İçeriğe geç

Ben Almiyim. | bl

Bölüm 6 · 4 dk okuma

Ben Almiyim. | bl

Bölüm 6

dil

★

Aynanın karşısına geçip kravatımı bağlarken kendi kendime fısıldadım: "Senin yolun belli Fatih. Senin yolun sırat-ı müstakim. Neşeli rüzgarlara kapılıp savrulmak senin fıtratında yok."

Okula vardığımda koridorlar her zamanki gibi mahşer yeri gibiydi. Öğretmenler odasına girmemek için büyük bir çaba sarf ettim. Eğer Hasan Hoca'yı görürsem, o her zamanki patavatsız neşesiyle Merve meselesini herkesin içinde açar, beni yerin dibine sokardı. Doğrudan 11/A sınıfına, dersime geçtim. Sınıfa girdiğimde çocukların enerjisi her zamankinden yüksekti. Tahtaya günün konusunu yazdım: İhlas ve Samimiyet.

"Evet arkadaşlar," dedim, sesimi olabildiğince tok ve vakur tutmaya çalışarak. "Bugün mümin bir kalbin en büyük kalesi olan ihlası konuşacağız. Amellerin sadece Allah rızası için yapılması, araya hiçbir dünyevi menfaatin, hiçbir beşeri duygunun girmemesi..."

Öğrenciler beni can kulağıyla dinliyordu. Ben de anlattıkça kendimi buluyor, o sabahki huzursuzluğumu dersin kutsiyetiyle bastırmaya çalışıyordum. Bir ara sınıfta dolaşmaya başladım. Elimdeki tebeşiri parmaklarımın arasında çevirirken, konuyu pekiştirmek için bir ayet-i kerimeyi açıklamaya karar verdim.

"Bakın, Rabbimiz ne buyuruyor..." dedim ve derin bir nefes aldım. Zihnimde ayetin meali dönüyordu. Kalbin temizliğinden, niyetin halis olmasından bahsedecekti dilim. "Mümin odur ki, her hal... her..."

İşte tam o an, zihnimdeki o görünmez bariyer çöktü. Dilim, beynimin bana kurduğu o hain tuzağa düştü.

"Mümin odur ki, her Hasan.. yani her halükarda..."

Kelime ağzımdan bir kurşun gibi çıkmıştı. Sınıf bir anlığına sessizleşti. "Her hal" diyecekken, "H" harfiyle başlayan o isim, sanki günlerdir zihnimde pusuya yatmış bekliyormuş gibi, en kutsal kelimelerin arasından süzülüp çıkıvermişti.

Dehşet içinde öğrencilere baktım. Kimse başını kaldırıp "Hocam ne dediniz?" demedi. Kimse gülmedi. Muhtemelen "her hal" ile "Hasan" arasındaki o ses benzerliğini, benim o anki hızlı konuşmama ya da heyecanıma yormuşlardı. Ya da belki de sadece fark etmemişlerdi.

Ama ben fark etmiştim.

Yanaklarımın aniden nasıl alev aldığını, kulaklarımın nasıl uğuldamaya başladığını tarif edemem. Tebeşiri tutan elim öyle bir titredi ki, parmaklarımın arasındaki beyaz çubuk ikiye bölünüp yere düştü. "Tövbe estağfurullah, tövbe estağfurullah..." diye bağırıyordu iç sesim. Bir ayeti, bir dini hakikati anlatırken, nasıl olur da o adamın ismi dilime bu kadar kolay pelesenk olabilirdi?

"Yani arkadaşlar," dedim, sesimdeki o titremeyi bastırmak için boğazımı temizleyerek. "Yani her halükarda, niyetin halis olması esastır."

Dersin geri kalanı benim için bir işkenceye dönüştü. Sanki ben konuşmuyordum da, içimde benden bağımsız bir başka Fatih vardı da o konuşuyordu.

Kendi kendimi yiyip bitiriyordum. Nasıl bu kadar zayıf, nasıl bu kadar iradesiz olabilirdim?

Zil çaldığında, sınıftan kaçar gibi çıktım. Koridorun sonundaki lavaboya girip musluğu sonuna kadar açtım. Soğuk suyu yüzüme defalarca çarptım. Aynadaki yansımama baktım; gözlerim fal taşı gibi açılmıştı, yüzüm ise suçüstü yakalanmış bir hırsızınki kadar suçlu duruyordu.

"Fatih, kendine gel," diye fısıldadım aynadaki o yabancıya. "Sen ne yapıyorsun? Bir isim... Alt tarafı bir isim. Neden bu kadar büyütüyorsun?"

Ama büyütüyordum. Çünkü biliyordum ki, dil sadece kalpte olanı söylerdi. Ve benim kalbimde, o adamın ismi, benim bile kontrol edemediğim bir yerlere kök salmıştı.

Lavabodan çıktığımda tam karşımda Hasan Hoca'yı gördüm. Yanında Hüseyin Abi vardı, yine o gürültülü neşesiyle bir şeyler anlatıyordu. Beni görünce o meşhur kahkahasını bastı.

"Ooo, bizim hafız yine abdest mi tazeliyor? Ne bu halin yahu, yüzün bembeyaz olmuş!"

Gelip yine o koca, sıcak elini omzuma koydu. O temas, az önce dilimden dökülen o yanlış kelimenin yarattığı sızıyı bin katına çıkardı. Sanki omzumdaki eliyle ruhumdaki o sırrı çekip çıkaracakmış gibi hissettim.

"İyiyim Hasan Hocam, biraz başım ağrıyor da," dedim, gözlerimi kaçırarak.

"Ağrır tabii, sen çok düşünüyorsun," dedi Hasan Hoca, kolunu omzuma atıp beni hafifçe sarstı. "Bırak bu kadar düşünmeyi. Bak biz Hüseyin Abi'yle kantine iniyoruz, gel sen de bir çay içelim de kafan dağılsın. Hem dün akşamki Merve meselesini daha detaylı konuşmadık!"

Hüseyin Abi güldü. "Bırak çocuğu Hasan, dinden imandan bahsedecek şimdi sana, kaçacak yer arayacaksın."

Hasan Hoca omuz silkti, o sosyal ve rahat tavrıyla bana göz kırptı. "Varsın bahsetsin be abi! Fatih anlatsın, biz dinleyelim. Onun o sakin sesini duyunca benim bile içim huzur doluyor."

O an, az önce sınıfta yaptığım o hatayı ona haykırmak istedim. "Ben senin adını ayetlerin içine karıştırdım!" demek istedim. Ama sadece sustum. Onun o hiçbir şeyden habersiz, tamamen kardeşçe ve içten olan bu yakınlığı, benim için dünyanın en ağır yükü haline gelmişti.

Kantine doğru yürürken, onun o neşeli adımlarının yanında kendimi dünyanın en sahtekar adamı gibi hissediyordum. Dilim bir kez sürçmüştü belki ama kalbim, o an çoktan yolunu şaşırmış, o hırçın Karadeniz dalgalarının arasında kaybolup gitmişti.

Ve en acısı da, Hasan Hoca'nın beni o dalgalardan kurtarmak için uzattığı elin, beni daha da derine çeken tek şey olmasıydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.