★
Hasan
Durmaksızın yağan yağmurun altında arabanın içinde tam kırk beş dakika direksiyonu yumruklayarak bekledim. Kalorifer açık olmasına rağmen içimdeki o tuhaf, o buz gibi huzursuzluk bir türlü geçmiyordu. Kafamın içinde Fatih'in mesafeli ve benden bütünüyle vazgeçmiş ses tonu dönüp duruyordu.
"İstediğin oldu işte. Çocuk geri çekildi. Daha ne diye direksiyon başında kendi kendini yiyorsun?"
Yukarı çıktığımda serumu çoktan sökülmüştü. Fatih, o sırılsıklam olmuş kravatını ceketinin cebine koymuş, gömleğinin yakasını iliklemiş, masanın kenarında öylece oturuyordu. Beni görünce ne o eski heyecanı belirdi gözlerinde ne de o yaralı kedi bakışı... Sadece usulca ayağa kalktı, çantasını omzuna taktı.
"Gidelim mi hocam?" dedi, sesi o kadar ruhsuz, o kadar kendi içine çekilmişti ki. "Beni mahallenin başındaki durakta bırakırsınız, gerisini ben hallederim."
Doğruca ona doğru yürüdüm, tam önünde durdum. Yüzündeki o kireç gibi beyazlık hâlâ duruyordu, dudakları hafifçe titriyordu. Evine gitse, Hüseyin Abi o haliyle bunu görse bir dert, çocuk bu zayıf bünyeyle o nemli mahalle evinde tek başına kalsa başka bir dertti.
"Ne durağı ula?" diye çıkıştım, sesim hastane koridorunda yankılandı. "Ne eve gitmesi bu halde? Bak bana, hâlâ ayakta duracak dermanın yok, zangır zangır sallanıyorsun."
"İyiyim ben hocam, vaktinizi almayayım daha fazla," diyerek yanımdan sıyrılmaya çalıştı.
Kolundan kavradım onu. Sertçe ama canını acıtmamaya gayret ederek kendime doğru çektim. Aramızdaki mesafe saniyeler içinde kapandı. Gözlerimi gözlerine diktim. "Sorgulama Fatih. Durağa falan gitmiyorsun. Doğruca benim eve gidiyoruz. Bu halde bir de yatağa düşüp başıma kalma. Bendeki ilaçları içeceksin, o ateşin bütünüyle düşecek, ondan sonra nereye gidersen gidersin. Yürü, önüme düş."
Fatih, kolundaki elimin sıcaklığına baktı, sonra gözlerini yavaşça yüzüme kaldırdı. İçindeki o suskunluk duvarı un ufak olmamıştı belki ama benim bu ani sertliğim, bu "bırakmam" diyen korumacı tavrım karşısında bütünüyle bana ait olan teslimiyeti göz bebeklerinden bir anlığına gelip geçti. Çıtını çıkarmadan, çantasını göğsüne bastırarak arkamdan yürümeye başladı.
Fatih
Hasan'ın beni o hastane odasında bırakmayıp, "Başıma kalma" diyerek kolumdan tuttuğu an, içimde az önce kendi ellerimle ördüğüm o buzdan kuleler saniyeler içinde eriyip gitti.
O beni itmeye çalışıyordu, o aramıza sınırlar çiziyordu ama içindeki gizleyemediği devasa merhamet, beni her defasında yeniden onun girdabına çekiyordu.
Arabaya bindiğimizde Bayrampaşa'nın puslu, loş sokaklarından geçip onun o yalnız yaşadığı, buram buram tütün ve taze sabun kokan evinin önüne geldik. Merdivenleri çıkarken başım yeniden dönmeye başlamıştı; iğnenin ve serumun verdiği o sahte ağırlık yavaşça üzerime çöküyordu.
Hasan anahtarla kapıyı açıp beni içeri buyur ettiğinde, evin o tanıdık sıcaklığı yüzüme vurdu. Koridorda dikilmiş, çantamı nereye koyacağımı bilemez bir halde utançla beklerken, o ceketini hışımla portmantoya astı ve bana döndü.
"Geç salona, dikilme orada," dedi, sesindeki o emir kipiyle karışık tatlı sertlikle. "Üzerindeki o nemli gömleği, ceketini hemen çıkar. Banyonun kapısında temiz bir bornoz var, git onu üstüne geçir. Ben mutfakta sana sıcak bir şeyler hazırlayacağım. İlaçların saati geliyor."
"Hocam... Gerçekten zahmet..."
"Sana konuşma demedim mi ben hafız?" diye sözümü kesti, gözlerini hafifçe kısarak bana doğru bir adım attı.
O an gövdesinin gölgesi koridorun loş ışığında tamamen üzerime düştü. "Hâlâ konuşuyor. Git hadi, üstünü değiştir. Bir de seninle burada çene yarıştırmayayım."
Salona geçip koltuğun kenarına iliştiğimde, banyonun buharlı kapısından sızan o sabun kokusunu içime çektim. Ceketten kurtulup, onun lacivert bornozuna sarınmak için ayağa kalktığımda, içimdeki o marazi, o dindiremediğim hayal dünyası yeniden canlanmaya başlamıştı.
Beni "başıma kalma" diyerek buraya getirmişti. Onun sığınağında bütünüyle kaybolmaya çoktan razıydım.

