Ben Riva. On sekiz yaşındayım.
Bir şehirde yaşıyorum, kalabalığın ortasında ama çoğu zaman iç dünyama sığınarak. Kalbim resimlerle atıyor. Bazen bir yüzü, bazen bir sokak lambasının altındaki yalnızlığı, bazen sadece düşmüş bir yaprağı çizmek istiyorum. Her şeyin anlatılacak bir hikâyesi olduğuna inanıyorum. Ve ben o hikâyeleri renklerle anlatmak isteyen bir ressam olmak istiyorum.
O sabah, içimde garip bir huzurla uyandım. Penceremin kenarındaki küçük sandalye, defterlerim, fırçalarım, her şey yerli yerindeydi. Dışarıdan şehir uyanmaya başlamıştı ama odam hâlâ uykudaydı. Hafif bir esinti perdeyi oynattı. Gözlerimi cama diktim.
“Bugün iyi geçecek,” dedim içimden.
Her sabah böyle derim. Kendimi inandırmak için değil, inanabildiğim için.
Okul çantamı omzuma taktım, defterimi kolumun altına aldım. Gözüm masamdaki yarım kalmış çizime takıldı. Genç bir kadının yüzü vardı orada; gözleri hâlâ boştu. Çünkü ben hâlâ ne hissettireceğimi bilmiyordum ona. Belki de kendimi tamamlamadan, onun da gözlerini tamamlayamazdım.
Dışarı çıktığımda şehrin kımıldayan sesiyle karşılaştım. Otobüslerin homurtusu, korna sesleri, insan kalabalığı… ama ben hepsini bir fon gibi duyardım. Asıl müzik içimdeydi.
Okuldan çıkarken yanımda Ayşe ve Derin vardı. Gülerken ellerimizi cebimize koymuş yürüyorduk. Ayşe yeni bir sanat galerisi keşfetmişti. Heyecanla anlatıyordu.
“Riva, senin çizimlerini oraya göndersek mi? Belki kabul ederler ha? İlk sergin olur...”
Gülümsedim. Gözümde hayal ettim o anı: duvarlarda çizimlerim, insanlar önünde duruyor, anlamaya çalışıyor…
“Bir gün,” dedim, “bir gün olacak. Önce sınavı kazanayım, sonra bir atölye açacağım. Kendi ışığımı bulacağım.”
Akşam çöker.
Yürüyerek eve döndüm. Gökyüzü biraz solgundu ama içimde hâlâ sabahki umut vardı. Ta ki... apartman kapısının önüne gelene kadar. Orada bir duraksadım. Nedensizce içimi sıkıştıran o tanıdık duygu sanki biri perdeyi örtmek üzereydi, sanki renkler griye dönmek üzereydi.
Kapıyı açtım. Sessizlik karşıladı beni. Evin sesi susmuştu. Ne annemin mutfakta çıkardığı tencere sesi ne de babamın televizyon sesi… Sanki saat durmuştu.
Salona yürüdüm. Annem ve babam karşılıklı oturuyordu. Annemin elleri kucağında kilitliydi, babamın gözleri üzerime çevrilmişti. Sessizlik o kadar büyüktü ki duvarlar konuşsa, o kadar yabancı hissettirmezdi.
“Gel, Riva,” dedi babam. “Otur, konuşmamız lazım.”
Yavaşça oturdum. Ellerim titriyordu ama göstermemeye çalıştım. Kalbim ritmini değiştirmişti çoktan. Ve sonra babamın sesi:
“Zeren’le evleneceksin. Karar verdik.”
Zeren. O ismi daha önce duymuştum. Uzak bir akrabanın tanıdığıydı. Yüzünü zar zor hatırlıyordum. Bir kere karşılaşmıştık belki… ya da hayır, o bile değildi. Sadece bir isimdi benim için. Ve şimdi... hayatımın karşısına dikiliyordu.
“Hayır…” dedim fısıltıyla. “Ben... evlenmek istemiyorum. Daha çok gencim. Ben ressam olmak istiyorum. Atölye açmak... sınav var... Ben...”
Sözlerim havada asılı kaldı. Babam başını kaldırdı.
“Bu evde senin ne istediğin değil, bizim ne uygun gördüğümüz önemlidir. Zeren ile evleneceksin. İşi var, geliri var, sorumluluk sahibi biri. Biz de uygun bulduk. Bu iş olacak.”
