Bugün biraz sessiz uyandım.
Dünya da öyleydi sanki.
Kuş sesleri yoktu.
Camdan süzülen güneş ışığı çok daha yumuşaktı.
Her şey, bağırmadan yaşanmak ister gibiydi.
Annem, “Bugün Zeren seni yürüyüşe götürmek istiyor,” dediğinde,
Bir an içimde tuhaf bir kıpırtı oldu.
Korku muydu, merak mı, yoksa sadece… alışılmadık bir şeyin gelişi mi, bilmiyorum.
Hazırlandım.
Üzerime uzun, sade bir ceket geçirdim.
Saçımı ördüm.
Aynaya baktım, ama kendime uzun uzun değil… kısa, kaçamak bir bakış attım.
Çünkü hâlâ kim olduğumu tam hatırlayamıyordum.
Evden çıktım.
Kapının önünde Zeren beni bekliyordu.
Elinde telefon yoktu, elleri cebindeydi.
Yüzü her zamanki gibi ifadesizdi ama gözleri…
Bana alışmaya çalışan bir yabancının sabırlı bakışları vardı onlarda.
Sessizce yürümeye başladık.
Bir süre konuşmadık.
Ayak seslerimiz taş sokakta yankılanıyordu.
Yolun kıyısındaki kuru yapraklar rüzgârla hafifçe kıpırdadı.
Her şey usul usuldu.
Sanki ikimiz de farkındaydık:
Bu yürüyüş sadece adımlarla değil, içimizdeki duvarların yıkılmasıyla da ölçülecekti.
Zeren ilk konuşan oldu.
“İstediğin yere yürüyebiliriz,” dedi.
“Ya da hiçbir yere gitmeden, sadece yol alabiliriz.”
Ne güzel bir cümleydi bu.
Hiçbir yere gitmeden yol almak…
Ben de zaten hayatım boyunca bunu yapmamış mıydım?
“Kasabanın dışına, tepeye yürümeyi severim,” dedim.
“Oradan aşağıya bakınca insanlar sessizleşir.
Küçülür her şey.
Ben de biraz nefes alırım.”
Başını salladı.
“Orayı biliyorum.
Küçükken hep orada kalmak isterdim.
Yukarıda olmak, sanki herkesin yükünden daha uzak olmak gibi gelirdi bana.”
İlk kez çocukluğundan bahsetmişti.
İlk kez onu bir “adam” olarak değil, bir zamanlar canı yanmış bir insan olarak duymuştum.
Yol ilerledikçe, sessizlik artık bir duvar değil, bir köprü gibi duruyordu aramızda.
Bazen kuşlar uçuyordu üstümüzden,
Bazen bir köpek havlıyordu uzakta.
Ama biz, sanki o seslerin içinde değilmişiz gibi, birbirimizin adımlarını dinliyorduk.
Bir ara bana döndü.
“Sen neden ressam olmak istiyorsun?” diye sordu.
Sesinde merak yoktu.
Zorlama hiç yoktu.
Sadece… anlamaya çalışan bir sessizlik.
Bir süre düşündüm.
Sonra dedim ki:
“Çünkü kelimeler yetmiyor.
İçimde o kadar çok şey oluyor ki… bazen hepsini konuşamam.
Ama bir çizgiyle anlatabilirim.
Bir renkle bağırabilirim.
Bir gölgenin içine saklanabilirim.
Ve insanlar sormadan, ben gösterebilirim.”
Başını eğdi hafif.
Yürürken birkaç taş tekmeledi yoldan.
Sonra durdu.
“Beni hiç çizdin mi?” diye sordu.
Bir anda içim ürperdi.
Çünkü… evet.
Fark etmeden, onu çizmiştim.
Gözlerini değil ama, varlığını…
Bir resimde sadece bir gölge olarak.
Sırtı dönük bir adam, bir kızın uzağında durmuştu.
Aralarında bir sandalye vardı, ama ikisi de oturmamıştı.
Resmi hâlâ bitirmemiştim.
“O resim bitmedi,” dedim.
“Sadece duruyor.
Çünkü hâlâ karar veremedim:
O sandalyeye biri oturmalı mı… yoksa resim orada mı kalmalı?”
Zeren gözlerini uzaklara çevirdi.
Sessizce yürümeye devam etti.
Ama bir süre sonra, beklemediğim kadar yavaş ve içten bir sesle şöyle dedi:
“Ben seni bir tablo gibi izlemek istemem.
Ama bir gün, yanında oturmamı istersen…
O sandalyede yerim olduğunu bilmek isterim.”
İşte o cümle...
İçime ağır ağır çöken bir şeyleri uyandırdı.
Gözlerim doldu ama ağlamadım.
Sadece hafifçe başımı eğdim.
Belki de o an ilk defa, kendi adımlarımla yürüyor gibi hissettim.
Tepeye vardığımızda rüzgâr biraz sert esiyordu.
Ama içimdeki fırtınalardan daha hafifti.
Aşağıya baktık.
Kasaba küçüktü.
İnsanlar nokta gibiydi.
Ve biz, iki nokta arasında kurulmuş ince bir çizgi gibiydik.
Yan yana durduk.
Dokunmadık.
Ama ben ilk kez, bir yabancının yanında kendimi biraz daha eksik değil… biraz daha tam hissettim.
Belki hâlâ gülümsemiyordum.
