Merhaba bir bölümle daha beraberiz umarım severek okursunuz, lütfen yorumlarınızıda esirgemeyin bazen acımasız eleştirili yorumlara bile gelişmek için ihtiyacım var. Son zamanlarda bir bölümü ne kadar kontrol edersem edeyim içime sinmiyor sizler sayesinde kafamda mı kurguluyorum yoksa kurgulamıyormuyum öğrenmiş olacağım. Şimdiden teşekkürler ve keyifli okumalar🥰
Henüz yedi yaşındaydım o zamanlar. Evimizin bahçesinde onca oyuncakların içinde sarı saçlı, mavi düğmelerden gözleri olan bir bez bebek ile kendi halimde oyunlar oynuyordum. O sırada misafirler gelmişti, babamın yeni iş ortağı olmalıydı çünkü önceki gece anneme yarın, yani bu gün yeni iş ortağının geleceğini söylerken duymuştum. Gelenler ile çoktan salona yerleşmiş sohbete başlamışlardı bile ama ben kendi oyunuma öyle bir dalmıştım ki hemen karşımda beni izleyen çocuğu bile fark etmemiştim, konuşana kadar.
“Bende seninle oynayabilir miyim?”
Oyuna daldığım ve gelen misafirlerin varlığını bile fark etmediğim için bu çocuğun nereden geldiğini ve kim olduğunu bilmediğimden dolayı tedirgin olmuştum. Babam bana ‘Yabancılardan uzak dur.’ Derdi hep. Oda benim gibi çocuktu sadece ama sonuçta yabancıydı.
“Sen kimsin ve burada ne işin var?”
Eli ile ilerimizde kalan salonumuzu işaret etti, camdan sürgülü kapısı olduğu için içerisi net belli oluyordu. Bir adam ve babam oturmuş sohbet ediyorlardı, salonla birleşik olan mutfağımızdaki masada ise annem ile bir kadın. Annemin her zamanki gibi yüzünde sahte bir samimiyet vardı.
“Babam ve annemle geldim, Sinan amca ve babam iş ortaklığı yapacakmış galiba bende onun oğluyum.”
Ardından ise elini bana uzattı.
“Adım Oğuz.”
Bir süre uzattığı eline ardından ise yüzüne odaklanırken buldum kendimi. Kısa sarı saçlı, beyaz tenli, mavi gözlü bir çocuktu. Gözleri yüzüne çarpan güneşin ışığı ile pırıl pırıl parlıyordu, yüzünde aşırı masum ve utangaç bir ifade vardı.
Görünüşünü elimde ki bez bebeğe benzetmiştim, tek fark cinsiyeti ve saç uzunluklarıydı. Yüzüne incelemem bittiğinde kocaman gülümseyip uzattığı elini sıktım.
“Bende Mine.”
Rahatlamış gibi bir nefes alıp oda gülümsememe eşlik etmiş ve bağdaş kurup karşıma oturmuştu. Elimde ki bebeği benzerliklerini göstermek niyetine neşeyle ona sallamıştım.
“Bebeğime çok benziyorsun.”
Biraz alınmıştı.
“Ama o kız, ben erkeğim.”
Çok bilmiş bir şekilde ona bakarken bebeğimi iyice yüzüne yaklaştırmıştım.
“Biliyorum, cinsiyet ayırt edemeyecek kadar küçük değilim. Ben görünüşünden bahsediyorum.”
Yüzüne tekrar bir gülümseme yerleştiğinde elimdeki bez bebeği yavaşça alıp ciddiyetle odaklanmaya başlamıştı.
“Bu bebek benim olsun mu?”
Sinirlenip elindeki bebeğimi hızla geri aldım.
“Olmaz, o benim en sevdiğim bebeğim.”
Hüzünle etrafımda ki dolu oyuncaklara bakıp o hüzünlü, mavi bakışlarını benim kehribar gözlerime çevirdi.
“Ama senin bir sürü oyuncağın var benim hiç yok.”
Bu itirafı karşısında küçük kalbim ona sinirlendiğim için pişmanlıkla bükülmüştü.
“Baban almıyor mu?”
Başını üzgün bir şekilde öne eğip sağ sola salladığında kendimi daha kötü hissettim ve bebeğimi tekrar ona uzattım.
“Sinirlendiğim için özür dilerim. Bebeğim hala istersen senin olabilir.”
Yüzüne bir kez daha yerleşen küçük tebessümü ile eline aldığı bebeğime yeniden kilitlenirken fısıltı gibi çıkan sesi ile teşekkür ettikten sonra tekrar gözlerini bir hüzün doldurmuştu. Bu sefer ne olmuştu?
“Mine, biliyor musun benim hiç arkadaşım da yok? Benim arkadaşım olur musun?”
Ortak bir noktamızın olması ve bu ortak olan noktanın yalnızlık oluşu beni üzmüş ama sonunda arkadaşım olacağı için sevindirmişti de. Bu yüzden, yüzümde sıcak bir tebessüm oluştu.
