Ben hayatım boyunca neredeyse her şeye aşık olan bir kadındım. Çiçeklere, hayvanlara, resme, gökyüzüne ve çıkardığı onca zorluk, acılara rağmen hayata aşık bir kadındım. Fakat tek bir eksik vardı, bir insana hiç aşık olmamıştım. Hep bu aşkı merak edip durmuştum. Aşk hakkında bir sürü şiirler, yorumlar, makaleler okumuştum, filmler izlemiştim ama bunlar yaşamadığım, hissetmediğim bir duygu için yeterli gelememişti. Hepsi eksik gibiydi. Böyle bir duygu okuyarak, duyarak veya görerek öğrenilemeyecek kadar büyüktü benim için. Sadece yaşamak gerekiyordu, uzun uzun, doya doya.
Midede kelebek benzetmesi doğru çıkmıştı ama, o olmayan kelebeklerin kanat çırpışı cidden midemde bir gıdıklanma hissettirmişti. Bazen ise küçük bir kasılma…
Kalbimin cidden bir çiçek bahçesine dönüştüğünü hissetmiştim ama göğsümü delip geçmek istercesine çırpınmasına sebep olan bir heyecanda hissetmiştim.
Sadece bu küçük belirtileri hissedebilmiştim ama. Belirti diye bahsetmek ne komik değil mi ! Ama en doğru terimde bu gibiydi çünkü yeni olgunlaşmaya başlayan bu his bana bir hastalık gibi hissettirmişti. Aşkı ise öğrendim diyemem çünkü bu hastalık gibi gördüğüm belirtiler, kalbimi tekleten o kişi hayatımda varlığını kabullenemeyeceğim bir sapık çıkmıştı.
Böylece bu kısacık aşk tecrübem yarım kalıp yerini bir acıya, hayal kırıklığına bırakmıştı. Ben hayatımda yanlış kişiyi seçerim korkusuna hiçbir erkeğin aşkına karşılık vermemiştim, inanmamıştım. Bu korku ile bu kadar kısa sürede birinin aşkına inanmak yada o hissin varlığını yavaştan fark etmeye başlamak, hatta ve hatta “ Galiba o hep merak ettiğim aşkı buldum.” Diyebilmek tam bir saçmalıktı ama olmuştu işte, bunların hepsi bu kadar kısa bir sürede olmuştu.
Şimdi ise onu kapı dışarı ettiğimden beri sanki bende kapı dışarı edilmişim gibi hemen önünde sindiğim kapıya yaslanmış bir vaziyette ağlamaya devam ediyordum. Daha doğrusu göz yaşlarım kuruyana kadar devam etmiştim. Şimdi ise ne kadar vakit geçti bilmiyorum ama gece yarısını geçeli saatler olmuştu. Ağlamaktan yüzüm, gözüm ne halde onu bile bilmiyorum, sadece sanki komadaymışım gibi neresi olduğunu bile bilmediğim yere öylece kilitlenmiş bakıyordum. Kafam boştu, hiçbir şey düşünemiyordum bile.
Bir süre sonra elimde bir ıslaklık hissettiğimde hafif bir irkilmiştim ama sadece Amanda’ymış. Sanki benim ruh halimi hissetmiş ve destek olmak istercesine elimi yalıyordu. Belki de sadece yemek istiyordu da ben bir tavşanın bile arkadaşlığına muhtaç hissettiğim için böyle düşünüyordum.
Normalde sevmediğimiz veya hayatımızda istemediğimiz bir kişinin hediyelerini de istemeyiz değil mi? Fakat onun hediyeleri kıyamayacağım türden hediyelerdi. Zaten bir canlıya nasıl kıyılırdı ki? Çiçeklerde canlı sayılır, onlara da kıyılamazdı değil mi? Ama üstümde ki bu tişört canlı değildi ona kıyabilirdim. Şimdilik sadece üzerimden çıkarıp bir köşeye öfkeyle fırlatmıştım ve üzerimde askılı siyah atletim ile kaldığımda bu sefer Amanda’yı kucağıma alıp ona sarılarak ağlamaya başlamıştım. Kurudu sandığım göz yaşlarım teker teker yine süzülmeye başladığında birden ısrarla kapı çalmaya başlamıştı. Başta Koray sanmıştım ama zorla da olsa ayağa kalkıp kapı deliğinden baktığımda benim gibi ağlamaktan gözleri kıp kırmızı olmuş Gizem ile karşılaşmam ile hemen kapıyı açtım. Gizem beni de kendisi ile aynı durumda gördüğünde iki elini de beni işaret eder gibi öne uzattı, şaşkınlıktan ve yorgunluktan onu da yarım yaptı sayılırdı, ardından ise şiddetli bir şekilde ağlamaya başlamıştı.
“Ne oldu sana?”
Onun bu tepkisine karşılık bende aynı şekilde karşılık vermiş ve şiddetli bir şekilde ağlamaya başladım.
“Asıl sana ne oldu?”
Ağlamaya devam ederken sıkıca boynuma sarıldı, bende aynı şekilde…
“Kaan beni kandırdı.”
“Koray’da beni.”
