İçeriğe geç

Ben Almiyim. | bl

Bölüm 4 · 3 dk okuma

Ben Almiyim. | bl

Bölüm 4

basamaklar

★

Sınıftan nasıl çıktığımı, o kapıyı arkamdan nasıl kapattığımı hatırlamıyorum. Avucumun içindeki metal parçası—Hasan Hoca'nın dolap anahtarı—sanki elime mühürlenmişti. Öğrencinin "Hasan Hoca anahtar istiyor" dediği andan beri kalbim, dik yokuşları koşarak çıkmış gibi atıyordu.

Aslında ortada hiçbir şey yoktu. Alt tarafı bir anahtar karışıklığıydı.

Koridora çıktığımda ceketimin önünü bir kez daha ilikledim. Sanki biri gelip göğüs kafesimi açacak ve oradaki o anlamsız, o yersiz heyecanı görecekmiş gibi bir korku vardı içimde.

"Sadece bir anahtar. Adamın dersi başlayacak, dolabını açamıyor. Sen neyin peşindesin? Neden ellerin titriyor?"

Tam ikinci katın sahanlığına gelmiştim ki, Elif Hoca'yla burun buruna geldim. Üzerindeki o şık, biraz da fazla süslü ceketiyle duvara yaslanmış, bir öğrenciyle konuşuyordu. Beni gördüğü an öğrenciyi başından savıp doğrudan yoluma dikildi. Mavimsi gözlerinde o her zamanki kibirli ama bir o kadar da meraklı parıltı vardı.

"Hayırdır Fatih Hocam? Bu ne hız, bu ne telaş?" dedi, hafifçe süzerek. "Yanaklarınız da al al olmuş."

Durup hafifçe başımı eğdim. "Hayırlı günler Elif Hocam. Bir emanet var da, onu teslim etmeye çalışıyorum."

Elif hoca bir adım daha yaklaştı. O keskin, çiçeksi parfümü bir an nefesimi kesti. "Emanet mi? Şu meşhur anahtar mı yoksa?" dedi, imalı bir gülüşle. "Öğretmenler odasında bir saattir kıyamet kopuyor, 'Hafız anahtarı alıp kaçtı' diyor herkese."

Duyduklarım karşısında yerin yarılıp içine girmeyi diledim. Herkese mi söylemişti? Hasan Hoca'nın o sosyal, o "herkesle samimi" hali benim en büyük kabusumdu şu an. O sadece neşeyle anlatıyordu belki ama ben, insanların hakkımızda -hakkımda- ne düşüneceğini düşünmekten nefes alamıyordum.

"Sadece bir dalgınlık Elif Hocam, başka bir şey değil," dedim sesimi sert tutmaya çalışarak. "Müsaadenizle, bekletmeyeyim hocayı."

"Tabii, tabii... Bekletmeyin malum, 'yakın' arkadaşınız sonuçta," deyip o yapmacık kahkahalarından birini attı.

Hızla yanından uzaklaştım. Basamakları ikişer üçer çıkarken zihnimde sadece o kelime yankılanıyordu: Yakın.

Biz ne zaman yakın olmuştuk? İki gün olmuştu geleli! Bu adam neden benim etrafımda bu kadar büyük bir gürültü koparıyordu? Neden beni o sessiz, güvenli hafız limanımdan çekip bu karmaşanın içine atıyordu?

Öğretmenler odasının kapısına geldiğimde durup derin bir nefes aldım. Sakinleşmem lazımdı.

Hasan Hoca'nın o gür sesi odanın içinden koridora taştı. İçeri girdiğimde onu masasının üzerinde oturmuş, elindeki haritayı incelerken buldum. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmış, o meşhur tesbihini parmaklarında çeviriyordu. Beni gördüğü an odayı aydınlatan o devasa gülüşü yüzüne yayıldı.

"Ooo, bizim firari hafız gelmiş!" dedi neşeyle masadan atlayarak. Yanıma öyle bir gelişi vardı ki, sanki kırk yıllık dostuyum. "Yahu Fatih, dolabı açamadım, ders notlarım içeride kaldı. Dedim herhalde bizimki Malatya'ya kadar götürdü anahtarı."

Bizimki.

"Hasan hocam, gerçekten... çok özür dilerim." dedim, anahtarı uzatırken gözlerimi halının desenlerinden ayıramıyordum. "Sabah masada karıştırmışım. Hakkınızı helal edin, sizi de zor durumda bıraktım."

Hasan Hoca, anahtarı almak yerine elini omzuma koydu. Öyle içten, öyle "erkek erkeğe" bir samimiyetle sıktı ki omuzlarımı, kemiklerimin birbirine geçtiğini hissettim.

"Ne hakkı be kardeşim? Olur öyle şeyler," dedi, sesi o kadar rahattı ki, benim az önce Elif hoca karşısında çektiğim o azaptan zerre haberi yoktu. "Bak bana. Biz burada bir aileyiz Fatih. Sen de benim kardeşimsin. Öyle mahcup mahcup bakma yere, sanki devlet sırrı çaldın alt tarafı bir demir parçası."

Gülerek anahtarı elimden aldı ve gidip dolabını açtı. "Hadi otur bakayım, şu sandalyeye çök bir. Rengin solmuş senin, merdivenleri mi koştun ne yaptın?"

"Yok hocam, iyiyim ben," dedim sandalyenin ucuna ilişiiverirken.

"İyi değilsin, iyi değilsin... Çok kasıyorsun kendini," dedi Hasan Hoca, dolaptan çıkardığı haritayı masaya yayarken. "Bak Fatih, bu hayat böyle geçmez. Biraz rahat ol, biraz gül... Bak ben Giresunluyum, biz barut gibiyizdir normalde ama gülmeyi unuttun mu hayatın tadı kaçar. Sen de benim gibi ol demiyorum ama bu kadar da 'günah işledim' modunda gezme."

Onun bu tamamen temiz, tamamen "abi" tavrı içimi bir nebze soğuttu ama o yangın sönmedi. Çünkü o ne kadar kardeşi gibi baksa da, ben onun yanındayken neden bu kadar "farklı" hissettiğimi kendime bile açıklayamıyordum. Onun o gür sesi odayı doldururken, ben sadece masanın üzerindeki haritaya bakıp kendi kaybolmuşluğumu düşünüyordum.

"Sağ olun Hasan Hocam, eksik olmayın." dedim kısık bir sesle. "Eksik olmayız tabii! Sen de eksik olma." deyip omzuma bir "abi" şaplağı daha indirdi. "Hadi, şu haritadan memleketine bir bakalım."

Hasan Hoca harita üzerinde bir şeyler anlatırken, ben sadece o anahtarı verdiğim ana odaklanmıştım. O, her şeyi arkadaşça ve abice halletmişti.

Sorun onda değil, bendeydi. Benim zihnimdeki o bitmek bilmeyen vesveselerdeydi.

Bölüm sonu

2 yorum