Motele döndüğümde saat ikiydi. Maverick'in dönmesine yaklaşık bir buçuk saat vardı. Ne yapacağımı bilemeyerek banyoya gittim ve yüzüme biraz su çarptım. Sonra aynadaki yansımama baktım. Ördüğüm buğday sarısı saçlarım biraz dağılmıştı ve yeşil gözlerim içlerindeki yaşamı yitirmişti. Moralimin fena halde bozulduğunu reddedemeyecek haldeydim. Moralim kıskandığım için bozulmamıştı çünkü kıskanmamıştım. Moralim bozulmuştu çünkü şimdi Maverick'in beni asla sevmeyeceğini biliyordum. En azından benim istediğim şekilde.
Birlikte kaldığımız odaya döndüğümde hala Maverick'in yatağında olan yastığımı aldım ve yatağıma bıraktım. Ardından gözyaşları geldi ve dudaklarımın arasından bir hıçkırık döküldü. Aşk için bir daha asla ağlamayacağımı düşünmüştüm, oysa yanılmıştım.Çünkü bu aşk bende kalıcı bir iz bırakmıştı.
Maverick odaya saat tam üç buçukta girdi. O geldiğinde ağlamayı bırakmıştım fakat gözlerim kızarmış olmalıydı ki bakışları bana yöneldiği anda koyu renkli kaşları çatıldı.
"Star? Neyin var?"
"Bayan Beckett'la randevun nasıldı?" diye sordum. "Yeni kıyafetlerini beğendi mi?"
Gelip yanıma oturdu. Yüzünde fazla ciddi bir ifade vardı. "Ne oldu sana?"
Sen, demek istedim. İşte olan bu, sen.
Fakat onun yerine omuz silkerek, "Hiç," dedim. "Bazen sadece ağlarsın."
"Sana inanmıyorum."
"Umrumda değil."
Kolları etrafımı sıkıca sardığında büyük bir şaşkınlığa uğrasam da hiçbir şey söylemedim. Dudakları yanağıma değdiğinde ise kalbimin hızlandığını hissedebiliyordum. Yanağıma yumuşak, nazik bir öpücük kondurdu.
"Anlatmak istemediğine emin misin?"
"Evet. Ayrıca beni öpmene gerek yoktu. O kadar da çaresiz değilim."
Sesinden gülümsediğini anladım. "Biliyorum."
John Wilson'ın evi bir malikane boyutundaydı, en azından bana göre. Evin ön tarafında bir gül bahçesi bulunuyordu. Bahçenin tam ortasından geçen çakıl taşlı yolu geçerek zile bastım. Kapıyı kendisi açtı ve beni gördüğünde gülümsedi. Bembeyaz dişlerinin takma olduğuna emindim. İçeri girip de kapıyı arkamdan kapattığımda beni iki yanağımdan öptü. Aniden gelen kusma isteğini güçlükle bastırarak gülümsedim.
Yemekte portakallı ördek, havyar, brokoli salatası ve kırmızı şarap vardı. Abartılı derecede zengin olmanın nasıl bir his olduğunu merak ettim. Portakallı ördeğin bir fiyasko olacağından endişelenmiştim ki oldukça hoşuma gittiğini fark ettim. Tam ilk lokmamı çiğniyordum ki John sessizliği bozdu.
"Ördeği beğendin mi?"
Gülümsedim. "Kesinlikle çok lezzetli."
"Beğenmene sevindim."
"Ayrıca gül bahçenize de bayıldım, Bay Wilson."
"Sana bana John demeni söylemedim mi?"
"Üzgünüm." Gülümsemeye devam ettim. "Yani, üzgünüm John."
Gülümsedi. "Böyle daha iyi, Eleanor."
Ona ismimin Eleanor olduğunu söylemiştim. Çünkü Maverick'in aksine güvenlik konusunda bazı endişelerim vardı.
Yemek boyunca yoğun bir sohbete daldık. Canım son derece sıkılmış olsa da içtiğim şarap sahte bir şekilde kahkaha atabilmemi kolaylaştırıyordu. Masadan kalktıktan sonra bana yatak odasındaki binlerce dolar değerindeki tabloyu gösterdi. Dediğine göre sanata meraklı biriydi.
Yatağına oturduğumuzda dizlerimiz birbirine değiyordu. Yüzlerimiz de öyle yakındı ki nefesindeki şarabın kokusunu alabiliyordum. Ve sonunda beklediğim şeyi yaptı. Dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Öpücük başta nazikti. Fakat sonra sert bir hal aldı. Tiksintim artarken elimde hala tutmakta olduğum kadehi yamultarak krem rengi yatak örtüsüne döktüm. Ardından hızla geri çekildim.
"Ah, çok özür dilerim!"
Arkasını dönüp yatak örtüsüne yayılmakta olan kırmızı lekeye bakarken omuz silkti. Biraz olsun umrunda değildi. Ne de olsa yarın hemen gidip yenisini alacak parası vardı.
"Hiç sorun değil, tatlım." dedi yumuşak bir sesle.
Ardından dudakları dudaklarıma kapandı. Eli çıplak bacağımdan yukarı çıkarak kalçama kaydığında onu tekmelemek istedim fakat bunu yapmadım. John Wilson'ın kötü biri olduğunu düşünmüyordum, sonuçta onu istediğimi sanıyordu ve ben rol yapmakta çok iyiydim. Ancak ne yazık ki istemiyordum. Bana dokunmasını istediğim tek kişi Maverick'ti.
Beni geriye itip yatağa yatırırken bacaklarımı beline doladım. Ne var ki daha ileri gitmesine izin vermeyecektim. Dolandırdığım insanlarla yatmak prensibimde yoktu. Elleri kalçamı keşfederken yalandan bir inilti çıkardım.
Ancak eli elbisemin önündeki düğmelere gittiğinde elini tuttum. Bana saf şaşkınlıkla baktı.
"Üzgünüm." dedim mahcupmuşum gibi bir tavırla. "Ben sadece...senden gerçekten hoşlandım ve biraz daha beklememiz gerektiğini düşünüyorum."
"Ah."
"Ayrıca ben..." Yalandan gözlerimi kaçırdım. "Bunu daha önce hiç yapmadım. Hazır olduğumu düşünmüyorum."
"Ah, hayatım." Alnıma bir öpücük kondurdu. "Tabii ki bekleyebiliriz. Çünkü ben de senden gerçekten hoşlandım."
Gülümsedim. "Teşekkür ederim, John."
Akşamın geri kalanında ona ne kadar rezil bir yerde kaldığımdan yakındığımda cüzdanından beş yüz dolar çıkararak bana öylece uzattı. Yüzüne gerçek bir şaşkınlıkla bakarak bunu kabul edemeyeceğimi söylediğimde ise beni dudaklarımdan öptü ve lütfen dedi. Bunun üzerine ona sahte bir utangaç gülümseme sundum ve hafta sonu yeniden görüşmemiz gerektiğini söyledim. Bu kez beni dışarıda yemeğe çıkarmak istediğini söyleyince memnuniyetle kabul ettim.
Tam dışarı adımımı atmıştım ki beni durdurdu.
"Ah, az kalsın unutuyordum. Hafta sonu olan randevumuz için kendine güzel bir elbise alırsın."
Bana bir beş yüz dolar daha uzattığında neye uğradığımı şaşırmıştım. Tek bir randevuda bin dolar kazandığıma inanamıyordum.

