştim ama peşimde Vladimir gibi bir etken varken teyzemin adını bile anamazdım.
Eğer kaza yapmadan Moskova’ya gitseydik, şu an belki de ülkeme dönmüş, teyzemle çoktan kayıplara karışmıştık. Kazayı hatırlamam istemsizce onu da hatırlamama neden oldu.
Sergei’nin nasıl olduğunu merak ediyordum. Vladimir onun hain olduğunu anlamış mıydı acaba? Kırık bacağı nasıl olmuştu? Onun çikolata kahvesi gözlerindeki özlem beni bile yakmıştı. Nasıl dayanmıştı kız kardeşini o şekilde görmeye? Nasıl dayanmıştı onun ölümüne? Tek bildiğim benim yüzümden kendi hayatını riske attığıydı.
Aklımdan geçen bin bir düşünce, gittiğim her yere yaşam yerine ölüm getirdiğimdi. Birinin şansı değil belasıydım sanki.
Aradan geçen dakikalar sonra aşağıdan gelen, onların telaşlı adım seslerini duydum. Dışarıdan bir motor sesi gelip aşağıdaki dış kapı açılmıştı. Kulübeye biri gelmişti sanırım. Şen ince bir ses aşağı katta dolaşmaya başladı. Sesi duymamla birlikte oturduğum yerden kalktım. Omuzlarımdaki battaniyeyi koltuğa koyup kapıya doğru adımladım. Tam kapıyı açacakken birisi benden önce davranıp bulunduğum odanın kapısını açtı.
Kaşımda benim boylarımda ve benimle aynı yaşlarda duran bir kız vardı. Kısacık kesilmiş kahve saçları ve yeşille mavinin karışık olduğu iri gözleri olan minyon yüzlü bu kız, yüzünde kocaman gülümsemesiyle bana bakıyordu. Altında siyah kargo pantolonu ve üzerine giydiği siyah yarım atletle sanki bahar havasındaydı. Karlı bir havaya göre sanırım üşümüyordu hele dışarıdan gelen biri için.
Gözlerim, her iki elinin bileğine doladığı siyah bilekliklere gitti onda farklı bir hava oluşturmuştu. Ben onu incelerken onun şen sesi odayı kapladı.
“ Merhaba ben Elena ama herkes bana Lena der.” Dedi şen sesi kaç gündür duymadığım ve görmediğim bir neşeye ev sahipliği yapıyordu.
İlk başta nasıl davranmam gerektiğini bilemedim ama onun gülümseyen yüzüne kayıtsız kalmakta istemedim.
“Merhaba ben de Katre.” Sesim onun sesinin yanında dışarıdaki kar kadar soğuk çıkmıştı. Tanımadığım insanlarla iletişim kurmakta iyi değildim ama burada benden başka bir kız görmek aslında iyi gelmişti.
“Katre” dedi biraz düşünüp devam etti “Daha önce Türkiye’de böyle bir isim pek duymamıştım.” Derken bana doğru adımladı. İnce kolunu benim koluma geçirdi. Onun hemen benimle yakın temas kurmasına şaşırmıştım. Sanki beni tanıyormuşçasına hareketleri doğaldı. Bu kız kimdi bilmiyorum ama bu evin sahibine silah çektiğimi sanırım bilmiyordu. Diğerleri beni bu evde hain ilan etmişken bu ilgi bani biraz şaşırtmıştı.
“Tanıştığıma memnun oldum Katre.” Dedi beni kapıya yönlendirirken. “ Bu evde tek kız olmaktan sıkılmıştım. Seninle burada eğlenceli vakit geçireceğimizden emin olabilirsin.”
Hole çıkan adımlarımızı merdivene yönlendirdi. “Sende mi burada kalıyorsun?” dedim merakla eğer o burada kalıyorsa ben de onun odasında kalabilirdim. Şimdiye kadar neden Dmitri beni kendi odasında tutmuştu ki?