Kapının önünde bir süre bir birimize sıkıca sarılmış bir halde ağlamıştık. Daha sonra içeri geçip koltuğa oturduğumuzda tam sakinleştik derken tekrar ağlamaya başlamıştık ve sonunda göz yaşlarımız kuruduğunda ikimizde bir yere kenetlenmiş haldeydik, öylece boş boş bakıyorduk. Sonunda Gizem derin bir nefes almış ve kendini ilk konuşan olmaya hazırlamıştı.
“Ee, ilk kim anlatmaya başlayacak?”
“Bilmiyorum ama ilk sen anlatsan daha iyi ya.”
Gizem hala yaşadıkların etkisindeydi ve anlatırken ikinci kez aynı şeyleri yaşayacak gibisinden kendini hazırlamaya çalıştı. Derin bir nefes aldığında ise kuruduğunu sandığım o gözleri tekrar dolmaya başlamıştı bile.
“Dün bana bir sürpriz hazırladığını söylemişti en son orasını hatırlıyorsun zaten.”
Burnunu çekti,
“Her neyse hazırlanmak için başta benim eve gittik, hızlı bir şekilde hazırlanıp yanına gittim.”
Acı bir şekilde tebessüm etti,
“Sürprizi lunaparkmış. Bir ara ona lunaparkları çok sevdiğimi ama hiç gitmediğimi anlatmıştım.”
Gizem her cümlesinde kendini sakinleştirmek için derin nefesler alıyordu ama işe yaramadığı her aldığı nefeste daha çok dolan gözlerinden belli oluyordu. Sürekli burnunu çekip peçete ile siliyordu, yavaştan yara olmaya bile başlamıştı hatta burun deliklerinin yan taraflarının kabuk bağlayacağına bile emindim. Bir şey demiyordum, teselli etmek için çabalamıyordum çünkü daha anlatması bitmemişti ve bende sakince onu dinliyordum. Bitirdiğinde doğru kelimeleri kullanıp gerçek bir arkadaş gibi onu en güzel şekilde teselli edebilmek için daha anlatması bitmediği halde bu kusursuz kelimeleri seçmeye çalışıyordum ama benimde dün akşam yaşadıklarım aklımdan da, kalbimden de çıkmadığı için işim zorlaşıyordu.
“Her neyse, başta her şey güzeldi. Bütün oyuncaklara binmiştik ve çok keyifli bir vakit geçirmiştik. Sonrasında ise bir kafeye gittik ve…”
Yine derin bir nefes aldığında gözünden yaşlar tekrar dökülmeye başlamıştı. Canı acıyordu, kalbi acıyordu. Tıpkı benim gibi…
“Sonra o tuvalete gitmek için kalktı ve tahmini beş dakika sonra telefonuna mesaj geldi. Bakmak istememiştim aslında ama istemsiz bir şekilde Aşkım yazısını görünce kendime engel olamadım. Telefonunu açtım, şifre yoktu ve o Aşkım diye kayıtlı olan kişinin Esra olduğunu öğrendim.”
Gizem tekrar hıçkırarak ağlamaya başladığında Kaan’dan bunu hiç beklemediğim için ağzım beş karış açık kalmıştı. Gerçi ben Koray’dan da dünkü öğrendiklerimi beklemiyordum ama yapmıştı işte, fakat Kaan için emin değildim. Düşüncelerimi anlatmak için Gizem’e sım sıkı sarılıp sakinleşmesini bekledim. Ben sarıldığımda ise ağlamaya devam ederken ses tonu sinirle yükselmişken anlatmaya devam ediyordu.
“Aşkım şu kızla oyunun ne zaman bitecek? Bunu yazmıştı resmen ya. En başlarına kadar okudum ilk yazan Kaan olmuş birde resmen. Onu reddettiği için af dilemiş benimle ise okulun ortasında Kaan seni reddetti diye Esra’yı rezil ettiğim için intikam niyetiyle sevgili olmuş. Büyük kavga ettik, bana kendini savunmaya çalıştı birde ya.”
Gizem henüz sakinleşmemişti ama belki düşüncelerimi paylaşmamın faydası olabilirdi. Kaan’ın bir suçunun olmadığını düşünüyordum ama ya varsa ve ben Gizem’i boşuna umutlandırırsam…
Peki ya haklı çıkarsam? Gizem’e sarılmaya devam ederken bir yandan da şefkatle saçlarını okşuyordum. Bir süre sonra dayanamadım ve yumuşak bir ses tonu ile Gizem’e düşüncelerimi aktarmak için hazırlandım.
“Gizem bence ortada bir yanlış anlaşılma var.”
Gizem bu savunmama inanamazmış gibi şaşkın bir ifadeyle yüzüme kenetlendi ama bakışlarından cidden yanlış anlaşılma olmasına dair bir umut aşılamamı istediği de çok net belliydi.
“Nasıl bir yanlış anlaşılma olabilir ki, her şey ortada işte?”
“Ya bilmiyorum, Kaan böyle bir şey yaptıysa ve Esra ile de konuşuyor olsaydı bence telefonu öylece senin önünde kolay kolay unutmazdı. Yani ne bilim, masadan kalkmış bir süre gelemeyecek ve sakladığı böyle bir halt olacak ve telefonu tamda senin önünde, ekranı gözükür vaziyette ve şifresiz bir şekilde unutacak. Bu tam bir aptallık bence böyle bir halt yiyen erkekler daha tedbirli önlemler alır diye düşünüyorum.”