“Olurum, hem benim de hiç arkadaşım yoktu.”
Ondan sonra neredeyse hiç konuşmamıştı ama yüzünde ki tebessümde hiç solmamıştı. Ben sürekli gülerek, susmak bilmeden ona bir şeyler anlatıyor, oyunlar oynuyordum o ise yüzünde ki tebessümü ile sessizce bana eşlik ediyordu.
O günden sonra beraber büyüdük diyebilirdim ve tahmini iki sene sonra öğrenmiştim ki babasından ona verdiğim bez bebeği saklamıştı ama bir gün yakalandığında fena bir şekilde babası onu dövmüştü. Hemen olgunlaşıp ilerde şirketi devralmasını istediği için ona erkek oyuncakları bile almıyor, şimdiden iş için özel dersler veriyordu ve normal bir oyuncak bile değil, bir kız oyuncağı ile oynarken yakaladığında babası baya sinirlenmişti.
Bunları bana Oğuz anlatmıştı ama babasının korkusuna hiç kimseye anlatmamam için bana büyük yemin ettirmişti. Onu bu durumdan kurtarmak adına birinden yardım istemeyi çok düşünmüştüm ama Oğuz bunu kesinlikle istememişti. Israr ettiğim için ise bana çok kızmıştı. Bir süre sonra ise ona karşı çıkamayıp elimden geldiği kadar ona destek olup moralini düzeltmeye çalışmıştım. Başarmıştım da.
Büyüdükçe Oğuz’da beni rahatsız eden değişimler olmaya başlamıştı. Kimseyle konuşmamı, arkadaşlık kurmamı istemiyordu. Özellikle erkekler ile ve onun dışında biri ile konuştuğumuz tek kelimelik sohbetlerde bile deliye dönüyordu. Bazen ise benimle konuşmaya çalışanları, yanıma yaklaşanları dövüyor, okulda başı belaya giriyordu. Ardından ise bana bağırmaya başlıyordu.
Yaptıklarından ve başını belaya sokmasından ötürü de babasından dayak yiyordu ama huyundan da vaz geçmiyordu. Orta okulda Oğuz’u umursamayanlar veya bu huyunu bilmeyenler benimle sohbet etmeye çalışıyorlardı, sonrasında ise pişman oluyorlardı. Bir keresinde bir çocuk bana aşık olduğunu söyleyip çıkma teklifi etmişti, o sırada Oğuz’un tepkisinden korktuğum için değil de neyden bahsettiğini anlamadığım için reddetmiştim. O yaşlarda herkes herkese çıkma teklifi ediyorlardı ama ben neyden bahsettiklerini anlamayacak kadar aşk konusunda bilgisizdim. On iki yaşındaydım ama aşk, sevgili ve çıkma terimlerinin ne olduğunu bile bilmiyordum. Oğuz’un ise bu teklifleri öğrendiği an en büyük olayın çıktığı an olmuştu. Üç kişi çıkma teklifi etmişti ve tek başına bu üç kişiyi daha benim gibi on iki yaşında olmasına rağmen hastanelik edecek kadar dövmüştü.
Bu olaydan sonra ise babası okula gitmesine izin vermeyip eğitimine evde devam ettirmişti. Ve bir hafta boyunca bodruma kilitleyip neredeyse hiç yemek ve su vermeyerek, üstüne döverek cezalandırmıştı. Bunları ise bir gün yine evden kaçıp yanıma geldiği zaman anlatmıştı ve kimseye söylememem için beni yine tembihlemişti.
Sık sık evden kaçıp yanıma geliyor her gelişinde ise beni birileri ile konuşup konuşmadığım konusunda ağır sorguya çekiyor ve babasından kaçtığı için yine dayak yiyordu. Beni bu şekilde daraltması, kıskanması ve benimle en ufak sohbet eden bile değil etmeye çalışan erkekleri böyle vahşice dövüyor olması korkmama sebep oluyordu. Fakat beni kendine sürekli acındırıp o masum bakışları ile sanki yanında olmaya mecburmuşum gibi hissettiriyordu.
Bir çok kez onun bu tavırlarından dolayı irtibatı kesip uzaklaşmaya çalışmıştım ama o ıslak, mavi gözleri benim kehribarlarıma öyle masum bir şekilde bakıp yalvarıyordu ki gözümün önüne en ufak şeyde bile o çocukları hastanelik edecek kadar döven çocuk değil de o ilk tanıştığım masum, küçük çocuk geliyor ve kıyamıyordum.
Ve ona karşı bu düşünceli tavrımın bedelini de çok ağır ödemiştim. Lise dönemlerinde Oğuz’un bu değişmeyen tavırlarından dolayı iyice bunalmıştım. Ona hala kıyamıyordum ama eskisi gibi çok sıkta buluşmuyorduk, bazen iki haftada bir bazen ise bir ayda anca. Babasının ona uyguladığı şiddet ve cezalardan dolayı bu sürenin daha uzun olduğu zamanlar da oluyordu. Birinden yardım istemek veya polise gitme konusunda yine sürekli yalvarıyordum ama hala bu konuda yanaşmıyordu. Ben ise artık ona sadece moral vermek için odaklanmaya başlamıştım, onun bu değişmeyen tavırlarından dolayı kendisine karşı içimde ki korku git gide büyüyordu ama ona kıyamıyor ve yanında olmaya zorunlu gibi hissediyor oluşum bir türlü değişmiyordu.
