Bizim kasabamızda eğer bir kadının ya da bir kız çocuğunun babası ya da kocası tarafından şiddete maruz kaldığını görürseniz, olaya dahil olmamalısınız. Çünkü o bir erkek. İsterse döver, isterse de sever; siz karışamaz, olaya hiçbir şekilde müdahale edemezsiniz. Bu size düşmez.
İşte bunun gibi pek çok saçma kural var bu kasabada. Cahil olan ve olmakta da ısrar eden insanların koyduğu kurallar. Sadece bir baba veya koca değil, hiçbir erkeğin şiddet uygulama hakkı yok, olmamalıydı. Ancak yaşadığım kasaba gibi pek çok yerde de cahil insanlar şiddeti normalleştiriyorlardı.
Eve geldiğimi fark edince, samanların üzerine attığım merdiveni kaldırıp odamızın camına doğru yasladım. Etrafımı kontrol ettikten sonra hızlıca merdivenleri çıkmaya başladım. Işıklar hâlâ kapalıydı. Bu, demek oluyordu ki kimse odaya gelmemiş, yokluğumu fark etmemişlerdi. Gül de çoktan uyumuş olmalıydı.
Derin bir nefes verdikten sonra cama yasladığım merdiveni tekrar samanların üstüne doğru ittim.Camı yavaşça kapatıp perdeyi çektim. Hafifçe Gül'ün yatağına doğru eğildim; arkası dönüktü. Yorganı açıp yatağımın içine girdim. Gözlerimi kapatıp uykuya dalacağım sırada odadaki sessizlik bozuldu.
"Şiddet gören bir kadını kurtardın ve polislerle karakola gittin," dedi uyuduğunu zannettiğim kardeşim.
"Sen nereden biliyorsun?" diye sordum telaşımı gizleyerek.
"Seni camdan gördüm. O hareketleri nereden öğrendin? Cengiz öğretti, değil mi? Dikkat et, babamın kulağına gitmesin," dedi ve yattığı yerden doğruldu.
"Beni tehdit mi ediyorsun?" dedim sinirle.
"Nasıl anlıyorsan öyle, Gökçe," dedi alayla gülümseyerek. Hemen ardından kalktığı yere geri yattı. Birkaç saniye öfkeyle bana doğru dönük olan sırtına baktım. Gözlerimi devirip yatağa geri yatıp yorganı kafama kadar çektim.
Bu evde benden ölesiye nefret eden üçüncü kişi. O da babam gibi cahil biri. Çünkü elinde imkanlar varken lisenin ortasında okulu bıraktı.
Onca kız çocuğu okumak isterken, bizimki de okula gitmek istemiyordu. Gerçekten ben bu kızı hiç anlamıyordum. Benden neden nefret ettiğini de bilmiyordum. Her defasında ona asla ablalık yapmadığımı söyleyip duruyordu.
...
"Dün olan olay prensesimizi yormuş olmalı ki kalkmaya bile tenezzül etmiyor," dedi tepemde dikilen kardeşim. Kafama kadar çekili olan yorganı çekip gözlerimi ışığa alıştırmaya çalıştım birkaç saniye.
"Yine sabah sabah ne zırvalıyorsun, Gül?" diye sordum sinirle. Yattığım yerden kalkıp saçlarımı topladım.
"Seninle konuşmaktan nefret ediyorum," dedi bana iğrenerek bakarak.
"Bende sana bayılmıyorum zaten, küçük hanım."
Merdivenlerden aşağı indiğimde annem ile babamın çoktan masaya oturduğunu gördüm. Lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadıktan sonra ben de masaya oturdum. Babam elindeki gazeteyi masanın bir köşesine bıraktı.
"Bundan sonra erken kalk. Gökçe kardeşin her defasında seni uyandırmak zorunda değil."
Niye her defasında onun tarafını tutuyordu ki? Doğru ya, Gül ölümden dönen bir bebekti de ondan.
Ben doğduktan sonra doktor, anneme bir daha hamile kalmamasını; eğer hamile olursa çocuğun da kendisinin de öleceğini söylemişti. Aradan 6 yıl sonra annem tekrar hamile kalmıştı. 6 yaşımda olmama rağmen o günü hâlâ çok net bir şekilde hatırlıyordum.
14 Aralık gecesi doğum başlamıştı.
Annem arabaya geçerken babam yanan elektrikli sobanın fişini çekip, "Boş yere yanmasın, israf." diyerek evden çıkmıştı. 6 yaşındaki bir çocuğu evde tek başına bırakmışlardı. O gün o kadar şiddetli bir fırtına vardı ki korkudan ağlamaya başlamıştım.
Gül doğmuştu ancak kalbi durmuştu. Doktorlar kalp masajı ve suni teneffüs ile hayata döndürmüşlerdi.
O gün annem de babam da çok ağlamışlardı; yani Gül'e hep böyle anlatmışlardı.
Ben kız olarak doğdum diye babam benden ölesiye nefret ederken, Gül ölümden dönen ve doğacak olan son çocuk olduğu için onun en değerlisiydi.
"Merak etme, küçük hanımı bir daha yormayız."
"Şu an seninle sinirlerimi bozamayacağım, Gökçe. Ağız tadıyla şurada yemek yiyoruz, lütfen sen konuşma." dedi babam. Sonra kafasıyla ileriyi gösterdi: "Hanım, sen de şu televizyonu aç."
Annem yerinden kalkıp televizyonu açtıktan sonra kumandayı babama verdi. Açtığı bir haber kanalıyla izlemeye başladık. Bir süre sonra gözlerimi televizyonun ekranından çektim. Çayımı bitirdikten sonra kalkacağım sırada bir haber dikkatimi çekmişti.
"Evet sayın seyirciler, günden güne kadına şiddet artmakta ve artmaya da devam ediyor. 1 ayda kocası tarafından öldürülen kadın sayısı 35." dedi haber spikeri.
"Kim bilir ne yaptılar da öldüler. Hak etmeseler öldürmezler. Bir de haber diye koymuşlar, ne gereksiz." dedi babam umursamaz bir şekilde.
"Doğru diyorsun bey, Allah bilir ne oldu da öldürüldüler. Hak etmişler yoksa kim niye durduk yere cinayet işlesin?"
Şaka yapıyorlardı herhalde. Nasıl böyle konuşabilirlerdi ki? Özellikle de annem. O da bir kadındı, onun da başına gelebilirdi.
"Yaptıkları şey kötü de olsa hiçbir kadın şiddet görmeyi ve ölmeyi hak etmez. Ayrıca merak ediyorum, siz nasıl bunu basit bir olaymış gibi konuşup normalleştirebilirsiniz ki? Özellikle sen, anne, sen de bir kadınsın. Onlar hakkında nasıl böyle konuşursun?" dedim hayretle.
Dediğim şeyden sonra Gül, eliyle ayağımı dürttü. Ne yani, susmamı mı bekliyordu?
"Benimle nasıl böyle konuşursun Gökçe? Senin dilin epeyce uzamış. Kalk git masadan, kalk!" diye bağırmaya başladı annem.
Yine haklıyken haksız durumuna düşmüştüm, ne güzel. Oturduğum yerden hızlıca kalkıp odama doğru gittim. Yanlış bir şey söylememiştim. Bu annem olsa bile kimse böyle konuşamazdı.
...
Eğer günün kötü geçtiyse umarım kurgum senin yüzünü güldürür.Her zaman gülümse ve asla o güzel yüzünün solmasına izin verme çünkü gülmek sana yakışıyor.