Gizem söylediklerimin doğruluğunu tartar gibi bir ifadeye bürünmüştü.
“Boşluğuna gelmiş olamaz mı?”
“Bilemiyorum ama en basitinden bile bir önlem olmayışı tuhaf. Zaman gösterecek sanırım bize bu sorunun cevabını.”
Gizem gözlerime öyle derin bakıyordu ki korktuğum o umudun içine çoktan aşılandığı belli oluyordu. Beni korkutan bu umut değildi tabi, bu umudun boşuna çıkma ihtimaliydi.
“Mine, inşallah yanlış anlaşılmadır ya. Eğer öyleyse bir yolunu bulup masum olduğunu kanıtlar değil mi?”
“Tabi ki de, cidden yanlış anlaşılma varsa ve seni seviyorsa gerçeği ortaya çıkarmak için çabalamayacak da ne yapacak?”
Gizem’in yüzüne minik bir tebessüm yerleşmişti bile. Göz yaşlarını hızla silip bana odaklanmaya başladığında öncekine ziyade daha iyiydi.
“Özellikle böyle bir zamanda seninle tanışıp arkadaş olabildiğim için ne kadar şanlı olduğumu anlatamam.”
Benimde yüzüme minik bir tebessüm yerleşmişti, Gizem’i teselli ederken kendi sorunumdan kısmen de olsa uzaklaşmış oldum.
“Peki sıra sende.”
“Ne sırası?”
Başını sağ omzuna yatırıp masum masum baktı suratıma.
“Anlatma sırası.”
Başımı sıkıntılı bir şekilde öne eğip bende Gizem gibi anlatacaklarıma karşı kendimi hazırlamak istercesine derin bir nefes almıştım. Fakat benim göz yaşlarım cidden kurumuştu, artık akmıyordu. Ya da kalbim Koray’a karşı sertleşmeye başlamıştı. Ona karşı içimde hızla oluşan anlam veremediğim ama hoş olan o duygular neredeyse aynı hızla sertleşmişti sanki.
“Peşimde ki sapık Koray’mış.”
Yüzümü Gizem’e çevirdiğimde doğal olarak şaşırmıştı ama ondan çok garip bir gerginlik daha yoğundu.
“Ya…yani her şeyi yapanda mı? Yani evi, resim malzemelerini mahveden de mi? Her şey?”
“Evet.”
Gizem bir süre sessiz sessiz düşüncelere dalmıştı.
“Peki nasıl anladın?”
“Dün biri bana mesaj ve video ile anlattı, tabi buda gizli numaradandı.”
Dedim ve Gizem’e dünkü videoyu ve mesajı gösterdim. Şaşkınlığı dahada artmıştı ve tabi endişesi de. Gizem’e artık nasıl baktıysam bir şeylerden şüphelendiğimi anlamış gibi olmuş, yerinde huysuzca kıpırdanmıştı.
“Mine, sana bir itirafta bulunmam gerekiyor.”
Az çok bulunacağı itirafı anlamıştım ama yüzüme içimdeki duygularımı belli edemeyecek o düz ifademi takındım.
“Biliyordun değil mi?”
Suçlu bir şekilde başını öne eğmiş, yüzüme bakmaya çekinmişti. Sesimi mümkün olduğunca sakin tutmaya çalışarak bunu benden neden gizlediğini öğrenmeye çalıştım sadece.
“Gizem bunu benden neden sakladın?”
“Beni seni sevdiğine ve kötü bir niyetinin olmadığına inandırmıştı. Senin ona korku dolu gözlerle bakmana maruz kalmaktan korktuğunu bu yüzden sadece uzaktan özlem gidermeye çalıştığını söyledi. Böyle gizemli takılmayı bırakıp benim yerime kendisinin itiraf etmesi için süre tanımıştım, ertesi gün ise evin dağılmış bir vaziyette bulunca sorguya çektim ama bunları kendisinin yapmadığını ve bir çözüm bulacağını söylemişti.”
Bu sefer içime çektiğim o derin nefesi sıkıntılı bir şekilde dışarı verirken Gizem’e benden böyle bir şeyi sakladığı için sinirliydim ama bir yandan Koray’ın onu kandırmış olmasından dolayı da kızamıyordum. Gizem ise yerinde yine çekingen bir şekilde kıpırdanmaya başlamıştı.
“Mine ben çok özür dilerim ya, olayların buraya kadar geleceğini cidden hiç düşünmedim ben.”
Kafamı çaresizce sağ sola sallamakla yetinmiştim sadece.
“Boş versene senide kandırmış işte.”
Gizem aynı gerginlikle dudağını ısırıp söyleyecekleri için kendini hazırlar gibiydi.
“Ya Mine, belki de Kaan konusunda olduğu gibi Koray konusunda da yanlış anlaşılma vardır? Belki o video ile oynanmıştır?”
Sinirden dolayı yüzüme alaycı bir gülümseme yerleşmişti.