Fakat içimde oluşan bu korkudan dolayı artık ona kendimle ilgili hiçbir şey anlatmıyor, duymasını istediği şeyler söyleyip kandırıyordum. O sıralarda da Koray ile tanışmıştım, bir gün yine okul ortasında zorbalık görüyordu ve ona yardım etmek için yanına gitmiştim. O günden sonra ise Koray ile yakın arkadaş olmuştuk, bana Oğuz’dan çok daha iyi geliyordu fakat bunları Oğuz’a anlatmaya cesaretim yoktu ve yine duymak istediklerini söylüyordum ama bir gün Koray’da bana aşkını itiraf ettiğinde hem kendimde aşk duygusunu hissetmiyordum hem de Oğuz’un çıkaracağı olaydan korkuyordum.
Koray’ın bu teklifini arkadaşlığımızı devam ettirmek istediğimden dolayı kalbini kırmamak için çok uğraşmış ve arkadaş kalmak istediğimi söylemiştim ama o aşıkken arkadaş rolünü yapamayacağını söylemişti ve tamamen bağlarımız kopmuştu.
Bir süre sonra ise Oğuz ona yalan söylediğimi, Koray ile arkadaş olduğumuzu, hatta nasıl oldu bilmiyorum ama Koray’ın bana çıkma teklifi ettiğini bile öğrenmişti.
Biz Oğuz ile sevgili değildik ama onun kafasının içinde öyleydik, ben ise bu durumu o gün öğrenmiştim. Beni “Sen beni aldatıyor musun?” diye sorguya çekmişti. Ona sevgili olmadığımızı söyleyip sertçe çıkıştığımda ise daha çok bağırmaya, beni aşağılayıp azarlamaya başlamıştı.
Artık dayanamamış ve onu bir daha görmek istemediğimi söyleyip oradan uzaklaşmaya çalıştığımda ise ilk şiddetimi görmüştüm. Bu sefer o masum bakışlarını atıp beni kandırmak ile vakit kaybetmek gibi bir uğraşa girmemişti. Daha on iki yaşındayken hastanelik edecek kadar dövdüğü o üç çocuktan bile beter bir hale getirmişti.
Bana uyguladığı şiddetti, işlediği diğer suçlardı derken daha on sekizine bile basmadan hapis cezası almıştı. Bu ceza ne kadardı onu bile öğrenmeye mecalim kalmamıştı artık. Bu haline üzülemeyecek “Sonunda kurtuldum.” diyecek kadar kinlenmiştim ona. Fakat bu sefer de babası oğlu ile takılan tek kişi ben olduğumdan dolayı “Hepsi senin yüzünden.” Diye bağırarak üstüme yürümüştü ve tutan olmasaydı neredeyse oda beni oğlu gibi dövecekti. İstesem de onu engelleyemezdim çünkü hastane odasında, yatakta öylece yatıyordum ve konuşup kendimi savunabilecek gücüm bile kalmamıştı.
Evet, babası bana daha iyileşemeden saldırmaya çalışmıştı. Hiçbir insan kötü doğmazdı ona kötülük öğretilirdi ama iyiliği öğrenmeye çalışmamak benim için o kişiyi asıl kötü yapan şeydi. Oğuz ise böyle bir çabanın içine girmek yerine git gide içinde ki kötülüğün artışı vardı ve ben Oğuz konusunda yeterince yanılmış, onca şeye rağmen masum olduğu konusunda fazlasıyla kendimi kandırmıştım ama artık bu son damla olmuştu.
Koray’a karşı ise içimde ki korku 10 kat artmıştı. Onunla aynı seviyeye gelmemiş olması gelmeyeceği anlamına gelmezdi. Onunda masum görünüşüne aldanıp arkadaş olmuştum ve ağlamaktan mahvolmuş, hüzünlü ve bana masum gelen o bakışlarında belli etmesem de içim gidiyordu ama yapamazdım. Tekrar aynı hataya düşmemem gerekiyordu. Bu sefer kendimi düşünmeli ve o bakışlara kıymalıydım.
Koray ile okul girişinde ki konuşmamız bittiğinde Gizem’e rastlayamamıştım. Bizi konuşurken görmüştü belki ve sabah onun haline acıyıp en azından konuşmam için beni ikna etmeye çalışmıştı ama kabul etmemiştim, bizi konuşurken görmesi ile Kaan ve ikisi gibi barışacağımızı umup yalnız bırakmak istemiş olabilirdi. Fakat sınıfta benim suratımı görmesi ile tahmin ettiği şeyin olmadığını anlamış ve ne olduğunu öğrenmeye çalışmıştı.