Annem hâlâ sessizdi. Dudakları titriyordu ama sesi çıkmıyordu. Belki onun da bir zamanlar çizmek istediği şeyler vardı… ama artık onlar yoktu.
“Ben yapamam!” dedim. “Hayatım bana ait. Kendi yolumu çizmek istiyorum. Kimseye ait olmadan. Ne olur...”
Babam gözlerini kısmıştı. Artık tartışma bitmişti onun için.
“Eğer bu evliliğe karşı gelirsen, Riva… Sana bu evde yemek yok. Su yok. Odandan dışarı adım atamazsın. Dış dünya da yok senin için. Düşün taşın. Zaten nişan için haber gönderdik bile.”
İçimden bir şey kırıldı. Büyük, ağır, kütlesi olan bir şey. Sanki o an içimdeki tuval yırtıldı. Renkler karıştı. Ellerim boşaldı. Sesim durdu.
Odama gittim. Kapıyı kapattım. Sessizce. Yatmadım. Duvarlara baktım. Çizimlerime. Hepsi birden benden uzaklaşmış gibiydi. Sanki artık bana ait değillerdi. Sanki artık hiçbir şey bana ait değildi.
Masama oturdum. Eskiz defterimi açtım. Sayfayı çevirdim. Gözleri boş kalan o kadın… Hâlâ beni bekliyordu. Elimi kaleme götürdüm. Ama çizemiyordum. O kadının gözlerini dolduracak his artık yoktu içimde. Çünkü kendi gözlerimin içi boştu şimdi.
Bir zamanlar hayalini kurduğum dünyada özgürce çiziyordum. Şimdi ise... başkalarının çizdiği kalın çizgilerle çevrelenmiş, içine hapsedilmiş bir çerçevenin içindeydim.
Ben Riva. On sekiz yaşındayım. Ressam olmak istiyorum.
Ama bugün... kendi resmimden silindim.Bazen insanın içinde öyle bir boşluk olur ki, ne zaman başladığını hatırlamaz.
Sadece büyüdüğünü fark eder.
Karanlık bir su gibi...
Giderek yayılan, içine sızan, seni yavaş yavaş yutan bir şey.
Benim içimdeki o boşluk işte, o günün akşamında tamamen beni içine aldı.
Yatağımın kenarına büzülmüş, sırtımı duvara dayamıştım.
Odanın perdesi kapalıydı. Işık da yanmıyordu.
Zaten dışarısı da içim gibiydi sessiz, kararmış, soğuk.
Ne zaman başladım ağlamaya, hatırlamıyorum.
Ama bitiremediğim kesindi.
Gözyaşlarım bazen sanki yüzümden değil, içimden akıyordu.
Biri yüreğimi avucuna almış da sıkıyormuş gibi.
Boğazım düğümlüydü. Karnımda boş bir sancı vardı.
Bütün gün yemek yememiştim.
Ama acıkmamıştım da.
Çünkü insan, bir lokmayı bile yutamaz hale gelir bazen.
İçinde taş gibi bir şey büyür de, her şeyin önüne geçer.
Sadece ben vardım bu odada.
Sadece ben ve yorganın içinden çıkmak istemeyen, solgun bir “ben”.
Kalemlerime bile bakamıyordum.
Tuvalim oradaydı.
Ama ben... artık ona ait değilmişim gibi hissediyordum.
Tam o sırada kapım çaldı.
Yavaş, nazik bir tıklama.
Ses çıkarmadım.
Cevap vermedim.
Ama kapı yeniden tıklandı.
Ardından, içeriye giren yumuşak bir erkek sesi:
“Riva... ben Zeren.”
Donup kaldım.
Adını defalarca duymuştum. Ama ilk kez sesiyle birlikte geliyordu bu isim.
Yorganı sıkıca çektim üzerime. Başımı çevirdim.
Kapı aralandı.
Zeren içeri adım attı.
“Rahatsız etmek istemedim,” dedi.
“Annen izin verdi. Sadece... konuşmak istedim.”
Odamın içine yabancı bir varlık gibi girdi.
Ama bu yabancı, içimdeki karmaşaya öyle nazikçe yaklaşıyordu ki, düşmeme ramak kalmıştı.
Bir süre konuşmadım.
O da bir yere oturmadı.
Ayakta kaldı.
Beni bekledi.
Sonunda yorganın içinden, kısık bir sesle sordum:
“Ne istiyorsun?”
Cevap gecikmedi.