“Gizem ben bir yanlış anlaşılma olduğunu düşünmüyorum. Videoda Koray’ın kıyafetleri falan aynı ama yüzü net görünmüyor bu belki cidden videoda bir oynama olma ihtimalini öne sürebilir fakat ben öyle olduğunu pek düşünmüyorum da neyse. Lakin beni uzaktan gözlemlediğini ve bunu sana itiraf ettiğini az önce açıkladın. Sebebi ne olursa olsun bu bile kabul edilemez.”
Gizem yine kendini suçlu hissedercesine başını eğmişti. Ben ise bunları anlatırken nasıl Gizem gibi ağlamaya devam etmediğime şaşırıyordum. Sanırım içimdeki acının yerini öfke devralmıştı ama bu öfke Gizem’e değil Koray’aydı. Pislik herif arkadaşımı da kandırmış. Gizem’in başını bu şekilde öne eğmesine artık dayanamadım.
“Gizem başını eğme öyle, kızgın değilim sana merak etme. Kandırmış işte seni ne yapacaksın?”
Ardından yüzüme kocaman bir gülümseme yerleştirdim, Gizem rahat etsin diye sahte bir gülümseme değildi bu.
“Hadi biz her ihanete uğrayıp depresyona giren kızlar gibi çikolataya boğalım kendimizi. Birde bir aşk filmi açıp oradaki erkeklere bir güzel sövelimde içimizin yağlarını da bir güzel eritelim şöyle.”
Gizem’de aynı şekilde bana güldüğünde beraber markete gidip bol bol çikolata ve abur cuburla geri dündük. Gündüzdü ama yatak pijamaları giyip sanki pijama partisi veriyormuş havasına girmiştik. Gizem’e ise kendi pijamalarımdan vermiştim. Ve televizyonun tam karşısındaki kanepeye oturduk, battaniyeyi dizlerimize örttük, etrafımıza aldığımız abur cubur ve çikolataları yığdıktan sonra ise erkek karakterin bol ihaneti içeren aşk filmi açtık. Deli gibi aldığımız abur cubur ve çikolataları yerken filimdeki erkek karaktere ise ağızımızdaki kırıntıları savurarak küfürler yağdırıyorduk resmen. Ve bu film bitene kadar, hatta film bittikten sonrada tahmini yarım saat erkek karakteri kendi aramızda çekiştirerek sövmeye devam etmiştik.
En sonunda, film bitti, abur cubur ve çikolatalar bitti, çekiştirme bitti, göbüşler davul gibi oldu ama mükemmel bir terapide olmuştu.
İçimizde ki o acı hala vardı ama rahatlamada vardı, ağlamaktan şişmiş ve kızarmış gözlerimiz yavaştan kendine gelmişti ama bu terapinin devam eden kısmında illaki bunları hatırlayıp tekrar ağlamaya başladığınız kısımda mutlaka geliyordu. Öyle de olmuştu, Gizem ile bağıra çağıra ağlamaya tekrar devam ettiğimizde ise bu sefer Koray ve Kaan’ı çekiştirip sövmeye başlamıştık. Peki burada bitti mi? Tabi ki de hayır.
Buradan sonra ise bir birimizin bu lezaret haline bakıp uzun bir gülme krizine girmiştik, resmen yediklerimizi gülerek erittik diyebiliriz çünkü artık gülmekten karnımıza feci kramplar girmeye başlamıştı ama kendimize de engel olamamıştık.
“Allah’ım şu halimize bak ya!”
Dedim gülmeye devam ederken, ciddi anlamda kafayı üşütmüştük çünkü artık.
“Sorma ya. İki erkek yüzünden girdiğimiz şu hale bak.”
“Bizden beter olsunlar inşallah.”
“Amin aşkım, amin!”
Gizem birden ettiğimiz bedduadan pişman olmuş gibi oldu.
“Ya da amin değil. Kıyamadım gene ya.”
Yine sesli bir şekilde kahkaha atmıştım.
“Ay Gizem ya.”
“Ne? Hem demedik mi yanlış anlaşılma olabilir diye? Ben iyi dualara yöneleyim yine de. İnşallah Koray’da Kaan’da kendini affettirmeyi başarır, işleri çok zor ama… Özellikle Koray’ın.”
Bıkkın bir nefes verdim.
“İyi niyetli duana sadece kendi aşkını dahil et lütfen.”
“Öyle yaparsam bencil olmuş olurum, arkadaşımı da düşünmeliyim.”
Sadece gülmek ile yetinmiştim. Gizem ile bir birimize uyguladığımız bu harika terapiyi resim yaparak, çiçeklerle ilgilenerek, Amanda’yı severek, yemek ve ardından kahvenin eşliğinde yaptığımız harika muhabbet ile devam ettirmiştik ve bu kadar kısa sürede neredeyse kendimize gelmiş sayılırdık. Bu durum ne kadar bu şekilde güzel ilerler bilmiyorduk ama şuan için her şey yolundaydı. Acılar ile yine umursamaz bir tavır sergileyerek iyi kötü mücadele etmeyi başarmıştım ama kalbim hala sızlıyordu.