Ama içimde, bir şey renk almaya başlamıştı.Bugün uyandığımda pencereden dökülen ışık diğer günlerden daha parlaktı.
Gözlerimi açtığımda önce ne gün olduğunu hatırlayamadım.
Yastığımın kenarında uyuyakalmış bir mendil vardı.
Gece boyu gözyaşlarımı silerken elimden düşmüştü.
Sonra kalbimin altında bir ağırlık hissettim.
Nefesim biraz hızlandı.
Hani sabahları uyanınca birkaç saniye her şey normale dönmüş gibi olur ya…
O an geçtiğinde gerçek hatırlatır kendini.
İşte o an geldi:
Bugün benim düğünüm.
Bir süre yataktan kalkmadım.
Tavanı izledim.
Duvarda dans eden ışık gölgelerini…
Sanki beni çağırıyorlardı:
“Artık ayağa kalk. Her ne olursa olsun yaşa.”
Kalktım.
Ayaklarım çıplak zemine değdiğinde içimden soğuk bir ürperti geçti.
Ama sonra, tuhaf bir sakinlik yayıldı içime.
Belki de artık kaçamayacağımı kabullenmek, kaçmaya çalışmaktan daha az yoruyordu beni.
Annem kapıyı hafifçe araladı.
Gözleri doluydu ama gülümsemeye çalıştı.
“Hazır mısın?” dedi.
“Bugün… her şey başlıyor.”
Başımı salladım.
Bir şey söylemedim.
Çünkü hangi kelimeyi kursam ya fazla küçük kalacaktı ya da fazla büyük.
Sonra elbisemi giydirdiler.
Beyaz…
Ama bana masumiyet değil, biraz yalnızlık çağrıştıran bir beyaz.
Elbisenin kumaşı inceydi, tenimdeki her tedirginliği duyuyordum.
Aynamın karşısına geçtim.
Kendimi izledim.
Gözlerimde o eski Riva’nın izleri vardı hâlâ.
Ressam olmak isteyen, kasabanın tepesinde resim defteriyle oturup hayal kuran genç bir kızın izleri…
Ama şimdi o hayaller, başkalarının seçtiği bir hayatın içinden bakıyordu bana.
Bir süre sonra Zeren’le buluşmam için herkes kapının önüne çıktı.
Benim odamdaydı.
Bizi yalnız bırakmak istediler.
Belki de son bir defa “birbirimizi tanıyormuşuz” gibi yapalım istediler.
Kapı kapandı.
Odada sessizlik oldu.
Yavaşça arkamı döndüm.
Zeren pencerenin önünde duruyordu.
Üzerinde koyu renk bir takım elbise…
Yakasında ince bir çiçek iğnesi…
Gözleri biraz uykusuz görünüyordu.
Ama bakışlarında bir şey vardı.
Sanki o da kendi kabullenmesini bu sabah tamamlamış gibiydi.
Göz göze geldik.
Ne kadar sürdü bilmiyorum.
Belki bir saniye… belki bir ömür kadar uzun.
İlk o konuştu.
“Sabah iyi misin diye merak ettim,” dedi.
Sesi düşük bir fısıltıydı.
Sanki bir gürültüyü bozmak istemeyen bir insan gibi.
Gülümsedim.
İlk defa gerçekten… hafifçe dudak kenarlarım kıvrıldı.
Nezaket olsun diye değil.
Bir anlığına kalbim hafiflediği için.
“Bilmiyorum,” dedim.
“İyi miyim… kötü müyüm…
Belki ikisi de değilim şu an.”
O da gülümsedi.
Ve o an…
Birbirimize yabancı olmaktan çıktık.
Henüz tanıdık değildik belki ama artık korkunun ötesinde, başka bir şey başlamış gibiydi.
Bir adım attı.
Yavaşça önümde durdu.
Yine dokunmadı.
Ama yakınlaştı.
İlk defa o kadar yakındık ki nefesini duyabildim.
“Ben de bilmiyorum,” dedi.
“Bugün… kendimi bir başkasının rüyasına düşmüş gibi hissediyorum.
Belki bu rüya bizim değildir.
Ama içinden geçmek zorundayız.”
O cümleyi duyunca gözlerim doldu.
Bir insanın, susarak anlattığın her şeyi anlaması ne tuhaf…
Hiç anlatmadan bile seni okuyabilmesi…
O an, ilk defa ona gerçekten bakmak istedim.
Zeren gözlerimi yakaladı.
Bir şey demeden, sadece başını eğdi hafifçe.
Gözlerimiz buluştu.
Ve…
Bir an sustuk.
Ama o sessizlik dünyanın en uzun cümlesi gibiydi.
Sonra dudak kenarında ince bir tebessüm belirdi.
Ben de cevap verdim.
Çok küçük bir gülümsemeydi.
Ama bu defa, başka hiçbir şey yapmamıza gerek kalmadı.
Sanki birbirimize şunu söyledik:
“Ben buradayım. Sen de buradasın. Şimdilik bu yeter.”
O küçük an…
Düğün sabahının bütün ağırlığını hafifletti.
Belki hâlâ hazır değildim.
Belki hiçbir zaman tam hazır olamayacaktım.
Ama içimde ilk defa, incecik bir umut kıvılcımı yanıyordu.
O gülümsemeyi gördüğüm için…
Kendimi biraz daha gerçek hissettim.
Ve belki de ilk defa…
Bir gün bu hikâyeyi kendi kelimelerimle anlatabilirim diye düşündüm.