“Bazen burada kalıyorum. Viktor benim erkek arkadaşım. Buraya geldiğim zaman onun odasında kalıyorum.” Şen sesi ondan bahsedince hoş bir melodiye dönüştü. Viktor gibi iri, kaba bir adamın yanında böyle narin ve minyon bir kızı biran düşünemedim. Hem onunla burada eğlenceli vakit geçireceğimiz kadar kalacağımı sanmıyordum. Bu karlı dağdan çıkmanın bir yolunu bulmam gerekiyordu.
Birden Dmitri’nin bana, yerinden bile kıpırdama, dediği o emredici cümle geldi ve adımlarım yavaşladı. Arkasını dönen Lena, bana meraklı iri gözleriyle bakmaya başladı. Neden durduğumu anlamaya çalışıyordu.
“O, bana odadan çıkmamamı söylemişti.” Dedim Dmitri’den bahsederken adımlarım çoktan durmuştu.
“Ben onunla karşılaşmak istemiyorum.” Tereddütlü çıkan sesim Lena’nın iri mavimsi gözlerini devirmesine neden oldu. Kimden bahsettiğimi hemen anlamıştı. “Dmitri her zaman böyledir. Merak etme şu an evde değiller zaten.”
Demek İvan denen adamla sıkıntı büyüktü, hepsi gitmişti. Bir katili evde tek başına bırakmak istememişlerdi anlaşılan. Hazır onlar evde yokken buradan gitmek iyi bir fırsattı ama hem bana bakıcı olarak gönderilen Lena hem de dışarıdaki kar fırtınası buna engeldi.
Umarım Vladimir beni aramak için buralara kadar gelmezdi ama Onun buz mavisi gözlerinde gördüğüm hırs, cehenneme bile gitsem gelecek türdendi.
Ahşap merdivenlerden o önde, ben de hemen onun arkasında inmeye başladık. Arkasındaki saçlar kısacıktı. Ensesindeki dövmeye gözlerimi kısarak baktım anladığımda ise dudaklarımda kısa bir gülümseme oldu. Ayı Winnie dövmesi kesinlikle Viktor’u ifade ediyordu.
Adımları direkt mutfağa yönelince bende onu takip ettim. Masadaki izmaritler hala duruyordu. Dmitri’nin varlığı o yokken bile buradaydı. Beni sandalyeye yönlendirip kendisi de mutfaktaki çift kapaklı buzdolabına gitti.
“O kadar açım ki sanırım üç kase çorba içebilirim.” Dedi buzdolabının içine eğilirken. Ona hayretle baktığımı görmedi bu kadar minyon bir kızın üç kase çorba içeceğini hiç sanmıyordum. Çıkardığı tencereyi solumda kalan siyah ocağa koydu ve altını en sona getirip açtı.
Lena’nın bu mutfağa olan rahat tavırları bunu çoğu kez yapıyor olmasındandı sanırım, tezgahtaki ahşap kutudan ekmekleri çıkarıp doğramaya başladı.
O arada bende Lena’dan gözlerimi çekip ahşap mutfağı incelemeye başladım. Gri büyük buzdolabının yanında çift kapaklı ahşam bir dolap vardı muhtemelen erzakları koydukları yerdi. Lena’nın hemen solunda beyaz büyük bir lavabo vardı ve önündeki küçük pencereden dışarıdaki karlı fırtına görünüyordu.
Üstteki ahşap dolaptan çıkardığı iki kaseyi, ocağın yanına getirip hızlıca onları servis etti. Bu yaptıkları on dakikasını bile almadı. Tezgahın altındaki çekmeceden çıkardığı kaşıkları ve son alarak doğradığı ekmekleri de alıp masaya geldiğinde her şey hazırdı.
“Evett yemekler benden kahveler senden.” Dedi melodiyi andıran sesiyle. Şu an o kadar açtım ki ona cevap bile verememiştim. Biran bile düşünmeden sıcak çorbayı içtim. Rengi kırmızı olan çorba ne çorbasıydı bilmiyorum ama tadı çok lezzetliydi. Derin bir sessizlikle içtiğimiz ikişer kase çorbayla midem tamamen dolmuştu. Üzerine de içtiğim iki bardak suyla mutluluktan ağlayabilirdim şu an.
