İçeriğe geç

Ben Almiyim. | bl

Bölüm 22 · 6 dk okuma

Ben Almiyim. | bl

Bölüm 22

çorba

★

Fatih

Banyonun kapısını kapatıp kilidi yuvasına oturttuğumda, dışarıdaki dünyanın o soğuk, sırılsıklam gerçekliği bir anda kesildi. Geriye sadece koridordan sızan loş ışık ve banyonun kapalı ve nemli sıcaklığı kaldı. Ayaklarımın bağı çözülüyordu; hastane odasında kazandığımı sandığım o sahte derman, Hasan Hocamın evinin sınırları içine girdiğim an beni bütünüyle terk etmişti.

Gözlerimi kapatıp sırtımı soğuk kapıya yasladım. Kalbim göğüs kafesimi öyle hırçın dövüyordu ki, banyonun içindeki o mutlak sessizlikte kendi nabzımın sesini duyabiliyordum. "Ula Fatih," dedim kendi kendime, onun o Karadenizli şivesini içimden geçirerek, "Ne işin var senin bu adamın evinde?"

Titreyen parmaklarımla gömleğimin düğmelerini tek tek çözmeye başladım. Sırılsıklam olmuş, tenime yapışmış o yeşil kravatlı resmiyetimden sıyrıldıkça, savunmasızlığım daha da ayyuka çıkıyordu. Giysilerimi kenardaki kirli sepetinin üzerine düzgünce bırakırken, gözlerim gayriihtiyari banyonun mermer tezgahına, şeffaf duşakabinin içindeki raflara kaydı.

Duşakabinin kapısını hafifçe aralayıp içeriye doğru bir adım attım. Rafta duran o koyu renkli şampuan şişelerine, o sert kalıp sabunlara doğru uzandı ellerim. Sanki kutsal bir emanete dokunuyormuşum gibi, parmaklarımın ucuyla siyah şişeyi kavradım. Kapağını usulca aralayıp burnuma yaklaştırdığımda, ciğerlerime dolan o yoğun koku başımı döndürdü. Mentollü, çam ağaçlarını andıran, keskin ve erkeksi kokuyordu... Okul koridorlarında, zümre odasında yanımdan rüzgar gibi geçerken arkasında bıraktığı; sırılsıklam araba kabininde teninden sızan o meşhur kokuydu bu.

Gözlerimden akan bir damla sıcak yaş, banyonun o soğuk fayansına doğru süzüldü. Günahın da sevabın da sınırlarını en iyi ben bilirdim; ama şu an, şampuan şişesini koklarken hissettiğim o çılgınca arzu, bana bütün bildiklerimi unutturuyordu. Onun temizlenmek için kullandığı bu su, bu köpükler, şimdi benim tenime değecekti. Onun kokusu benim hücrelerime işleyecekti.

Sıcak suyu sonuna kadar açtım. Buhar, saniyeler içinde bütün banyoyu bir sis bulutu gibi kapladı; aynalar buğulandı, dış dünyayla olan bağım tamamen koptu. Suyun altına girdiğimde, o mentollü şampuanını avcuma döktüm. Saçlarıma masaj yaparak köpürtürken, gözlerimi kapatıp onun ellerinin başımda gezindiğini, o sert parmak uçlarının saç diplerimi dağladığını hayal ettim. Sıcak su yukardan omuzlarıma, göğsüme doğru akarken, ben bütünüyle onun kokusundan yapılmış bir zırhın içine giriyordum.

Hasan

Mutfakta tezgahın üzerine yaslanmış, ocağın üzerinde kaynayan sebze çorbasının ritmik tıkırtısını dinlerken sigaramdan derin bir nefes çektim. Dışarıda Bayrampaşa'nın deli poyrazı pencereleri zorluyordu ama evde, banyonun altından sızan sıcak su sesinden başka bir gürültü yoktu.

"Çocuğu aldın getirdin eve. 'Başıma kalma' dedin ama asıl şimdi bütünüyle senin başına kaldı bu çocuk. Bakışları değişti, sustu mustu ama gözlerindeki o hayranlığı görmüyor musun sanki?"