Bu sefer ona olanları anlatmamıştım, daha ben bile sindirememiştim hiçbir şeyi anlatabilecek gibi hissetmiyordum. Koray ise tam karşımızda merak içinde bana bakıyordu ben ise ona her baktığımda artık Oğuz’un yüzü ile karşılaşıyor, korkuyla irkiliyordum. Oğuz gibi benimle her konuşmaya çalışanı kıskanıp şiddet uygulamamıştı, bana kötü hissettirecek bir söz söylememişti. Tek benzerlikleri o masum bakışlarına aldanmamın üzerine değişmiş olmalarıydı. Koray’da ki değişim beni gizlice takip etmesiydi, bahanesi umurum da değildi çünkü yaptığı şey bakışlarının aksine benim için masum bir şey değildi, doğru değildi.
Ona her bakışımda Oğuz’un yüzü ile karşılaşmak kendimi artık dayanılmaz bir işkencenin içinde gibi hissetmeme sebep oluyordu bu yüzden artık dayanamadım ve eşyalarımı toplayıp sınıftan çıktım. Onun yüzünden okulu aksatmam sanıyordum ama şuan tam olarak yaptığım buydu. Gizem çıkarken arkamdan bağırmıştı ama duymazdan gelip hızla adımlarımı durdurmadan devam ettim.
Dışarı çıktığımda soğuk havanın ciğerlerime dolması ile ne kadar daraldığımı yeni fark etmiştim, nefeslerim sıklaşmaya, beynimin eski anılarımı gözümün önünde tekrar canlandırması ile yakmaya başlamıştı. Hem kalbim hem de gözlerimin içi cayır cayır yanıyordu. Önümden geçen herkes merakla bana bakıyor, kimisi ise iyi olup olmadığımı kontrol etmek için yanıma geliyordu.
Göz kontağından kurtulmak için “İyiyim.” Diye geçiştirdim ve kendimi hızla toparlamaya çalıştım. İyi, kötü başardıktan sonra ise bir taksi çağırıp beklemeye başladım. Normalde minibüs ile giderdim ama o kalabalığı çekecek durumda değildim.
Trafik mi yoğun yoksa kendimi hemen evime atmak isteğim için zaman mı yavaş geçiyor anlamadım ama taksinin gelmediği her saniye iyice daralıyordum ve bu durum önümde bir motosikletin durması ile iyice artmış oldu. Koray olmaması için dua ederken karşımda ki kişi kaskını çıkardığında ve Oğuz’un yüzü ile karşılaştığımda bu sefer cidden boğuluyormuş gibi hissettim, resmen ciğerlerime hava girmiyordu.
Aslında karşımda ki Koray’dı ama psikolojim artık tamamen bozulmuştu. Ayakta durmakta bile zorlanacak kadar fenalaştığımı gören Koray yardım etmek için yanıma koşmuştu ama en ufak temasında korku ile gereğinden fazla tepki gösterip ondan uzaklaşmaya çalışıyordum. Koray’ın yüzü ne halde bilmiyorum ama yalvaran ses tonu kulaklarımda yankılanıyordu.
“Mine, biliyorum bana sinirlisin ama böyle yapma lütfen. Bırak en azından yardım edeyim, düşeceksin şimdi.”
Kafamı zorda olsa kaldırabildiğimde karşımda ki yüzün sürekli değişiyor olması delirecekmişim gibi hissettiriyordu, belki de cidden delirmiştim. Koray’ın kolunu son kez ittiğimde sesim düşündüğümden yüksek çıkmıştı.
“Sana sadece sinirli değilim.”
Nefesimi düzene sokmaya çalışırken ses tonumu da ayarlamaya çalıştım, başarabildiğim konusunda ise şüpheliydim.
“Senden artık 10 kat daha fazla korkuyorum.”
“Neden?”
Diye bağırdığında gözleri iyice dolmuştu ve bakışlarında derin bir acı vardı.
“Sende o bakışlarınla beni kandırıyorsun.”
İçimde delicesine atan korku ve endişeyle başımı delicesine sallıyordum.
“Gözlerinin yansıttığı gibi sende masum değilsin.”
Gözlerinin içinde ki acı artmıştı. Onu biri ile kıyasladığımı anlamıştı ama kiminle, hangi konuda kıyasladığımı merak ediyordu.
“Bakma bana öyle, bakma. Değilsin işte, değilsin. Masum değilsin. Belki sende vuracaksın bana. İnanmam bu sefer, kanmayacağım işte bu sefer, kanmayacağım.”
