İçeriğe geç

Ben Almiyim. | bl

Bölüm 5 · 6 dk okuma

Ben Almiyim. | bl

Bölüm 5

duru

★

Okulun o devasa demir kapısı arkamdan gürültüyle kapandığında, İstanbul'un gri gökyüzü yavaş yavaş turuncuya evriliyordu. İstiklal Marşı töreninin ardından dağılan kalabalığın uğultusu hala kulaklarımdaydı.

Ceketimin düğmelerini en üste kadar ilikledim; sanki dışarıdaki o karmaşadan değil de, kendi içimdeki o isimsiz huzursuzluktan korunmak istiyormuşum gibi bir refleksti bu. Adımlarım her zamanki gibi ağır ve ölçülüydü.

Bayrampaşa'nın dar sokaklarına doğru saparken, Hasan Hoca'nın o gür sesi hala okul bahçesinde yankılanıyor, bir grup öğrenciyle hararetli hararetli bir şeyler konuşuyordu. Arkama bakmamak için kendimi zorladım. Onun o gürültülü neşesine, o insanı içine çeken girdabına daha fazla kapılmaya mecalim yoktu.

Tam köşeyi dönmüştüm ki, rüzgarın sert bir hamlesiyle önümdeki kaldırımda bir tomar kağıdın uçuştuğunu gördüm. Kağıtlar, hemen ileride rüzgara karşı çantasını tutmaya çalışan Merve Hoca'nın elinden kayıp gitmişti. Yüzünde o Anadolu'nun saf, duru ve el değmemiş nezaketi vardı. Onu her gördüğümde aklıma Malatya'daki o sakin bahçeler, annemin anlattığı o eski, edepli hikayeler geliyordu.

"Eyvah," diye fısıldadı Merve Hoca, sanıyorum ayağı burkulmuştu. Sesi o kadar inceydi ki, rüzgarın uğultusu arasında kaybolup gidecekti neredeyse.

"Yardım edeyim Merve Hocam," dedim, hemen yanına gidip rüzgarın sürüklediği sınav kağıtlarını, çantasını birer birer elime alırken. Eğilip kağıtları alırken ellerimin titrememesi için dua ediyordum.

"Ah, Fatih Hocam... Çok sağ olun, zahmet verdim size de," dedi, başını hafifçe kaldırarak. O an göz göze geldik. Yanakları utançtan pembeleşmişti, bakışlarında en ufak bir art niyetin, Elif Hoca'nın o boğucu kibrinin izi yoktu. Sadece saf bir mahcubiyet vardı.

"Ne zahmeti Merve Hocam, meslektaşız sonuçta," dedim ve kağıtları ona uzattım. Parmaklarımız birbirine değmesin diye o kadar büyük bir özen gösteriyordum ki, kağıtları adeta bir kutsal emanet gibi uzatmıştım. O da aynı hassasiyetle aldı.

"Siz de mi bu tarafa gidiyorsunuz?" diye sordu Merve Hoca, sesi yerdeki parke taşları kadar alçaktan geliyordu.

"Evet, evim bu istikamette," dedim.

Yürümeye başladık. Aramızda bir insanın rahatça geçebileceği kadar mesafe vardı. Merve Hoca o kadar sessiz yürüyordu ki, sanki yere basmıyordu.

Onun bu sükûtu, bu edebi beni bir anlığına ferahlattı. İşte, dedim kendi kendime, senin dengin bu. Senin gibi sakin, senin gibi kaygılı, senin gibi neyi nerede konuşacağını bilen bir insan.

"Okulun ilk haftası sizin için nasıl geçti Fatih Hocam?" diye sordu Merve, bakışlarını ayakkabılarının ucundan ayırmadan. "Biraz yorucu görünüyor buradan bakınca."

"Biraz öyle Merve Hocam," dedim içimi çekerek. "İstanbul biraz... gürültülü."

Merve Hoca hafifçe gülümsedi. "Sizi anlıyorum. Bu devasa şehre alışmak kolay değil. Ama alışıyor insan. Özellikle Hüseyin Hoca ve Hasan Hoca gibi candan insanlar varken etrafta..."