Çorbanın altını kısıp salona geçtim. Hakikaten jilet gibi takım elbisem sırılsıklam olmuş, üzerime yapışmıştı. Yatak odasına geçip dolaptan kendime rahat, siyah bir eşofman altı ve her zamanki o gri tişörtlerimden birini çıkardım. Üzerimi hızla değiştirip saçlarımı havluyla kurularken, banyonun kapısının altından sızan o yoğun, buharlı çam ve mentol kokusu koridora yayılmıştı. Benim şampuanı kullanmıştı hafız. Benim kokuma bulanıyordu şu an o duşakabinin içinde. Gözlerimi kapattım, dişlerimi sıktım.

Tam o sırada banyonun kapısı yavaşça aralandı.

Buhar dalgası koridora doğru bir nehir gibi akarken, Fatih o beyaz sisin içinden usulca dışarı adım attı. Kapının arkasındaki o koca lacivert bornoza sarınmıştı. Bornoz ona o kadar büyük gelmişti ki, omuzları düşmüş, bornozun etekleri ayak bileklerini tamamen kapatmıştı. Kolları upuzun sarkıyordu.

Ama çocuk iyi değildi. Bunu ilk bakışta anladım. Yanakları duşun sıcağıyla değil, içeride bütünüyle patlayan amansız sıtmanın ateşiyle alev alev yanıyordu. Göz kapakları yarıya kadar düşmüştü, kirpikleri nemliydi. Islak saçlarından akan su damlaları bornozun yakasından içeri süzülüyor, çocuğu daha da üşütüyordu. Adım atmaya çalıştı ama dizleri birbirine çarptı, dengesini kaybeder gibi yan duvara tutundu. O uysal, o bütünüyle pes etmiş haliyle bana doğru baktı; dudakları mosmordu, zangır zangır titriyordu.

"Hasan... Hocam..." diyebildi sadece. Sesindeki o derman tamamen tükenmişti.

"Fatih!" diyerek iki büyük adımda koridoru geçtim, tam düşeceği sırada belinden kavradım onu.

Bornozun üzerinden bile vücudunun nasıl sarsıldığını, narin kemiklerinin şiddetle nasıl birbirine vurduğunu hissedebiliyordum. Teninden yükselen o benim şampuanımın kokusuyla karışık ateşli hararet yüzüme çarptı. Onu sarsmamaya gayret ederek, adeta kucağımda taşırcasına salona, o büyük kahverengi koltuğa doğru götürdüm. Koltuğa bıraktığımda bedeni bir yaprak gibi büzüldü, dizlerini göğsüne doğru çekti.

"Otur şurada, sakın kıpırdama," dedim, sesimdeki emir kipinin altına gizlenmiş devasa panikle.

Hızla banyoya gidip kurutma makinesini ve temiz, büyük bir havlu aldım. Salona geri döndüğümde Fatih koltuğun köşesinde gözlerini tamamen kapatmış, dişlerini birbirine vurarak kendi içine kapanmıştı. Yanına, koltuğun kenarına oturdum. Aramızdaki mesafe tamamen yok olmuştu; onun narin, hasta bedeninin üzerine doğru eğildim.

Büyük havluyu onun ıslak, koyu renk saçlarının üzerine yerleştirdim. Ellerimi havlunun üzerinden saçlarına bastırıp usul usul kurulamaya başladığımda, Fatih hafifçe irkildi ama kaçmadı. Aksine, o bütünüyle teslim olmuş haliyle başını hafifçe öne eğdi, benim ellerimin hareketlerine bıraktı kendini.

"Ula hafız," dedim, sesimi bilerek o tatlı sert tona ayarlayarak, kurutma makinesini çalıştırıp sıcak havayı saçlarına doğru üflerken. "Hastaneden çıktın, hâlâ akıllanmıyorsun. Şu saçlarla hiç duştan çıkılır mı bu havada? Bünyen zaten çıtı pıtı, bir de inat ediyorsun benimle."

Fatih konuşmadı. Sadece makinenin gürültülü uğultusu ve kaloriferin sıcağı arasında derin, sarsıcı bir iç çekti. Sıcak hava saçlarının arasından tenine vurdukça, yanaklarındaki o kor kırmızılık daha da belirginleşti. Başını yavaşça, neredeyse görünmez bir hareketle dizimin hemen yanına, bacağımın sıcaklığına doğru yaklaştırdı.