“Teşekkür ederim sıcak çorba o kadar iyi geldi ki.” Dedim ona minnetle bakarak. Ben bunu söylerken Lena, üçüncü kasesine geçmişti gerçekten. Yanakları şişmiş gözleri kısılmıştı. Maşallah baya iştahı vardı.
İnsanlara güvenmemem gerektiğini çoktan anlamam lazımdı ama bende böyle bir insandım. Yapılan bir iyiliğe kötü yaklaşamıyordum. Nankörlük benim hamurumda yoktu.
“Teşekkür etme sende bize şu kırk yıl hatırı olan kahveden yaparsın ödeşiriz” dedi. Artık çorbasını tamamen bitirmişti. İri mavimsi gözleri benim yüzümdeydi. Türkiye ve bazı adetlerimiz hakkında bilgisi beni şaşırtmıştı. Gerçi aksansız bir şekilde konuştukları benim dilimi ana dilleri gibi hakimdiler.
Hakimdiler ama kimdi bunlar?
Bana açken kahve yapmakla ilgili bir şeyler demişti değil mi? Onu, çorbaya odaklandığım için pek fazla dinlememiştim. Ama şimdi karşımda bana ihtiyaçla bakan bir çift iri göz vardı. Burada bizim kahveden olacağını hiç sanmıyordum.
“Burada o kahveden olacağını hiç sanmıyorum Lena.” Dedim. Maalesef istediğini yapamayacaktım. Hiç üzülmemiştim o adamın eşyalarına dokunmak dahi istemiyordum. O ise bana kocaman gülümseyip hemen ayağa kalktı. İnce bedeni erzak dolabı diye tahmin ettiğim yeri açıp sıralı kavanozların arasından bir kavanozu, beyaz mermer tezgaha koydu. Gerçekten vardı.
Kısa kahve saçlarıyla aynı renk olan kaşları beklentiyle havaya kalktı. Kaçışım yoktu sanırım, bana yemek hazırlayan bu kızı geri çeviremezdim neticede.
“ Sen onu dert etme Katre” dedi şen sesiyle. “Ben olduğum sürece bu evde Türk kahvesi hep olur.” dedi kocaman gülümsemesinin ardından. Bende ayağa kalkıp yanına ilerledim.
“Tüm malzemeleri çıkarırsan yaparım, ben onun dolaplarını kurcalamak istemiyorum çünkü.” Dedim sakince o ise hemen bana anlayışla bakıp alt dolaplardan cezveye benzer bir şey çıkarıp uzatmıştı bile.
“Aslında özünde çok iyi bir adamdır Dmitri.” Dedi Lena sesine yansıyan bir hayranlıka. “O ve ekibi olmasaydı şu an ben nerede olurdum bilmiyorum.” Dedi bu sefer sesine kederde harmanlandı. Mavimsi iri gözleri hemen buğulanmış bakışları ince bileğini saran siyah bileklerde gezinmişti.
Benimde gözlerim, Lena’nın buğulu gözleriyle bileklerindeki siyah ince şeritlere kaydı. İnce kaşlarım çatılmıştı. Tahmin ettiğim şey miydi? Bunu ona sormak istedim ama daha ilk gördüğü kız hakkında meraklı biri gibi anılmak istemedim.
Ayrıca Dmitri’den bir kahraman gibi bahsetmesi biraz tuhaftı çünkü benim gördüğüm adamla, Lena’nın tanıdığı adam oldukça farklıydı. Cezveye gibi olan şeye uzanıp onu aldığım sıra aklımı kurcalayan soruyu sordum.
“Ülkemi bu kadar iyi tanıyıp nasıl ana diliniz gibi iyi Türkçe konuşuyorsunuz.” Dedim kahve ve suları ayarlayarak. Lena cevap için hiç gecikmedi
“Biz kendi dilimiz dahil beş dil biliyoruz” dedi hızlıca. “Üç yıl kadar bir görev için Türkiye’de kalınca örendik adetlerinizin çoğunu.”