Artık ciddi anlamda kafayı yemiştim. Gözlerim alev alıyordu, yanaklarım şelale olmuş durumdaydı, gözlerim belki yine kızarmış ve şişmişti. Olduğum yerde sürekli kafama vurup bas bas bağırırken herkesin tekrar göz kontağındaydık. Bazıları film izler gibi izliyor, kameraya çekiyor, bazıları ise umursamazca geçip gidiyordu, kimisi ise bu halimden korkmuşçasına yaklaşmaya çekiniyor gibiydi, bir veya iki kişi Koray’ın beni rahatsız ettiğini düşünüp onu benden uzaklaştırmaya çalışmıştı fakat başardılar mı yoksa başaramadılar mı emin değilim. Çünkü o esnada zaten dönmekte olan başım ve sürekli bulanıklaşan görüş alanım tamamen kararmıştı ve sonrasında ne oldu hatırlamıyorum bile.
…
Lisede, Mine ile ilk tanıştığım ve samimi olmaya başladığımız zamanlarda bana çok yabancılaşmaya başlayan o şefkat dolu bakışlarını yönlendirmişken “Çok masum görünüyorsun.” Demişti. Fakat sonrasında yüzünde anlayamadığım bir ifade oluşmuştu.
Sonradan ise tam emin değilim ama o ifadenin cidden masum olup olmadığımı tarttığını fark ettim. Şuan ise bundan emin olduğumu söyleyebilirim. Ona kendimi hatırlattığımda, evini ve resim malzemelerini benim parçalamadığımı kanıtlayıp neden onu takip ettiğimi açıkladığımda kısmen de olsa yumuşar sanmıştım fakat durum daha kötü bir hal almıştı.
Bir kişinin masum görünüşüne aldanmış ve ondan şiddet bile görüp bünyesinde ağır bir travma bırakmıştı, bu haykırışlarından az çok anlaşılmıştı ve beni şuan onunla kıyaslıyordu. Bu canımın daha çok acımasına sebep olurken bir yandan da içimde böyle bir şey yaptığım için büyük bir vicdan azabı duymama sebep oluyordu.
Şuan ona kendimi anlatmaktan çok iyi olması için çabalıyordum çünkü ağır bir kriz geçiriyordu. Yanına ne zaman yaklaşmaya çalışsam daha kötü oluyordu fakat ona yaklaşmadan sakinleştirmeye çalıştığımda ise yanlış anlaşılma yüzünden bazıları beni Mine’den uzaklaştırmaya çalışmıştı.
Onlara Mine’nin panik atak geçirdiğini ve sadece sakinleştirmeye çalıştığımı açıklamaya denedim ama Mine bayılana kadar bana inanmamışlardı. O esnada ise Mine çağırmış olacak ki bir taksi durmuş ve kimin çağırdığını sorduğu esnada hiç düşünmeden Mine’yi kucağıma alıp saniyesinde binmiştim.
Bu yaptığım belki de bencillik biliyorum ama onu hastaneye götürmek yerine uyanır uyanmaz konuşmak istediğim için kendi evine götürmüş ve oraya doktor çağırmıştım. Doktor ise tahmin ettiğim gibi panik atak geçirdiğini ve şuan iyi olduğunu söyledikten sonra çıkmıştı. Tahmini yarım saatte Mine’nin uyanmasını beklemiştim. Sonunda yavaş yavaş gözlerini açmaya başladığında karşısında beni görmesi ile hızla kafasını çevirdi, ben ise bu durumu görmezden gelmeye çalıştım ve mutfaktan bir su alıp ona uzattım.
Suyu almadan önce bile uzu uzun düşünmüştü ama en sonunda almıştı.
“Daha iyi misin?”
Ne cevap verdi nede yüzüme baktı.
“Mine neden yüzüme bakmıyorsun?”
“Git buradan.”
“Gidemem.”
“Git.”
“Mine gidemem, şuan kendimi affettirmekten daha önemli bir konu var.”
İçtiği su bardağını sıkıca tutarken yüzüme bakmamaya devam ediyordu. Yavaşça ayağa kalkıp elindeki boş su bardağını kavramamda bile irkilmişti.
“Mine sakin ol. Bardağı alacağım sadece.”
Parmaklarını gevşettiğinde bardağı alıp masaya bıraktım ve aynı sakinlikle Mine’nin karşısındaki sandalyeye geri oturdum.
“Mine, lütfen cevap verir misin? Neden yüzüme bakmıyorsun?”
Bir süre sessiz kaldıktan sonra fısıltı gibi çıkan bir sesle konuştuğunda onu anlamakta zorlanmıştım.
“Sana baktığımda seni görmüyorum çünkü artık.”
Acı içinde boğazım düğümlenmişti. Ne demek istediğini anlamıştım ama yine de sorma gereği duydum.
“Kimi görüyorsun?”
“Onu.”
Gözlerim firar eden yaşlar ile yanmaya başlamıştı. Bu şerefsiz benim prensesime ne yapmıştı da bu hale getirmişti, onda bu denli bir travma bırakmıştı? Göz yaşlarımı silip sandalyede ters oturup Mine’ye sırtımı döndüm. Hem birazda olsa rahatlasın istedim hem de onu kandırdığımı düşündüren bakışlarımı görmesini engelledim.
“Tamam, bak sana bakmıyorum artık biraz rahatlaya bilirsin.”