O kadar çaresizdi ki onun bu bütünüyle bana muhtaç hali içimdeki o delikanlı iradeyi zorluyordu.

Makineyi kapatıp kenara koydum.

Havluyla saçlarının nemini son bir kez nazikçe alırken, parmaklarım gayriihtiyari kulak arkasına, o sıcak boyun derisine değdi. Teninin sıcaklığı elimi yakacak gibiydi.

"Bak bana," dedim, havluyu kafasından çekerek.

Fatih gözlerini yavaşça araladı. Dudakları da hafifçe aralandı, nefesi yüzüme doğru sıcak bir rüzgar gibi esti.

"Hocam..." diye fısıldadı, sesi o kadar pürüzlü ve derindendi ki. "Ben... Ben ölsem de gam yemem artık."

"Sus ula, ağzından yel alsın," diye çıkıştım ama sesim bu sefer titredi.

Gözlerim onun titreyen mor dudaklarına kaydı, saliseler sürdü o bakış. Kendimi zorla geriye çektim, ayağa kalktım. "Böyle bornozla oturamazsın, daha çok şifayı kaparsın. Bekle burada, sana giyecek bir şeyler getireceğim."

Fatih

Hasan Hocam yatak odasına doğru yürürken, ben koltukta onun arkasında bıraktığı boşluğun soğukluğuyla yeniden baş başa kaldım. Ama saçlarım sıcacıktı; onun sert elleriyle havluyu başıma bastırışı, makinenin sıcak havasını tenimde gezdirişi hâlâ ruhumu ısıtıyordu. Bana kızıyordu, "Ula hafız" diye gürlüyordu ama o ellerinin nezaketi, beni o koltukta sarmalayışı bütünüyle bir abinin merhametinden fazlasıydı. O da bu hararetin farkındaydı, o da bu yangının sınırında yürüyordu.

Az sonra elinde katlanmış kıyafetlerle geri geldi.

"Al bakalım," dedi, kıyafetleri yanıma bırakarak. "Benim eski siyah eşofmanlarımdan biri, bir de şu gri tişört. Sana biraz bol gelecek, idare et artık. Ben mutfaktayım, çorbayı getireceğim. Üzerini giyin çabuk."

Hasan salondan çıktığında, yanıma bıraktığı o kıyafetlere doğru uzandım. Gri tişörtü elime aldığımda, kumaşın dokusundan bile onun dolabının içindeki tütün ve sabun kokusu taptaze fırladı üzerime.

Bornozu omuzlarımdan aşağı usulca düşürdüm. Vücudum yorgunluktan kırılıyordu, her bir kasım sızlıyordu ama onun tişörtünü başımdan aşağı geçirdiğim o an...

Dünyanın en güvenli, en sıcak zırhını giymiş gibi hissettim.

Tişört bana çok büyük gelmişti; omuz dikişleri kollarıma doğru düşmüş, yakası köprücük kemiklerimi tamamen açıkta bırakacak şekilde yana kaymıştı. Eşofmanın belini sıkıca bağlamak zorunda kaldım çünkü onun beli benim narin bedenimin iki katı büyüklüğündeydi. Kollarımı tişörtün kumaşının içine sakladım, kumaşı burnuma doğru çekip o kokuyu bütünüyle içime gömdüm.

Hasan Hocam elinde dumanı tüten çorba kasesiyle içeri girdiğinde, beni onun kıyafetlerinin içinde, o darmadağın olmuş ıslak saçlarımla koltukta iki büklüm otururken gördü. Adımları kapı eşiğinde bir anlığına duraksadı. Gözleri doğrudan o geniş gelen yakadan görünen çıplak boynuma, köprücük kemiklerime kaydı. Çenesinin altındaki damarın nasıl sertçe attığını, çakmak çakmak yanan kara gözlerinin içinde nasıl bir fırtınanın koptuğunu o saniyede çok net gördüm.

"Giyinmişsin," dedi, sesi bu sefer her zamankinden daha boğuk, daha alçaktı. Masayı koltuğun yanına yanaştırdı, kaseyi bıraktı. "Hadi... İç şu çorbayı da, o ilaçları verip seni bütünüyle uyutacağım hafız."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.