Gizem ise bu hafta sonunu bende kalarak geçirmişti ve bu ikimize de çok iyi gelmişti. İlk gün ikimizde uykusuz olduğumuz için saat daha sekize bile ulaşmamışken bir birimize sarılarak kanepede uyuya kalmıştık. Erken uyuduğumuzdan olsa gerek sabah saat yediyi bile bulmadan uyanmıştık. Öğlene kadar birbirimiz için bulduğumuz terapi gibi gelen aktivitelere devam etmiştik, öğleden sonra ise bir güzel hazırlanıp bu aktivitelere dışarıda devam ettik. Bol bol alış veriş yapmıştık, kafeye, hatta sinemaya gitmiştik. Bir an lunaparka gitmeyi teklif etmeyi de düşünmüştüm ama en son Kaan ile gittiği ve ardından her ne kadar emin olmasak bile bu ihanetini öğrendiği için aynı şeyleri hatırlatma korkusundan dolayı vaz geçmiştim.
Hava artık iyice kararmaya başlamıştı ve ikimizin de kafamızdakilerden kurtulmak adına neredeyse hiç oturmadan etrafta koşuşturmaktan artık ayakları şişmiş durumdaydı. Eve vardığımızda Gizem’de bende elimizdeki alış veriş poşetlerini öylece bırakıp kanepeye serilmiştik.
Ayağımızda ki o topukluları çıkarmak belki de en iyi gelen şeylerden biriydi. Kanepede öylece serilip uzanmışken bir birimizin bu yorgun ve bitkin halimize bakıp yine deli gibi gülmeye başlamıştık, belki de cidden delirmiştik. Gülmemiz artık bittiğinde bir duşun ardından tekrar pijamalarımızı giymiş ve beraber yemekti, tatlıydı yapmaya başlarken bulmuştuk ve bu seferde şakalaşalım derken üstümüzü başımızı yine mahvetmiştik. Mutfakta işimiz bittiğinde ise tekrar bir duş alıp yeni pijamalar giyip yaptığımız yemekleri balkonda bir güzel gömmüştük.
Ardından kahve eşliğinde yine sohbet, resim falan derken bir gün daha geçip gitmişti.
Bu süre içinde bu konulardan ne kadar uzak tutmaya çalışsak da kendimizi yine de Koray ve Kaan konusu açılmıştı. Fakat elimizden geldiğince uzun tutmamaya çalışmıştık. Bu süre içinde Kaan ve Koray’dan ise hiç haber yoktu. Bize ulaşmaya çalışmamışlardı, Koray’ın beni yine takip ettiğine de hiç rastlamamıştım. Belki de etmişti ama umursamadığım için ben farkında olmamıştım.
Fakat onunla eninde sonunda karşılaşacaktık. Bu yarında olabilirdi eğer okula gelmemezlik yapmazsa tabi. Onun yüzünden okulu aksatma gibi bir niyetim yoktu tabi, en azından şimdilik.
“Mine, bir kremin falan var mı ya? Burnum silmekten dolayı hep yara olmuş yanıyor. Yavaştan kabuk bağlamaya bile başlamış baksana.”
Cidden hafiften de olsa kabuk bağlamaya başlamıştı.
“Olması lazım. Bir bakayım ben.”
Odama gidip çekmecemden bir krem bulup Gizem’e verdim. O acı içinde inleyerek kremi sürdükten sonra ise biraz daha vakit geçirdikten sonra yatmıştık. Gizem tam uyuyacakken yarın okulda Kaan ile karşılaşma ihtimalini hatırlaması ile gözleri tekrardan dolmaya başlamıştı. Ona sıkıca sarılıp yanağına minik bir buse kondurup sakinleştirmeye çalışmıştım ama onun gibi bende gergindim. Koray’ı hem görmek istiyor, hem de istemiyordum. Bu ikilem beni delirtmek üzereydi, yine karşıma çıkarsa nasıl tepki göstereceğimi bile bilmiyordum. Koray’a karşı o eski korkum ise yerini tekrar almaya başlamıştı bile, belki de onun hakkında öğrendiğim son şeyden sonra bu korku daha da artmıştı.
Bunları düşünürken Gizem’de bende yine bir birimize sarılarak uyuya kalmıştık. Sabah ise ders saatinden oldukça erken kalkmıştık ve hiç acele etmeden hazırlanıp evden çıktık. Gizem’i kahvaltı için hep gittiğim o yere götürmüştüm ve oda benim gibi bu sıcacık simitlere mest olmuştu fakat bu güzel simitler bana Koray’ı hatırlattı için kalbim tekrar sızlamaya başlamış iştahım kaçmıştı. Bir süre ise bizim masadan oldukça uzakta oturan Koray ile göz göze gelmiştik.
Şişmiş ve kıp kırmızı olmuş gözlerinden onunda uykusuz ve ağlamış olduğu fazlasıyla belli oluyordu. Onu fark edip göz göze geldiğimizde uzakta olmasına rağmen gözlerinin dolduğunu bile fark etmiştim. Onun bu hali kalbimi sızlatsa da bakışlarımın öfkeye dönmesi fazla uzun sürmemişti. Gizem onun varlığını fark etmemişti, simitlere benim önceki halim gibi odaklanmış durumdaydı fakat bir süre benim simitlere hiç dokunmadığımı ve sinirli bir şekilde bir noktaya odaklandığımı fark etmesi ile merakla arkasına dönmüştü, bana geri döndüğünde ise ağzında ki lokmayı zorla yuttu.