Sessizlik.
“Peki o kim?”
“Adını anmaya bile korktuğum biri.”
İçimde yavaştan artan ve Mine’ye yansıtmak istemediğim öfke ile ellerim yumruk olmuştu.
“Şu hapiste olduğunu söylediğin kişi mi?”
“Evet.”
Şuan odaklanmamız gereken kişi, yüzüme her baktığında karşısında görüp korktuğu o kişiydi ama kendi aramızda ki konuyu da konuşmadan edemedim. Belki hapisten çıkmıştı ve Mine’yi takip eden, bana iftira atan oydu ama bu konuya yavaş yavaş girmek istedim.
“İkimizde seninle ilk tanışmamızda sana masum geldik ve değişmeye başladık, onun kadar ileri gitmiş olmasam da onun seviyesine belki de daha ileriye gitme ihtimalimden dolayı bana inanmaktan korkuyor ve bana baktığında artık onun yüzünü görüyorsun değil mi, doğru mu anladım?”
Çekinerek de olsa “Evet.” Dediğinde kendimden böyle bir şey yaptığım için bir kez daha tiksinir oldum.
“Şimdi sana böyle bir ihtimalin olmayacağını falan anlatsam bir faydası olmaz sanırım, büyük ihtimalle oda aynı şeyleri söyleyip durmuştur.”
Bu sefer ki sessizliği cevap niteliğindeydi. Bir süre sonra konuşmaya başladığında ise sesinden tekrar ağlamaya başladığı anlaşılıyordu, o ağladıkça canım daha çok acıyor, kendimden iyice tiksiniyordum.
“Seni tanıyamadım tamam ama neden bana kendini hatırlatmak yerine böyle bir şey yaptın Koray?”
Onun ağladığını fark ettiğimde benimde gözlerim tekrar dolmaya başlamıştı. İçimden ise kendime küfürler yağdırıyordum.
“Özür dilerim Mine, başta belki tanırsın diye bekledim ama tanımadın aksine nedense benden korkuyordun. Her şey zaten sen benden korkmaya başladığında oluştu. Cidden Mine hiçbir şey yapmadım, neden benden korkuyordun ki?”
“Bilmiyorum, bakışların çok sert ve soğuk gelmişti.”
Alaycı bir şekilde kendi kendime gülmeye başladığımda parmaklarım ile uğraşırken kendimi sorgulamaya başladım.
“Aslında seninle nasıl konuşup kendimi hatırlatabileceğim konusunda düşünceli ve gergindim. Nasıl böyle bir görüntü yaratmış oldum aklım almıyor?”
O sessiz kalmayı seçtiğinde yüzümde kendime acırcasına attığım alaycı tebessüm genişledi.
“Demek ikimizde bir birimizin bakışlarından korkmuşuz?”
Bir süre ikimizde sessiz kaldığımızda böyle bir şeyi yaptığım konuda hiç şüpheye kapılmış mıydı bilmiyorum ama bu konuda da kendimi açıklama gereği duymuştum.
“Mine, bana inanır mısın yada böyle bir şey yaptığımı düşündün mü hiç bilmiyorum ama şunu da açıklamak isterim. Seni kesinlikle uygunsuz bir haldeyken falan izlemedim. Yani sen üstünü falan değiştirecekken veya benzer bir haldeyken. O sıralarda sadece arkamı dönmek bir yana yanlışlıkla da olsa şahit olurum diye evime gitmiştim.”
Yine sessiz kalmayı seçmişti, sanırım o seviyeye çıktığımı cidden düşünmüştü. Belki de yaptığım açıklamaya inanmamıştı, olsun. Kim olsa böyle düşünür ve kolay kolay inanmazdı.
“Biz neyle geldik? Baygınken motosiklete binemem herhalde?”
Sanırım oda asıl konudan uzaklaşmaya çalışıyordu.
“Tam sen bayıldığında senin çağırdığını düşündüğüm taksi geldi.”
“Motosikletin orada kaldı yani, çalınmasın?”
“Sen daha değerlisin şuan, başlarım motosiklete.”
Sakinleşmek adına derin bir nefes aldım ve yavaştan asıl konuya girmeye çalıştım.
“Belki şuan asıl konudan uzaklaşmaya çalışıyorsun ama bu şekilde çözüm bulamayız.”
Sessizlik…
“Mine, benim yaptıklarım bir kenara dursun bu konuda ileri giden birisinin olduğu gerçeğini unutmamak gerek. İstesen de istemesen de bunu çözmemiz gerekiyor ve bu konudan uzaklaşarak halledilemez. Bu sorunu hallettiğimizde kendimi affettirmeye çalışabilirim, başaramazsam da yapacak bir şey yok sanırım.”
Bu ihtimali düşünmek bile kalbimin parçalanmasına yetmişti
“Şimdi, bana o kişinin adını ve soyadını söyler misin? Araştırmam gerekiyor, hala cezaevinde mi değil mi?”