Bakışlarımı direk onun minyon yüzüne çevirdim. Lena ağzından kaçan kelimeler yüzünden biraz gerilmişti. Onunda boşluğuna gelmişti sanırım.
“Sende mi askersin?” diye sordum şaşırarak. Mavimsi iri gözlerinden geçen kararsızlığın sebebi sanırım Dmitri’ydi.
“Dmitri sana bir şey anlatmadan benim söylemem uygun olmaz Katre.” Dedi tarafını seçerek. Ona kızmıyordum. Dmitri onların liderleriydi ve onsuz bir şey söylemek istememesi gayet doğaldı. Onun daha fazla Dmitri hakkında konuşmayacağını anladığımda ocağa cezveyi koymuştum.
Lena hemen yanıma sokulup, “Benim yaptıklarım pek köpüklü olmuyor nasıl yapıyorsunuz siz bunu” dedi şen ve meraklı sesi olduğumuz ortamı ısıtıyordu resmen. Onun bu sıcak tavırları beni; eğer bir kız kardeşim olsa nasıl olurdu diye düşünmeye sevk etmişti. Lena’yı tanımıyordum ama kanım ona o kadar hızlı karışıyordu ki sanki yıllardır beraberdik.
“İçine tükürüyoruz çünkü.” Dedim Lena’nın yüzü bana çevrildiğinde gözleri kocaman olmuştu. Yüzü giderek beyazlaşmaya başlayınca şakanın dozunu ayarlayamadığımı anladım.
“Sadece şaka yaptım.” Dedim hemen. Ben kim, tanımadığım kıza şaka yapmak kim? Şaka yaptığımı söyleyince yüzü hızla normale döndü. Sanırım ülkemde bolca Türk kahvesi içmişti ve hepsinin içine tükürüldüğünü sanmıştı.
“Önce ocağı kısık açacaksın yavaşça ısınıp üstünde köpükler oluşacak” Lena’nın çıkardığı bardaklara yavaş yavaş cezvenin üzerinden aldığım köpükleri koyuyordum. Lena bir kız çocuğunun merakıyla dikkatle bana bakıyordu. Bu istemsizce kıkırdamama sebep oldu. Meraklı bakışları bana döndü.
“Gülme Viktor’la ikimiz bu kahveyi sevdik ama ona sürekli köpüksüz kahve yapıyorum. Sevgilime daha iyisini yapmak istiyorum sadece.” Gözleri Viktor’dan bahsedince bile parlıyordu. Yüzündeki bu tatlı merak, sevgilisine daha iyisini vermek için çabalayan sevgi dolu bir kadına aitti. Sanırım aşk böyle bir şeydi; mutluluk ve sevginin getirdiği tarifsiz hediyelerdi.
Bir an kendi yaralı ruhumu düşündüm. Annem ve babamı hiç böyle görmemiştim. Ya da birisi benim için hiç çabalamamıştı. Kerem’le birbirimizden hep bir çıkarımız olmuş ve bu onun sonu benimse cehennemim olmuştu.
Son olarak kaynayan cezvede ki kahveleri yavaşça bardaklara döküşüme baktı. Kahvenin o aromatik kokusu tüm salona yayılmıştı. Gergin bedenimle tekrar mutfaktaki sandalyelere oturduk.
Tanımadığım bir evde tanımadığım bir kız için kahve yapmıştım. Olaylar benim kontrolümden tamamen çıkmıştı. Şu an Dmitri gelse acaba benim hakkımda ne düşünürdü diye düşünmeden edemedim.
Lena bol köpüklü kahveden ilk yudumunu aldığı an çıkardığı ses, kahveyi tam kıvamında yaptığım anlamına geliyordu. Bir eli bardaktayken bir eli de ensesindeki küçük ayı dövmesine gitti. Kırmızıya yakın dudakları muzipçe kıvrıldı.
“Dövmen çok hoş.” Dedim bende kısaca. Onunla ne konuşacağımı bilemiştim. İstenmeyen bir yabancı olarak bu yaptığım kahveyi de içmeye niyetim yoktu.