“Mine, bana kızacaksın ama çocuk mahvolmuş ya bir konuşup dinlesen olmaz mı?”
Hiç düşünmeden, cidden Gizem’in de dediği gibi sinirle net bir şekilde cevap verdim.
“Olmaz. Mahvolan sadece o değil. Kaç aydır korkudan diken üstündeyim onun yüzünden ben.”
Mahcup olmuş bir şekilde önüne döndüğünde ne kadar zorlansam da sinirli bakışlarımı Koray’ın üstünden çekmeye çalıştım. Bu şekilde daha uzun ona bakmaya devam edersem benimde bu haline dayanamayacağım korkusuna kapılmıştım.
Gizem’de bende bir süre konuşmamıştık. Onun simidi yarım kalmıştı benim ki ise büsbütündü. İştah falan kalmamıştı çünkü. Bir süre sonra ise beraber hesabı ödeyip ayrılmıştık, Koray ise hala olduğu yerde öylece duruyordu.
Okula vardığımızda ise okulun girişinde Kaan, kız kardeşi Öykü ile karşılaşmamız bir olmuştu. Öykü başını eğmiş öylece dururken Kaan ise ona öfkeli bir şekilde bakıyordu. Gizem beni Koray ile konuşma konusunda ikna etmeye çalışmıştı ama Kaan’ı görmesi ile benim Koray’a attığım bakışlara ziyade daha öfkeli bakıyordu. Fakat hiç bir şey söylemeden hızla oradan uzaklaşmaya çalışmıştı ki Kaan onu son anda fark edip kolundan tutarak engel olmuştu. Gizem ise bu hareketine karşılık öfkeyle kolunu Kaan’ın elinden kurtardı.
“Bırak.”
Diye ortalığı inletecek şekilde bağırdığında Kaan yalvarırcasına önüne tekrar geçip gitmesine tekrar engel oldu.
“Gizem bak yalvarıyorum bir kere dinle ya. Hiçbir şey sandığın gibi değil.”
Kaan’ın sesi oldukça yumuşak ve yalvarır gibi çıkarken Gizem bağırmaya devam ediyordu.
“Ney sandığım gibi değil ya? Bütün mesajlarınızı gördüm ben ya.”
Bu sefer Kaan’da bağırmıştı ama Gizem’e değil.
“Öykü, hemen buraya gel ve her şeyi itiraf et yoksa olacakları sende biliyorsun.”
Öykü korku ile yerinde sıçrarken başı eğik elleri önünde birleşik halde yavaş adımlar ile Gizem’in tam önünde durmuştu. Gizem ise merak içinde olacaklara odaklanmıştı. Bir süre sessiz sessiz öylece bekledikten sonra abisinin sinirli bakışlarına dayanamayıp kısık bir ses tonuyla konuşmaya başlamıştı.
“Gizem abimin bir suçu yok her şeyi Esra ve ben sizi ayırmak için planladık. Abimin telefonuna Esra’yı o şekilde ben kaydettim sonra ise gizli bir şekilde yalandan o sohbeti başlattık. Esra ise abimle buluştuğunuzda sizi takip etmişti ve masadan ayrılır ayrılmaz o mesajı attı.”
Öykü’nün gözünden bir damla yaş süzülürken Gizem duyduklarına inanamıyormuş gibi gözlerini Öykü’ye kenetlemişti. Kaan’ın ise bakışları öfkeden alev saçıyordu.
“Ve…”
Diye ekledi Kaan.
“B-Ben özür dilerim.”
Gizem nasıl bir tepki vereceği konusunda şaşırmıştı, sevdiği çocuk masum çıktığı için sevinse mi yoksa kardeşinin onları ayırmak için kurduğu bu oyuna sinirlense mi kararsızdı. Şaşkınca sadece ikisi arasında bakışları gidip geliyordu, en sonunda ise gözleri dolmuştu. Sevdiği masum çıktığı için mutluluktan mı yoksa Öykü’nün oynadığı bu oyundan mı bilinmez gözleri dolmuştu. Öykü’nün oyunundan olsa bile sanki sinirden değil de Öykü’nün kendisinden bu denli nefret ediyor olmasından kırılmış ve anlam veremiyormuş gibiydi. Ona ne yapmıştı ki?
“Öy…”
Gizem tam bir şey söyleyecekti ki Öykü arkasına bile bakmadan oradan hızla uzaklaşmıştı. Giderken ise ağladığını belli eden bir ses çıkarmıştı. Gizem anlam veremez bir şekilde Öykü’nün arkasından bakakalmışken Kaan sinirini bastırmaya çalışır gibi derin bir nefes aldıktan sonra şefkatle Gizem’e döndü.
“Barıştık mı güzelim?”
Gizem bir süre dona kalmanın ardından bakışları yavaştan yumuşamıştı ve cevap vermeden direk Kaan’ın boynuna sıkıca sarılmıştı. Bu halleri yüzümde küçük bir tebessüm oluşturmuşken aniden duyduğum ses ile irkildim.
“Kaan ne kadar şanslı değil mi? Bana ziyade daha masum.”
Yüzümde ki tebessüm saniyesinde silinirken kaşlarım öfkeyle çatılmıştı. Ona bakmadan sadece,
“Evet, öyle.”