Bu seferki oluşan sessizlikten o herifin cezaevinden çıkmış ve evi ile resim malzemelerini parçalayan kişinin onun olma ihtimalinin bile Mine’yi ne denli gerdiğinin farkındaydım.
“Nasıl yapacaksın bunu?”
“Mine, sen sadece söyle.”
Kısa bir sessizlik.
“Oğuz… Oğuz Akgül.”
Bu isim bana bir yerden tanıdık geliyordu ama çıkarmak vaktimi almıştı. Bu o olabilir miydi? Mine’ye lisedeyken aşkımı itiraf etmenin ardından iki hafta geçtiğinde, sırf bu yüzden beni hastanelik edene kadar döven kişi. Eğer o kişi ise Mine’nin neden bu denli korktuğunu anlamamak zor değildi. Şiddete meyilli ve ne denli bir takıntılı manyak olduğu bakışlarından bile belliydi o şerefsizin.
“Oğuz Akgül mü?”
“Tanıyor musun?”
“Ne yazık ki.”
“Nereden tanıyorsun peki?”
Mine sessizliği bırakıp merakla sorularını sorarken bu sefer sessizleşen ben olmuştum ama onun gibi kısa süreli sessizlikler.
“Lisede sana aşkımı itiraf etmiştim hatırlıyorsun değil mi?”
Cevap vermese de beni merakla dinlediğinin farkındaydım. Alaycı bir tebessümle anlatmaya devam ettim.
“O günün üstünden iki hafta geçtiğinde beni hastanelik etmişti şerefsiz.”
İkimizde kısa süre sessiz kaldığımızda bu sessizliği bozan Mine oldu.
“Yani ikimizde aynı gün, onun yüzünden hastanelik mi olduk?”
Bu duyduğum karşısında refleks olarak Mine’ye döndüğümde aynı şekilde oda bana şaşkınca bakıyordu. Yüzünü çevirmemişti bu sefer.
“N-Nasıl yani? Benim yüzümden mi yoksa öncesinde de böyle bir şey oldu mu?”
Başını önüne eğdiğinde bu sefer benden korktuğu için değil de anlatacaklarına kendini hazırlamaya çalışıyor gibiydi.
“Öncesin de benimle tek kelime bile konuşmaya çalışanları veya çıkma teklifi edenleri dövüyordu, sonrasında bana bağırıp çağırıyordu. Bu konudan dolayı bunalmıştım ama sürekli kendini acındırıp masum masum gözlerime bakıyor sanki yanında kalmaya mecburmuşum gibi hissetmeme sebep oluyordu.”
Sessizce onu dinlemeye devam ederken Mine bir kez daha içli bir nefes çekti.
“Babasından şiddet görüyordu ve eve hapsolmuş durumdaydı fakat sürekli kaçıp yanıma geliyor, her gelişinde ise beni birileri ile konuşup konuşmadığım konusunda ağır sorguya çekiyordu. Ben ise sadece onun duymak istediklerini söyleyip yalan konuşuyordum. Onunla sevgili değildik ama kendi kafasının içinde öyleydik. Bu yüzden ona yalan söylediğimi ve bizim durumumuzu nasıl oldu bilmiyorum ama öğrendiğinde onu aldattığımı söyleyip, hakaretler savurmuştu. Bir daha onu görmek istemediğimi söyleyip uzaklaşmaya çalıştığımda ise olan oldu.”
Öğrendiğim her gerçek ile sinirden bütün kaslarım kasılıyordu ama Mine’ye bunu yansıtıp benden tekrar korkmasını istemediğim için elimden geldiğince gizlemeye çalışıyordum.
“Lisedeyken bana hiç ondan bahsetmemiştin. Yanlış anlama Mine seni onun gibi sorguya çekmiyorum ama neden anlatmadın ve sana yardım etmekten beni alıkoydun anlamıyorum.”
Gözleri bir noktaya sabitlenmişken bunu kendisi de sorgularmış gibi omuz silkti.
“Bilmiyorum belki onun babasını şikayet etmeye korktuğu gibi kendisinden korkmama sebep olmuştu, belki de kafamı ondan uzaklaştırmak bana iyi gelmişti ve hatırlamak istememiştim. Emin değilim?”
Neredeyse öğrenmem gereken, kafamdaki soru işaretlerine ortadan kaldıracak bir çok şeyi açığa kavuşturmuştum. Bu konuyu bir şekilde kapatıp dikkatini dağıtmam gerekiyordu ki o sırada Amanda’yı ayağımın dibinde bulmam büyük bir şanstı. Hemen onu elime alıp şebeklik yapmaya başladım.
“Her neyse bak olaylara kendini fazla kaptırıp gitmişsin, bu miniği de kendine küstürmüşsün bak.”
Elimdeki minik tavşanın sevimliliğini ona gösterirken, söylediklerimi yansıtmak adına sahte bir hüzün yerleştirdim yüzüme.
“Annem benimle hiç ilgilenmiyor artık diye ağlıyor minik Amanda görmüyor musun?”
