Salon da etrafımdaki herkes çok kalabalıktı.
Ama ben o kalabalığın içinde ürkek bir yalnızlıktım.
Elbisem beyazdı evet…
Ama içine hapsolmuş duygularım grinin bin bir tonuydu.
Kalbim, kıyısında durup içine bakamadığım bir göl gibiydi.
Sessiz, derin ve biraz bulanık.
Nikâh salonuna geldiğimde herkes çoktan yerini almıştı.
Kapıların önünde bekledim bir süre.
Ortam kalabalıktı, ama kulağımda sadece kendi nefesimi duyabiliyordum.
Sanki zaman, orada, o kapının eşiğinde, bana bir soru sormak için durmuştu:
"Gerçekten hazır mısın?"
Hazır değildim.
Ama gitmek de mümkün değildi artık.
Kapılar açıldığında, içeriden yükselen alkışlar kulağıma çarpınca bir an sersemledim.
Gözlerimi yere diktim.
Yavaş adımlarla yürümeye başladım.
Adımlarım ritmini bulmakta zorlandı, ama sonra sanki kalbimle uyumlandı.
Herkes beni izliyordu.
Ama ben sadece birini aradı gözlerimle.
Zeren…
Salonun ucunda, beni bekliyordu.
Koyu renk takım elbisesi içinde, yüzünde ne bir sevinç vardı, ne de bir itiraz.
Yalnızca bir duruş.
Kendine ait olmayan bu sahnede rolünü sessizce kabul etmiş bir adam gibi.
Göz göze geldiğimizde bir şey oldu.
Gülümsemedi.
Ben de gülümsemedim.
Ama bakışlarımız bir cümle kurdu sanki:
“İkimiz de istemedik. Ama buradayız.”
Yanına geldiğimde kimse konuşmadı.
Sadece oturduk.
Yanyana.
Birbirimize neredeyse değmeden.
Ama mesafe her zamankinden daha kısa geldi o an.
Belki de sessizliğimiz artık yabancılıktan değil, aynı suskunluktan doğuyordu.
Nikâh memuru konuşmaya başladı.
Söylediği kelimeleri hatırlamıyorum.
Ama aralarında bazı cümleler vardı ki, kalbime saplandı:
“İyi günde, kötü günde…”
Benim için hangi gündeydik, bilmiyordum.
İyi mi…
Kötü mü…
Yoksa ikisinin arasında gri bir boşluk muydu bu?
Sonra bana döndüler.
Herkes “evet” dememi bekliyordu.
Boğazım kuruydu.
Ama sesim beklediğimden daha netti:
“Evet.”
Bir şey kırıldı içimde.
Ama aynı anda bir şey de yerine oturdu.
Kabul edişti bu.
Belki bir ilk adım değil ama, bir duruş.
Zeren de “evet” dedi.
Ne kalın ne de titrek bir sesle.
Düz.
Dingin.
Ama ciddiyetle.
Ve bu ses beni biraz rahatlattı.
Çünkü içinde yalan yoktu.
O da benim kadar tereddütlüydü.
Alkışlar koptu.
İnsanlar ayağa kalktı.
Çiçekler atıldı.
Ama biz hâlâ oradaydık.
Yerimizde.
Göz göze.
Ve bu kez…
Gözlerinin kenarında bir kırılma oldu.
Belki bir tebessüm kırıntısı.
Ama içinde gülmek değil, anlayış vardı.
Ben de o bakışa karşılık verdim.
Çok hafif.
Zoraki olmayan.
Sadece “ben de anlıyorum seni” diyen bir bakışla.
Elim, istemsizce masaya konmuştu.
Onunki de.
Birbirimize dokunmadık.
Ama parmaklarımız birbirine yeterince yakındı.
Sanki birkaç kelime daha fazla konuşsak, birkaç günde biraz daha yakınlaşsak…
Dokunabiliriz gibi.
Ama o gün…
Biz sadece bakmayı seçtik.
Sessizliği paylaştık.
Birbirimizin geçmişine değil, geleceğin gri sisine baktık.
Düğün bitince herkes sarıldı bana.
Kutladı.
Öptü.
Ama içimde garip bir boşluk kaldı.
Sanki hepsi çoktan yaşanmış, bitmiş bir hikâyenin son sahnesini izliyor gibiydim.
Ben ise…
Hikâyenin tam ortasındaydım.
Ve işte o an fark ettim:
Belki bu bir başlangıç değildi.
Belki son da değildi.
Ama ben artık bir tablonun içindeydim.
Fırçayı elimden almışlardı belki, ama hâlâ bakıyordum.
Ve içimde küçücük bir his:
Bir gün yeniden çizeceğim bu hikâyeyi.
