"Merhaba Chuck," gülümseyerek yanımıza gelen ve bana sürekli sakin olmamı söyleyen sarışın çocuk bana döndü ve "sana da merhaba çaylak." dedi.
Sebepsizce bu çocuk diğerlerinden daha samimi geliyordu bana.
"Merhaba Newt, acaba Alby'i gördün mü?" diye sordu Chuck.
"Komuta odasında olmalı, neden?"
"Çaylağı neredeyse herkesle tanıştırdım ve bir Kayran'lı olarak işlerim bitti."
Newt kahkaha atarak döndü küçüğüne, "Eğer Kayran'lıysan, burada ki işlerin hiçbir zaman bitmeyeceğini bilirsin Chuck." dedi.
Chuck oldukça utanmıştı, "Çaylak için sorun olmayacaksa gelip bana yardım edebilirsin, oldukça fazla iş var bugün."
Chuck bana baktığında ona gülümsedim ve omuzlarımı kaldırdım, "Benim için sorun değil, biraz dinlenmiş olurum." dediğimde kocaman gülümsedi.
"Ama Alby n'olacak? Ona çaylağa bakma konusunda söz verdim."
"Sorun değil, ben hallederim siz işinize bakın."
Kısa sürede ikisini de ikna edip başımdan savmıştım, artık rahatça o duvarların üzerinde yazılı olan isimleri öğrenebilirdim.
Sekerek Chuck'ın labirent dediği duvarlara ulaştım, üzerinde birçok isim kazılıydı ancak bazılarının üstü çiziliydi. Elimi isimlerin üzerinde gezdirdiğim sırada biri beni hızla itti ve itmenin hızıyla resmen yerde sürüklendim.
"Oraya girmen yasak seni çıkıntı."
Tanrı'm intikam almak için başka bir gün bulamadı mı bu çocuk.
Hiç acele etmeden ayağa kalkıp üzerimi silkeledim, "Oraya zaten girmeyecektim." Oldukça sakin olmalıydım, yoksa bu kavga oldukça büyük bir kaosa yol açabilirdi.
"Yalan söyleme çıkıntı, seni gördüm! Eğer ben gelip seni durdurmasaydım labirentte girecektin!"
Bu çocuk gerçekten laftan anlamıyor, gözlerimi devirdim ve etrafımızda toplanan insanlara baktım. "Ne bakıyorsunuz, ilk defa mı çıkıntının çaylağa olan nefretini izliyorsunuz!"
Sanırım bunu söylemeliydim. Çünkü karşımda artık sadece bir çocuk değil, kızgın bir boğanın ta kendisi duruyordu.
"Sen az önce bana ne dedin!" Üzerime doğru geliyordu ve bu saatten sonra kaçmanın hiçbir faydası yoktu. Her ne kadar korksamda bunu belli etmemeliydim. Gülümsedim ve bende onun üzerine adımladım, "Ne duyduysan o, çıkıntı." dediğimde beni dövmemesi için sadece Tanrı'ya yalvarıyordum.
"Neler oluyor burada? Çaylak? Gally?"
Derin bir nefes verip, bir kez daha yaşadığım için şükrettim. Hızla Alby'nin yanına gittim ve "Duvarda ki isimleri okuyordum ve o bir anda bana saldırdı!" dedim arkamda ki sinirle soluyan sarı boğayı göstererek.
"Gally?"
Alby ona da söz hakkı tanıdı ancak o bana bakıp güldü, sanırım sinirimi bozmaya çalışıyordu. Herkes dağılmaya başladığında, bende gidecektim ancak sarı boğa yanımdan hızla geçerek bu akşam için dikkatli olmamı söylemişti.
Ne yani beni öldürecek miydi? Tanrı'm bu bir tehdit miydi?
Sanırım Alby'i bulmalıydım, hızla koşarak Alby'i arıyordum ki hiç bilmediğim ve ağaçların oldukça sık olduğu bir yere girdim. Yeterince pisliğe bulanmamışım gibi birde kayboldum.
Derin bir nefes alıp vurdum alnıma, başıma dert açmaktan başka hiçbir işe yaramıyordum yine.
Ne kadar çok ararsam, o kadar çok kaybolacakmışım gibi geldiğinden bir ağacın altına oturup yaslandım.
Ancak gittikçe uykum geldi ve bilincim kapanmaya başladı.
Gözlerimi açtığımda sarı saçlı bir çocukla ağacın altında oturuyorduk. Bana bir elma uzattı, ancak ben onu alamadan hızla yanımıza yaşlı bir kadın geldi ve bizi birkaç adım ötedeki eve soktu. Saniyeler sonra ise kapılar kırılıp, emirler verildi. Yaşlı kadın yanında ki sarışın çocuğu korumaya çalışarak sarılmış ve "Juria!" diye bağırarak bana bakıyordu sanki. Ellerimi tutan ve önümde diz çöken oldukça güzel, ancak beyazlara bürünmüş bir kadın bakışlarımı yakaladı.
"Merhaba Juria, evine dönmeye hazır mısın?" Bir anlığına dikkatim dağıldı ve yaşlı kadına baktım, lakin gördüğüm manzara tamamen bir dehşetin parçasıydı. Ellerimi tutan genç kadın beni kucağına aldı ve sarı saçlı çocuğu sürüklemeye başladılar. Yaşlı kadın ise ağıtlar yakarak başından vuruldu.