“Hiçbir şey istemiyorum. Sadece... seni görmek istedim. Konuşmadan önce... bakmak. Anlamak. Belki bir ihtimal... anlatmak.”
Derin bir nefes aldım.
Gözlerim yine doldu.
Bilmiyordu ki ben o an konuşmak değil, kaybolmak istiyordum.
Ama içimdeki o koca karanlığa biri yaklaşmıştı.
Ona yüzümü döndüm.
Yorganı biraz indirdim.
Göz göze gelmedik. Ama sesimi buldum.
“Beni kimse anlamadı.
Anlamaya da çalışmadı.
Ben bir eşya gibiyim artık.
Bir odaya taşınacak, imza atılacak, ad değiştirilecek bir eşyayım...”
Zeren başını eğdi.
Sonra, o kadar sessiz bir sesle cevap verdi ki, içimde yankılandı:
“Ben de.”
O an, odanın içi değişti.
Hava değişti.
Sanki biri içimdeki sisin içine kendi sisini getirdi.
İkimizinki birbirine karıştı.
Zeren, pencerenin yanındaki sandalyeye oturdu.
Ne yaklaşmaya çalıştı ne uzak durdu.
Tam olması gereken yerdeydi.
Ve devam etti:
“Ben bu evliliğe hazır değilim, Riva.
Ne seni tanıyorum, ne sen beni tanıyorsun.
Ama... zorla itildiğimiz bu şeyin içinde, birbirimize düşman olmak istemiyorum.”
Yutkundum.
Boğazımda hâlâ ağlamanın yorgunluğu vardı.
“Ben senden nefret etmiyorum,” dedim. “Sadece... çok kırgınım. Herkese. Her şeye. Kendime bile.”
Zeren gözlerini bana kaldırdı.
İlk kez göz göze geldik.
Ve o bakışta...
Hiçbir tehdit, hüküm ya da sahiplenme yoktu.
Sadece kırılmışlık vardı.
Benim gibi.
“Ben de seninle konuşmadan önce çok düşündüm,” dedi.
“İkimiz de istemedik. Ama... şu anda burada olmamızın bir sebebi var. Belki bir umut değil bu, ama bir yol olabilir.
Seni korkutmak istemem. Ama kendimi anlatmak isterim.”
Başımı yavaşça salladım.
Konuşması yumuşaktı.
Ama içi doluydu.
“Ben... seni tanımadan sana bir söz veremem.
Ama saygı duyabilirim.
Mesafene, duygularına, çizimlerine...
Kendine ait olduğun her şeye.
Eğer buna izin verirsen,
Bu mecburiyeti... birlikte taşımayı öğrenebiliriz belki.”
İçimde bir şey titredi.
Bu sözler...
Beni ikna etmek için değil, anlamak için söylenmişti.
Ve bu... neredeyse hiçbir yetişkinden duymadığım kadar ağır ve insanca bir şeydi.
Yavaşça oturdum.
Yastığımı kucakladım.
“Senden hiçbir şey beklemiyorum, Zeren.
Ama... beni bir eşyaymışım gibi görmeyeceğini duymak... biraz nefes aldırdı bana.”
Zeren gülümsedi.
Küçük.
Yaralı.
Ama samimi bir gülümseme.
“Sen eşyadan çok daha fazlasısın, Riva.
Ve ben... senin hikâyenin zorla yazılmış bir parçası olmak istemem.
Eğer yazacaksak,
Birlikte yazalım.
Yavaş yavaş... istersen.”
Sustum.
İlk defa birinin yanında sessizlik bu kadar güzel geldi.
Çünkü bu sessizlik, korkudan değil... anlaşıldığım içindi.
O gece Zeren odadan çıkarken, arkasından hiçbir şey söylemedim.
Ama içimden bir şeyler değişmeye başlamıştı.
Henüz umut değildi.
Ama... bir boşluk vardı yerinde.
Ve boşluk, en azından... yeniden dolabilirdi. Sabah, gri bir gökyüzüyle uyandım.
Ne güneş vardı perdenin ardından süzülen, ne de içimi ısıtacak bir umut.
Yastığım hâlâ ıslaktı.
Uyumuş muydum, yoksa sadece gözlerimi mi kapamıştım, bilmiyorum.
Bugün... nişan günüm.
Ağzımdan çıkan her harf, içime saplanan bir cam kırığı gibiydi bu kelimeyle.
Nişan.
Sanki biri beni paketlemiş de üzerine bir kurdele bağlamış gibi.