Kendi ellerimle.
Kendi renklerimle.
Kendi tonumla.Düğün bitti.
Kalabalık yavaş yavaş dağıldı.
Elimi sıkan onlarca insanın sıcaklığı ellerimde hâlâ duruyordu ama, zihnimde tek bir cümle yankılanıyordu:
Artık bu evdeyim. Artık onunla. Artık karısıyım.
Arabadan indiğimde hava serinlemişti.
Gökyüzü, sanki her şeyi görmüş ve yorulmuş gibiydi.
Bulutların arasından sızan loş ay ışığı, bana kasabanın değil, bambaşka bir dünyanın kapılarını açıyormuş gibi geldi.
Yavaşça yürüdüm eve doğru.
Zeren yanımda.
Sessizdi.
Yine o kendine has, durgun hâliyle yürüyor, bana fazla yaklaşmadan yanımda adım atıyordu.
Her adımda, içimdeki yabancılık biraz daha büyüyordu.
Ama aynı zamanda garip bir güven de.
Beni itmedi. Çekmedi. Bekledi.
Eve girdiğimizde derin bir sessizlik sardı içimizi.
Yeni döşenmiş salonun duvarları, bizden önce gelenlerin kahkahalarına değil, bizim suskunluğumuza tanıklık edecekti ilk kez.
Ben birkaç adım önde yürüdüm.
Ayakkabılarımın çıkardığı ses, bana ait olmayan bu eve ilk izimi bırakıyordu sanki.
Odamıza geçtiğimizde, Zeren yavaşça kapıyı kapattı.
Göz ucuyla bana baktı, sonra gözlerini kaçırdı.
Ben pencereye yürüdüm, tül perdeyi araladım.
Kasaba gecesi sakindi.
Evlerin ışıkları tek tek sönmüş, her şey kendi sessizliğine çekilmişti.
“Yorgunsun,” dedi o an.
Sesi, günlerdir duyduğum en insani sesti belki de.
Ne çok yakın, ne de uzak.
Ne yabancı, ne de sahiplenici.
Sadece anlayan…
Başımı hafifçe salladım.
O da pencereye yaklaştı ama aramıza mesafe bırakarak durdu.
Bir süre ikimiz de sessizce dışarıya baktık.
Gecenin serinliği camın ötesindeydi ama ben asıl soğukluğu içimde hissediyordum.
Ve Zeren, o boşluğu fark etti belki de.
“Ben de istemedim,” dedi aniden.
Sözleri buz gibi gecenin ortasında yakılmış küçük bir ateş gibiydi.
Şaşırdım.
Bana ilk kez bu kadar açık bir cümleyle dokunuyordu.
Ona döndüm.
“Biliyorum,” dedim.
Ve sonra durduk.
İşte o an…
İlk defa birbirimize gerçekten baktık.
Gözlerimizin içinde yavaş yavaş çözülmeye başlayan duvarlar vardı.
Henüz yıkılmamıştı hiçbiri.
Ama çatlamaya başlamışlardı.
Odaya döndüm, sandalyeye oturdum.
Gelinliğimi önceden çıkarmıştım zaten.Ayağımdaki topukluyu çıkarıp bir kenara bıraktım.
Saçımı çözmeye başladım yavaşça.
Kahverengi teller, parmaklarımın arasından süzülürken birer birer o günü geride bırakıyor gibiydi.
Zeren hâlâ ayaktaydı.
Sonra ceketini çıkardı, sandalye arkasına astı.
Çok basit bir hareketti…
Ama bana, bu evin içinde birlikte nefes alacağımızın ilk göstergesi gibi geldi.
“Bugün... zor geçti,” dedim alçak sesle.
O başını eğdi.
“Her şey çok hızlıydı,” dedi.
Sonra ekledi:
“İstersen yatağın sol tarafı senin olsun. Ben pencere kenarında kalırım.”
Bu düşünceli hali içimde küçücük bir tebessüm kıvılcımı yaktı.
Yüzümde görünmedi belki ama içim ısındı biraz.
Yavaşça yatağa uzandım.
Zeren lambayı söndürdü.
Odayı loş bir gece kokusu sardı.
İlk defa aynı yatakta, birbirimize bu kadar yakın ama hâlâ çok uzak yatıyorduk.
İkimiz de konuşmuyorduk ama suskunluğumuzda bir kabulleniş vardı.
“İyi geceler, Riva,” dedi o an.
İsmimi ilk defa bu kadar yumuşak söyledi.
Kalbim hafifçe titredi.
“İyi geceler, Zeren,” dedim.
Ve gözlerimi kapattım.
İşte böyle geçti ilk gecemiz.
Yakın değildik.
Ama artık uzak da değildik.