Sonunda yüzünde içten bir tebessüm oluştuğunda benimde içim rahatlamaya başlamıştı.
“Anne mi?”
“Ne? İnsanlar evcil hayvanlarına çocuğu muamelesi gösteriyor genelde. Sende öğle yapmıyor musun?”
Yüzünde ki tebessüm ile bakışları Amanda ile benim aramda giderken, yüzüme baktığında kafasını çevirmemesinden, karşısında ki gördüğü kişinin o şerefsiz olmayışını anlamam ile içimi bir tık daha rahatlatmıştı.
“Hiç öyle bir muamele gösterecek psikolojide olamadım ki.”
Aslında demek istediği içinde bulunduğumuz durumdu ama daha yeni neşelenmişken aynı konuyu hatırlayıp tekrar moralinin bozulmasını istemediğim için anlamamış gibi yaptım ve yüzümde ki sahte hüznü biraz daha abarttım.
“Abow! Bak minik Amanda bunları duymasın yoksa annesinin kendisini kabullenmediğini öğrenirse daha çok üzülür.”
Üstüne minik tavşanın uzun kulaklarını tıkamaya çalışarak şebekliği bir tık daha abartmıştım. Mine’nin kahkahası ise benim bu şebekliği durdurmama izin vermiyordu. Sanki bir sır veriyormuş gibi fısıldadım bu sefer.
“Aramızda kalsın ama kulakları çok büyük bu kızın tıkayamıyorum da, inşallah seni ve bu dediğimi duymamıştır.”
Yüzünde ki gülümseme genişlerken bir yandan da şaşkınlık oluşmuştu.
“Cinsiyetine hiç bakmamıştım, kız mıymış?”
Bu sefer ise kendimi överek şebekliğime devam ettim.
“Tabi ki de, kız çocukları daha hayırlı olduğu için özellikle kız aldım.”
Kucağımdan Amanda’yı almak için uzandığında kaşlarını yalandan çatıp benim şebekliğime eşlik etmişti.
“Evlat ayırt edilmez yalnız.”
“Orası da doğru.”
Amanda’yı alıp sevmeye başladığında sonunda ikimizin arasında ki buzlar kısmen de olsa erimişti ve konumuzdan uzaklaşıp derin bir nefes almıştık ki bu durum uzun sürmemişti. Bir cam kırılma sesi duyduktan sonra kafama çarpan sert şey ile neye uğradığımızı şaşırmıştık. Mine korku içinde kucağında ki minik tavşana sıkıca sarılırken kafama yediğim darbe, Mine’nin çığlığı derken kafamda derin bir ağrı oluşmuştu. Etraf bulanıklaşmaya başlamıştı fakat hemen önümde ki kağıda sarılmış taşı görebilecek kadar netleştiğinde Mine beni kontrol etmek için yaklaşmıştı ki ben o pisliği bulmak umuduna oradan çoktan ayrılmıştım.
Evin her köşesinde deli gibi koşuşturdum, aradım taradım ama hiçbir yerde bulamadım. Bulamadıkça dahada delirdim.
“Hemen kaybol zaten. Pislik herif.”
Çaresiz bir şekilde eve geri döndüğümde ise Mine Amanda’yı koltukta, hemen yanına bırakmıştı ve elindeki kağıda sarılı taşa korkuyla bakıyordu. O kağıdı açma konusunda büyük tereddüt yaşıyordu, haklıydı da. Ağır adımlar ile yanına yaklaştım ve tam karşısına ulaştığımda sadece elimi ona uzattım, bir temasta bulunmam bile benden tekrar korkmasına sebep olur düşüncesine kendim alamıyordum bile o taşı. Öylece avucuma kendisinin bırakmasını bekledim fakat o taşı bırakmadan önce kafasını bana doğru kaldırdığında yüzünde oluşan korku içimi ürpertti.
“Koray, kafan kanıyor.”
Yine benden korktuğunu sanmıştım ama benim için endişesinden dolayı öyle bakmış olmasının bile içimi rahatlatmış olması normal değildi, hele ki korkmamız gereken ciddi bir mesele varken beni korkutan asıl şeyin tekrar o bakışlara maruz kalmanın oluşu hiç normal değildi.
“Boş ver kafamı şimdi. Şu taşı ver de ne yazmış şerefsiz bakalım.”
Küçük bir tereddütle taşı sonunda avucumun içine bıraktığın da kağıt parçasını taştan ayırdım ve yazanlara odaklandım.
“Bakıyorum da planım pek işe yaramamış fakat az çok anlamış olmalısınız ki ben pek sabırlı bir adam değilim. Sizi bu şekilde görmeye devam edersem hiç iyi şeylerin olmayacağının da farkındasınızdır umarım. Ona göre hareket edin. Boş hayallere de kapılmayın.”
Sonuna ise büyük harflerle ekleme yapılmıştı.
“SEN BENİMSİN MİNE, BENDEN KURTULUŞUN YOK.”