Ama artık direnecek yer kalmamıştı.
Artık sadece nefes almaya çalışıyordum.
Annem odama girdi.
Gözlerimi hemen kapadım. Uykudaymışım gibi yaptım.
Bir çocuğun karanlıkta gözlerini kapatması gibi… Tehlike yokmuş gibi hissetmek için.
Elimi tuttu.
“Bugün güzel ol,” dedi. “En azından yüzün gülsün.”
Gülmek mi?
Gülümsemek, insanın içinden geldiğinde anlamlıdır.
Benim içimde hâlâ matem vardı.
Kendime, hayallerime, seçemediklerime tutulmuş bir yas...
Saatler geçtikçe ev kalabalıklaştı.
Bir kuaför geldi, saçlarıma dokundu.
Sanki saçlarım bana ait değilmiş gibi.
Sanki her telinde bir isyan vardı ama sessizdi hepsi.
Yüzüme makyaj yapıldı.
Aynaya bakmadım.
Kendime yabancı kalmak daha kolaydı böyle.
Nişan elbisemi giydim.
Beyazın içinde boğulmuş gibiydim.
Bir gelinliğin provasına benzeyen ama içinde umut olmayan bir kıyafetti üzerimdeki.
Tül, dantel, inciler…
Hepsi bana değil, başkalarının kararlarına aitti.
Sonra Zeren geldi.
Onu gördüğümde kalbim hızlı atmadı.
Ama bir ağırlık çöktü göğsüme.
O da sustu bir süre.
Gözleri üzerimdeydi. Ama bakışları yargılayıcı değildi.
Yaklaştı.
Ama aramızda hâlâ birkaç adımlık mesafe vardı.
“Riva,” dedi.
Sesi yumuşaktı, ama içinde bir titreme taşıyordu.
“Hazır mısın demeyeceğim. Çünkü senin gibi biri, bir şey için asla hazır olmaya zorlanmamalıydı.”
Bir süre cevap veremedim.
Gözlerimi kaçırdım.
Ama sonra, içimde bir şey ses bulmak istedi.
“Ben hâlâ anlamıyorum,” dedim.
“İnsan sevmediği bir şeyi kutlayabilir mi?
Bir masaya oturup, alkışlarla... sessizce ölmesini kutlayabilir mi hayallerinin?”
Zeren başını eğdi.
“Ben de anlamıyorum,” dedi.
“Ama buradayım.
Ve... seninle birlikte susmaya bile razıyım.
Yeter ki yalnız hissetme.”
O an bir adım attı.
Ve elini uzattı.
Dokunmadı ama orada tuttu.
Ben istersem tutabilirdim.
Ve ilk defa, o boşlukta elim titreyerek ama kendiliğinden ona yaklaştı.
Elimizi sıkmadık.
Ama parmaklarımız yan yana durdu.
İki yabancının, aynı rüzgâra tutulmuş iki dalı gibi…
“Zeren,” dedim.
“Beni hâlâ tanımıyorsun.
Ben bazen günlerce susarım.
Bazen de bir resim çizerim ve o çizdiğimde saklanırım.
Belki seni görmem ama hissederim.
Buna dayanabilir misin?”
Gözleri bana döndü.
Sert değil, güçlü de değil...
Sadece dürüsttü.
“Riva, ben senin yanında olmak için sabırsız değilim.
Ama yanında kalmak için sabırlıyım.”
Bir şey içimde ağır ama yavaşça çözüldü.
Henüz gülümsemiyordum.
Henüz bir şeyin güzel olduğuna inanmıyordum.
Ama o an...
İlk kez yalnız olmadığımı fark ettim.
Nişan masasının başına geçtiğimizde herkes bize baktı.
Alkışlar, tebessümler, fısıltılar…
Ama biz…
Sadece birbirimize sessizce baktık.
İki insan gibi değil,
İki yaralı gibi.
Ve belki de...
İki hayalinden vazgeçmiş ama hâlâ birbirine saygı duyan iki ruh gibi.
Gülümsemedim.
Ama artık ağlamıyordum da.
Ve belki bu da…
Bir başlangıçtı.
Kendime ait olmayan ama içinde kendim olmaya çalışacağım bir başlangıç.Bembeyaz bir masa örtüsünün başındaydık.
İki sandalyemiz vardı ama ikimiz de oturmuyorduk.
Ayakta duruyorduk kendi kararlarımızın dışında duran iki insan gibi.
İnsanlar gülümsüyordu.