Henüz sevgi yoktu.
Ama belki…
Belki bir gün…
Anlam olurdu.Gözlerimi açtığımda, odada solgun bir sabah ışığı geziniyordu.
Pencerenin tülünden sızan gün, duvarlarda gezinen silik gölgelerle bir nevi sessiz dansa tutuşmuştu.
Bir an, neredeyim unuttum.
Yastığın kokusu bile yabancıydı.
Tavanın desenleri, çocukluğumda her gece izlediklerime hiç benzemiyordu.
Sonra…
Yanımdaki derin, düzenli nefesi duydum.
Zeren.
İçim ürperdi.
Ama korkudan değil.
Kabullenemediğim bir gerçekliğin tam ortasında uyanmaktan.
Yanı başımda biri vardı artık.
Yalnız değildim…
Ama hâlâ yalnız gibiydim.
Başımı hafifçe çevirip baktım ona.
Yüzü, yastığa yarı gömülmüş, kaşları biraz çatılmıştı uykusunda.
O ana kadar fark etmediğim bir ayrıntıyı gördüm—kirpiklerinin ucunda durmuş bir yorgunluk.
Sanki yıllardır böyle uyanıyormuş da, her sabah biraz daha ağırlaşıyormuş gibi.
Gözlerini açmamıştı henüz.
Ben de nefesimi tuttum.
Sadece onu izledim.
Bir yabancıyı, artık “hayatımda” olan adamı tanımaya çalıştım sessizce.
Zihnim, onun hakkında hiç bilmediğim sorularla doluydu.
Neye gülerdi?
Ne zaman susardı?
İçine ağlar mıydı, yoksa hep susturur muydu kalbini?
Kalktım yavaşça.
Ayaklarım yere değdiğinde ürperdim.
Serinliğin, yabancılık hissini daha da derinleştirdiği sabahlardan biriydi bu.
Saçlarımı usulca taradım pencerenin önünde.
Camın ötesinde kasaba yeni uyanıyordu.
Dükkanlar açılıyor, uzaklardan bir araba sesi duyuluyor, bir yerde bir köpek havlıyordu.
Hayat devam ediyordu…
Benim içimde durmuş olsa bile.
Bir süre sonra yatağın içinden bir kıpırtı duyuldu.
Zeren uyanmıştı.
Yüzünü bana dönmeden önce gözlerini ovuşturdu.
“Günaydın,” dedi boğuk bir sesle.
Yavaş, yumuşak, kırmadan.
Ama neşesiz.
İlk defa biri bana “günaydın” dediğinde içim bu kadar karışık olmuştu.
“Günaydın,” dedim ben de.
O kadar hafif söyledim ki, kendim bile duyamadım.
Zeren yavaşça oturdu.
Yorgun gözlerle odaya baktı.
Sonra bana döndü.
Bakışları kısa sürdü.
Bir şey söylemedi.
Ben de söylemedim.
İçimde tarif edemediğim bir boşluk vardı.
Mutfağa yürürken adımlarımın sesi evin içinde yankılandı.
Su ısıttım ve çay yaptım.
Bu ev artık bana ait olacaktı.
Ama hâlâ her şeyi yeni kokuyordu.
Dolaplar, masa, sandalyeler…
Ve Zeren.
Bir fincan uzattım ona.
Elini uzatırken çok hafifçe parmaklarımız değdi.
Saniyelik bir dokunuştu.
Ama sanki içimde bir düğüm gevşedi.
Ne o geri çekildi, ne ben.
Birbirimizi incitmeyecek kadar mesafeli, ama artık kaçmayacak kadar da kabullenmiştik.
Birlikte kahvaltı etmedik.
O pencerede durdu, ben sandalyede.
Ama aynı odadaydık.
Aynı sabaha uyanmıştık.
Artık birbirimizin sabahına dâhildik.
Bu, küçük bir şey gibi görünse de benim için büyük bir adımdı.
Zeren çayından bir yudum aldıktan sonra, bana döndü ve neredeyse fısıldayarak,
“Alışmak… zaman alıyor, değil mi?” dedi.
Gözlerim doldu o an.
Çünkü o an gerçekten anlaşıldım.
Yutkundum.
“Evet,” dedim.
“Sessizlik bile zaman istiyor bazen.”
İkimiz de gülümsemedik.
Ama yüzlerimiz yumuşadı.
O sabah…
İlk kez birbirimizin varlığını biraz olsun kabul ettik.
Henüz sevgi yoktu.
Henüz güven bile filizlenmemişti belki.
Ama artık sabahlara birlikte uyanıyorduk.
Ve bu, yeni bir şeydi.
Yavaş yavaş içimize dokunan, ürkek ama dürüst bir başlangıç gibi.