Demek ile yetindim. Koray ise alayla gülümseyerek karşılık verdiğinde daha çok sinirlenmiştim.
“Biliyor musun, bana öfkeli bir şekilde bakman korkarak bakmandan daha iyi.”
Sinirli bir şekilde derin nefes alıp uzaklaşmaya çalıştığımda Koray beni bileğimden tutup durdurmuştu. Gizem gibi ortalığı ayağa kaldıracak bir şekilde bağırmamıştım ama bıkkın bir şekilde nefes alırken bakışlarımla rahatsız olduğumu net bir şekilde belli etmiştim. Koray ise ağlamaktan mahvolmuş o gözlerle bana öyle derin bakıyordu ki kafamı yine karıştırıyordu.
“Mine, biliyorum seni gizlice gözetlemem bile affedilecek gibi değil ama en azından sana gönderilen o videoyu bana göster de hiç değilse diğerlerini benim yapmadığımı kanıtlayayım.”
“Kanıtlasan ne olacak Koray, dediğin gibi beni takip ediyor olman bile affedilemez.”
Boynunu büküp o yalvaran bakışları daha derinleşmeye başlamıştı ki tıpkı masum bir çocuk gibiydi.
“Lütfen Mine, ilk o meseleyi halletmek istiyorum. Tamam seni gizlice takip ederek içine korku saldım ve bu şekilde bile sana zarar vermiş bulundum fakat bunun açıklamasını ilk bu durumu kanıtladıktan sonra yapmak istiyorum. Amacım kesinlikle sana zarar vermek değildi.”
“Amacın neyse ne Koray beni ilgilendirmiyor.”
Aslında ilgilendiriyordu, lanet olsun ki çok ilgilendiriyordu. Bu hala gidemiyor oluşumdan ve Koray’ın da Kaan gibi kendini masum çıkarmasını dışarı belli etmesem de heyecanla beklememden belli oluyordu. Koray’ın bakışları daha da masumlaşarak bir kez daha “Lütfen.” Diye ısrar ettiğinde bende de yelkenler yavaştan inmişti bile.
Bu sefer bu kadar çabuk teslim olduğum için kendime sinirlenerek telefonu cebimden çıkarmaya yeltendiğimde bile Koray’ın yüzünde ufak bir umut ışıldamaya başlamıştı bile. Videoyu açıp telefonu Koray’a uzattığımda ise tüm dikkatini videoya vermişti. Bir süre ise ekranda bir kısmı yakınlaştırıp bana döndürmüştü.
“Bak, burada lavanta dövmesi yok. Dövme bile yok burada.”
Bir süre dikkatle Koray’ın gösterdiği kısma odaklandığımda bakışlarım bir resme birde Koray’ın sol kolunun iç kısmında ki lavanta dövmesi arasında gidip geliyordu. Haklıydı videodaki adamın üstünde aynı kıyafetler vardı, yüzü net görünmüyordu ama Koray’a benziyordu, sağ kolu boydan boya dövmeler ile kaplıyken sol kolunun iç kısmında o lavanta dövmesi yoktu. Benimde içimi kaplayan bir umut ile gereksiz bir şekilde sevinç hissetmiştim ama hissetmemeliydim. Sonuçta Koray’ında büyük hatalı olduğu noktalar vardı. İçimde ki bu hissi belli etmemeyi umarak umursamaz bir tavır takınmaya çalıştım, başarılı olmuş muydum emin değildim ama.
“Ne far eder ki? Sonuçta beni takip edip gözetlediğini itiraf ettin değil mi? Bu bile affedilecek gibi bir konu değil.”
Koray’ın en azından diğer konuda ki masumluğunu kanıtladığından dolayı yüzünde bir tebessüm oluşmuştu.
“O konuyu da halledebileceğimizi düşünüyorum ben.”
Elinden telefonumu alıp bir kaşım havalanmış bir şekilde bu güvenin nereden geldiğini merak edercesine yüzüne, en çokta gri gözlerine kilitlenmiştim.
“Böyle düşünmene sebep olan ne merak ediyorum.”
Yüzünde oluşan o ufak tebessümün yerine hafif bir kırılganlık yerleşmişti.
“Beni hala hatırlamıyorsun değil mi?”
Buda ne demekti şimdi?
“Anlamadım?”
“Biz ne zamandan beri tanışıyoruz Mine?”
Kafam karışmıştı, bu ne saçma bir soruydu böyle? Beni hala hatırlamıyorsun derken neyden kastediyordu?
“Yani üniversiteye başladığımızdan beride tanıyoruz bir birimizi ama yeni tanıştık sayılır. Fakat bunun konumuzla ne alakası var?”
“Yanlış Mine.”
“Ne yanlış?”
“Bir birimizi tanıdığımız ve tanışmaya başladığımız zaman.”
Kafam öyle bir karışmıştı ki sinirle istemsiz bir şekilde gülmeye başlamıştım.
“Koray, cidden ne demek istediğini anlamıyorum?”