Hasan Hoca'nın ismi geçtiği an, göğüs kafesimin içinde bir telin koptuğunu hissettim. Az önceki o sahte huzur bir anda dağıldı. Merve bile onu fark etmişti. Herkes onu fark ediyordu. Nasıl fark edilmezdi ki? O güneş gibiydi; doğduğu an diğer bütün yıldızları, bütün o sakin ışıkları siliyordu.

"Evet, Hasan Hoca... Çok neşeli bir zat," dedim, sesimdeki o tuhaf pürüzü gizlemeye çalışarak. "Sağ olsun, bana da çok yardımcı oldu ilk günden."

"Hasan Bey gerçekten çok özel biridir," dedi Merve, sesi bu sefer biraz daha hayranlık doluydu. "Yedi yıldır bu okuldaymış. Kimin bir derdi olsa koşar. O kadar yufka bir yüreği var ki... Bazen şaşırıyor insan."

Merve konuştukça benim içimdeki o isimsiz huzursuzluk daha da büyüdü. Onun Hasan Hoca'dan bu kadar güzel bahsetmesi neden canımı yakmıştı? Hayır, Fatih, dedim kendime, saçmalama. Sen bir hafızsın, bir öğretmensin. Bir erkeği bir kadından mı kıskanıyorsun? Tövbe estağfurullah...

Yol boyunca Merve'yle memleketlerden, öğrencilerin yaramazlıklarından ve hayatın zorluklarından konuştuk. Onun yanında kendimi "normal" hissediyordum. Tehlikesiz bir alandaydım. Merve'yle bir ömür yürüyebilirdim ve kalbim bir kez bile yerinden çıkacak gibi olmazdı. Ama işte sorun da buydu; Merve'nin yanında kalbim o kadar sakindi ki, bazen attığını bile unutuyordum. Oysa Hasan Hoca odaya girdiği an, kalbim göğüs kafesimi döven bir davul gibi bağırmaya başlıyordu.

Merve Hoca'nın evinin önüne geldiğimizde durduk. "Çok teşekkür ederim Fatih Hocam, eşlik ettiğiniz için," dedi, başını hafifçe eğerek.

"Ben teşekkür ederim Merve Hocam, hayırlı akşamlar," dedim ve hızla kendi evime doğru yürümeye başladım.

Eve varıp odama kapandığımda yemek yemeliydim ama benim iştahım tamamen kesilmişti. Seccademi serdim, namazımı kıldım. Secdedeyken alnım o soğuk kumaşa değdiğinde sadece bir tek şeyi düşündüm: Neden?

Neden Merve gibi duru bir su varken, ben o hırçın Karadeniz dalgalarına göz göre göre kapılmak istiyordum?

Namazdan sonra yatağıma uzandım. Tavanı izlerken zihnimde bir film şeridi gibi bugünü oynatıyordum.

Merve'nin o naif sesi... Ama hemen ardından Hasan Hoca'nın o gür kahkahası.

Merve'nin o mesafeli duruşu... Ama hemen ardından Hasan Hoca'nın omzuma inen o koca, sıcak eli.

Odam benim sığınağımdı; kitaplarım, rahlem ve seccademle kurduğum o korunaklı dünya... Telefonu komodinin üzerine bıraktım, içimdeki o anlamsız gerginliği atmak için elime Kur'an-ı Kerim'i aldım. Birkaç sayfa okursam kalbim yatışır, o öğretmenler odasındaki gürültü patırtı zihnimden silinir sanıyordum.

Tam Elif Lam Mim... diye başlamıştım ki, telefonun o keskin titreşimi ahşap masanın üzerinde yankılandı.

Elimdeki Mushaf-ı Şerif'i usulca rahleye bıraktım. Kimdi bu saatte?

Ekranın ışığı karanlık odada aniden parlayınca gözlerim kamaştı. Elime aldım. Bildirim panelinde o ismi görünce nefesimin boğazımda düğümlendiğini hissettim.