Bazılarının gözleri buğuluydu.
Sanki bu bir sevda masalıymış gibi.
Ama ben...
Ben içimde bir cenaze taşıyordum hâlâ.
Resim yapmak istediğim ellerim titriyordu.
Çünkü artık ne çizeceğim belliydi:
Kendimi kaybettiğim bir yüz.
Teyzem yanıma geldi, yanağıma bir öpücük kondurdu.
“Ne kadar güzelsin,” dedi.
“Zeren de çok efendi çocuk. Allah tamamına erdirsin.”
Ne demeliydim bilmiyorum.
Ona dönüp, “Ben bugün burada kendi isteğimle değilim,” mi deseydim?
Yoksa sessizce gülümseyip herkesi rahatlatmaya mı devam etmeliydim?
Gülümsedim.
Ama dudaklarımla değil.
Sadece başımla…
Yalancı bir baş eğişiyle.
Zeren bir ara bana döndü.
Fısıltı gibi bir sesle,
“İyi misin?” diye sordu.
Ona bakmadan, sadece gözlerimi yere indirerek cevap verdim:
“Bilmiyorum.”
Kendime bile söyleyemediğim cevabımı, ona vermekten çekinmedim.
Çünkü o sahici olmayan her şeyin arasında, bana en az rol yapan kişi oydu.
Yüzükler getirildi.
İki kırmızı kutunun içinde iki gümüş halka.
Hayatlarımızı birbirine bağlayacak kadar sessiz ve soğuklar.
Halbuki bu halkaların kenarında ne isimlerimiz kazılıydı,
Ne de hayallerimiz.
Bir teyzem kurdeleyi tuttu.
İkimizin parmaklarına yüzükler takıldı.
Ve makas…
Kurdeleyi kesen o ses…
İçimde yankılandı.
Sanki biri resmen içimdeki bağı da kesmişti.
Riva’nın Riva olduğu yeri.
Kalabalık alkışladı.
Bir ses, “Mutluluklar!” diye bağırdı.
Bir başkası, “Maşallah!” dedi.
Ama ben...
O an Zeren’in gözlerine baktım.
Ve onda…
Benim içimdeki yalnızlığı taşıyan bir yansıma gördüm.
O da tebessüm etmiyordu.
Sadece yavaşça başını salladı.
Sanki şunu diyordu:
"Ben buradayım. Biliyorum."
Sonra, istemeye istemeye bir fotoğraf çekildi.
Elimi onun elinin üzerine koydum.
Ama parmaklarımız hâlâ birbirini tanımıyordu.
Bir yabancının teni gibi soğuktu her temas.
Ama içinde bir suçlama yoktu.
Bir zorlama da…
Sadece kabulleniş.
Nişan sonrası herkes yemek masalarına geçtiğinde, ben pencereden dışarıya baktım.
Gece olmuştu.
Kasabanın üzerini gri bir sis sarmıştı.
Sokak lambaları donuk yanıyordu.
Kendi içime döndüm yine.
Ressam olmak isteyen o kız neredeydi?
Tuvale gömülmüş düşleriyle renklerin içinde kaybolmak isteyen, kendi dünyasını kurmak için çırpınan o genç…
Bugün bir salonda oturmuş, elinde yabancı bir erkeğin yüzüğünü taşıyordu.
Bir tül gibi düştü gözümden yaş.
Ama Zeren yanımdaydı.
Sessizce yaklaştı.
Ne elime dokundu, ne gözyaşımı sildi.
Sadece yanımda durdu.
Sadece orada.
“Eğer bir gün çizeceksen...
Ve içinden beni de koymak geçerse,
İznin olmadan o resimde yer almak istemem.
Ama seni beklerim.
Belki bir kenarda, bir gölge gibi...
Sadece sen istersen görünür olmak için.”
Bu sözler...
İlk kez içimi titretti.
Gözlerimi ona çevirdim.
Ve dedim ki:
“Beni sahiplenme Zeren.
Sadece dinle.
Belki... belki bir gün sana kendimi anlatırım.
Ama o gün bu değil.
Bu gece ben hâlâ susmayı seçiyorum.”
Ve o başını salladı.
Yavaşça.
Saygıyla.
Bir yabancıyla nişanlanmıştım.
Ama ilk kez…
Yanımda duran biri, beni sustuğum hâlimle de kabul etti.
Belki bu, bir başlangıç sayılmazdı.
Ama…
Bir son da değildi.