“İlk defa bu okulda, bu üniversitede tanışmadık diyorum Mine. Öncesinde de tanışıyorduk ama sen beni hatırlamadın ve hatırlamadığın yetmiyormuş gibi beni ilk gördüğünden beri sanki bir canavarmışım gibi korkarak bakıyordum. Ben o korku dolu bakışlarına maruz kalmaktan korktum Mine. Sen benden en başından beri nasıl korktuysan bende aynı şekilde o bakışlarına maruz kalmaktan korktum. Ama seni özlediğim içinde dayanamıyordum, sürekli seni görmek istiyordum.”
Sonlara doğru sesi oluşan o kırgınlıktan dolayı çok azda olsa yükselmeye başlamıştı fakat benim kafam hala karışık bir durumdaydı. Biz bu okulda değil de nerede tanışmıştık? Koray kimdi de onu hatırlayamadığım için bu kadar kırılmıştı? Benim onun bakışlarımdan korktuğum gibi oda benim bakışlarımdan mı korkmuştu? Kafam fena bulanmıştı ne düşünmem gerektiğini artık çözemiyordum. Koray aynı kırgınlıkla başını iki yana sallamıştı. Şuan suçlu konumda ki oyken neden ben kendimi suçlu gibi hissetmeye başlamıştım?
“Hala hatırlamıyorsun. Bana belki daha çok sinirleneceksin ama söylemeyeceğim Mine. Kim olduğumu söylemeyeceğim. O kadar da zor değil çünkü kim olduğumu bulmak. Tamam görünüşüm değişmiş olabilir ama ismim aynı. Hadi ama Mine ismimi de unuttuğunu söyleme bana lütfen.”
Her kelimesinde Koray’ın gözlerinde ki o kırgınlık iyice çoğalıyordu. Ben ise kafamın karıştığı her saniye mağdurken suçlu gibi hissettirdiği her kelimede iyice sinirlenmeye başlıyordum. Koray’ın bu tavrına karşı başımı inanamıyormuş gibi iki yana sallamıştım, cidden beni suçlu gibi hissettirmesine inanamıyordum.
“Nasıl yapıyorsun bunu Koray? Ya da böyle hissetmeme sebep olarak neyi amaçlıyorsun?”
Koray’ın yüzünde aynı kırgın ifadesi duruyordu.
“Neyi nasıl yapıyorum Mine? Nasıl hissettiriyorum?”
“Sanki suçlu benmişim gibi…”
Gözleri tekrar dolmuştu. Bakışlarından öylesine korktuğum bu erkeğin bu kadar duygusal olması beni iyice şaşırtıyor ve meraklandırıyordu.
“Suçlu değilsin, elbette değilsin Mine. Ben sadece kendimi açıklamaya çalışıyorum, tamam biraz saçma bir şekilde yapıyorum bunu ama benden korktuğun ve beni hatırlamadığın her an canım acıyor benimde.”
Artık onu sorgulamayı bırakmıştım, yüzüne odaklandım. Her zerresine kadar. İsmine odaklandım, hatırlamaya çalıştım. Tipim değişti ama ismim aynı demişti. Bu yüzden yüzünden çok ismine odaklanmaya başladım. Koray Uzun…
Birden aklıma gelen kişi ile gözlerim kocaman açılmıştı, zorda olsa ağızımdan sadece,
“Lisede ki?”
Kelimesi döküldüğünde Koray mutlu bir şekilde başını evet anlamında sallamıştı. Ben ise üst üste uğradığım kafa karışıklığının üstüne bu son damla olmuştu. Ne düşünmem gerektiğini şaşırmış donuk bir şekilde, ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre boyunca Koray’ın yüzüne öylece baktım. Ne düşüneceğimi, ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Lisede ki haline o kadar benzemiyordu ki kendimi daha çok hayal kırıklığına uğramış gibi hissediyordum. Lisede ki o çocuk çok masumdu, içine kapanıktı.
Açılıp kendini, bazen ise çevresindekileri savunacak duruma gelmesi iyi bir şeydi ama o masumluğunu kaybetmesi ve beni sapık gibi takip etmiş oluşu bir tık daha hayal kırıklığımı arttırmıştı. Lisedeyken bana aşık olduğunu itiraf etmişti ve ben diğer erkeklerin tekliflerini kaba bir şekilde reddederken onun masumluğu ve sevdiğim bir arkadaşım olmasından ötürü kalbini kırmamak için büyük çaba göstermiştim. Fakat işe yaramamıştı ve o günden sonra hiç görüşmemiş ve konuşmamıştık. O masum sevgisi böyle bir takıntıya mı dönüşmüştü şimdi? Hayır, olmaz. Kim olursa olsun takıntıyı sevgi sanan birini hayatıma dahil edemem. Hayatıma dahil etmediğim birinin sevgi sandığı takıntısı yüzünden bir kere mahvolmuştum aynı şeyleri bir daha yaşayamam, olmaz.
Koray onu hatırlamam ile yüzüme önceki haline ziyade mutlu olmuş bir şekilde bakıyordu ama farkında değildi…
O masumluğunu kaybetmiş olması ona karşı içimdeki hayal kırıklığını arttırmıştı. Hiçbir şey söyleyemedim, bir süre sonra ise yine sessizce arkamı dönmüş ve sanki yürümekte zorlanıyormuş gibi ağır adımlarla oradan uzaklaştım. Cidden zorlanıyordum da. Koray ise ne hissediyor, düşünüyor bilmiyorum ama bana engel olmak için uğraşmamıştı.