GÖNDEREN: Hasan Hoca (Coğrafya)

Kalbim, sanki bir hırsızlık yaparken yakalanmışım gibi göğüs kafesime vurmaya başladı. "Tövbe estağfurullah," dedim içimden, "neden bu kadar heyecanlanıyorsun Fatih? Alt tarafı bir iş arkadaşın." Parmaklarım titreyerek mesajın üzerine dokundum.

"Selamunaleyküm hafız. Vardın mı eve sağ salim? 'Ula' dedim, 'bu çocuk şimdi evde kesin bir kenara çekilmiş tesbih çekiyordur, bir halini hatırını sorayım.' Yarın çay saati kaçışın yok, ona göre!"

Mesajı okurken istemsizce gülümsediğimi fark ettim ve hemen yüzümü astım. O kadar rahattı ki! "Ula" diye hitap edecek kadar, benimle dalga geçecek kadar hayatın içindeydi.

Yatağın kenarına oturdum. Telefonun ışığı yüzüme vururken ekrana bakakaldım. Yazıp yazıp sildim.

"Vardım hocam, sağ olun" desem çok soğuk olurdu. "Aleykümselam Hasan Bey" desem çok resmi kalırdı. Adam bana "kardeşim" diyordu, "hafız" diyordu.

En sonunda, parmaklarımın ucundaki o titremeye engel olmaya çalışarak yazdım:

"Aleykümselam Hasan Hocam. Vardım çok şükür. Merve Hocamla karşılaştık yolda, onunla beraber yürüdük biraz, öyle geldik. Siz de çok geç kalmayın, yarın dersiniz erkendi diye hatırlıyorum. Hayırlı geceler."

"Gönder" tuşuna bastığım an pişman oldum. "Merve Hocayla yürüdük" dememe ne gerek vardı ki? Neden kendimi açıklama gereği hissetmiştim? Sanki ona bir hesap veriyormuşum, sanki bir suç işlemişim de üzerini örtmeye çalışıyormuşum gibi... Kendi kendime kızdım. "Fatih, sen ne yapıyorsun?" diye söylendim karanlığa.

Telefonu ekranı aşağı gelecek şekilde masaya bıraktım. Ama daha beş saniye geçmeden tekrar titredi. Bu sefer daha hızlı.

"Ooo, Merve Hocayla ha? Aferin valla, Merve iyidir, senin gibi sakindir. Yarın okulda anlatırsın artık detayları, hadi Allah'a emanet."

Gözlerimi yumdum. Mesajdaki o "yolunu bulmuş" iması, o şaka yollu takılma canımı neden bu kadar çok yakmıştı? O benim Merve'yle olmamı, onunla yürümeyi yakıştırmamı istiyordu zaten. O beni "kardeşi" olarak görüyor, "hayırlı bir kısmet" bulmamı bekliyordu. Olması gereken de buydu. Doğru olan buydu.

Ama o gece yastığa başımı koyduğumda, Merve'nin o duru sessizliğini değil, Hasan Hoca'nın o mesajın sonuna eklediği hayali kahkahasını düşündüm. O bana "aferin" demişti. Beni bir başkasına yakıştırmıştı. Ve ben, o gece hayatımda ilk kez, bir "abi" nasihatinin kalbimi bu kadar çok kanatabileceğini öğrenmiştim.

"Fatih," dedim kendi kendime uykunun o ağır sisli perdesine girmeden hemen önce, "Fatih..."

Bölüm sonu

1 yorum

  • Tüm bölümleri okuyup buraya geldim ve gerçekten nutkum tutulduuu. Fatih'in o saf mahcubiyeti, kuralları ve utangaçlığı ile Hasan'ın o hayat dolu, inanılmaz rahat duruşu hikayeyi harika bir boyuta taşımış. Hele o son mesajlaşmadaki hayal kırıklığı ve Fatih’in içsel feryadı kalbimi paramparça etti. Yazar olarak karakterlerin o tezat duygularını bize geçirmekte çok başarılısın. Devamını sabırsızlıkla, acayip bir merak ve heyecanla bekliyorum. Ellerine sağlık harikasın.

    1Yanıt