“Evet, Viktor ondan pek hoşlanmıyor ama ben çok seviyorum.” Viktor’un neden sevmediği belliydi; öyle iri, sert bir adamın onu minik bir ayıya benzetmek sanırım onurunu zedeliyordu.
“Ama seninki daha dikkat çekici. Dmtiri’nin kurdunu andırıyor” dedi sakince. Buraya geldiğim ilk gün o siyah kurtla karşılaşmıştım. Lena’nın iri mavimsi yeşil gözleri benim boynumdaki alyanslarıma takıldı. Geldiğinden beri aslında o soruyu sormak istiyordu. O daha sormadan söyledim.
“Evet evliyim ve o burada değil.” Dedim hemen. Aslında bu konuyu konuşmak istemiyordum. Kerem’in öldüğünü onlara söylemek istemedim. Onun bana sorması muhtemel soruların önüne geçip hızlıca konuyu kapatmak istemiştim.
“Sana bunları o mu yaptı.” Eliyle boynumu ve ellerimi gösterdi. Bana bunları yapanın muhtemelen evlendiğim adam olduğunu sanmıştı. Kerem kesinlikle böyle bir şey yapmazdı. Bana sesini bile yükseltmemiş bir adamı karalamasını istmedim.
“Hayır… Hayır o böyle bir adam değildi. Bana asla vurmazdı.” Dedim. Geçmiş zamanlı konuşmamı Lena sanırım fark etmemişti. Gözlerimi önümdeki hiç içmediğim kahveden çekip tezgahın üstündeki küçük pencereye çevirdim. Hava kararmaya başlamıştı. Kar fırtınası hiç dinmeden devam ediyordu. Beyaz Gece üstümüzü kaplamış bizi kendine hapsetmişti. Bugünlük kaçma planlarım böylece bitmişti. Buradan çıksam bile nereye gideceğimi bilmiyordum. Tekrar beyaz ormandan sağ salim çıkacağımdan da emin değildim. Hele ki dışarda ben arayan adamlar varken.
Düşüncelerime o kadar dalmıştım ki Lena’nın sorusunu bir an anlayamadım.
“Katre kocan nerede? O yapmadıysa sana bunları kim yaptı?” Kerem’i hiçbir zaman kocam olarak görmediğim için bazen kimin hakkında konuştuklarını anlayamıyordum.
Lena’nın meraklı soruları, Dmitri’nin sorularının devamı niteliğindeydi. Onların bu dağ başına tatil için geldiklerini sanmıyordum. Lena, Dmitri’den farklı olarak bana daha ılımlı yaklaşıp, beni öyle sorguya çekiyordu. Sanırım o da asker veya polisti ve çok iyi rol yaptığını düşünüyordum. Şimdilik gerçekleri ona da söylemek istemedim.
Ben cevaplarından nasıl kaçacağımı düşünürken dış kapıdan gelen sesle ikimizde hareketsiz kaldık. Lena’nın ince kahve kaşları anında çatıldı. Siyah kargo pantolonun cebinden çıkardığı küçük silahı eline almasıyla, bende sandalyeden hızlıca kalktım. Ona şaşırarak baktığımı görünce parmağını kırmızıya yakın dudaklarına götürdü ve sessiz olmamı işaret etti.
O, kapıya doğru dikkatle adımlarken bende en köşeye geçmiştim, eğer gelen Vladimir ve adamlarıysa ne yapacağımı düşünmeye başladım. Tekrar onun eline düşmektense ölmeyi seçerdim.
Tekrar beni o soğuk depoya hapsedip bana türlü işkenceler yaparsa bu sefer dayanabileceğimi sanmıyordum. Mutfağın bir köşesinde fırtınayla uğuldayan pencerenin altında gözlerimi kapatıp derince bir nefes alarak kapıdan gelecek olan o haberi beklemeye başladım.
Evettt 4. Blümün sonundayız Katre Dmitri ve Gazap ekibinin birazı ile karşılaşıyor ama önce Dmitri’nin amansız nefreti ile tanışıyor.
Hikaye nasıl gidiyor memnun musunuz gidişattan?