★
Hasan
Dumanı tüten tarhana kasesini iki koltuğun arasındaki sehpaya bıraktığımda, salondaki o buğulu sessizlik adeta üzerime çöktü. Fatih karşımda, benim o eski gri tişörtümün içinde o kadar küçük, o kadar bütünüyle ufalanmış duruyordu ki... Geniş gelen yaka omzundan hafifçe yana kaymış, sıtmanın kızarttığı o narin köprücük kemiğini tamamen açıkta bırakmıştı. Saçlarını daha yeni kurutmuştum, kurutmuştum ama o siyah teller hâlâ nemin ağırlığıyla alnına, şakaklarına yapışmıştı.
"Hadi," dedim. "Soğutmadan iç şunu. Bildiğin çorbalara benzemez bu, şifadır."
Fatih titreyen ellerini o upuzun gelen tişört kollarının içinden zorlukla çıkardı. Kaşığı kavrayacak dermanı bile kalmamıştı çocukta; parmakları porselen kaşığa uzandı ama saniyeler içinde o sırmalı eli zangır zangır sallanmaya başladı. Kaşık kaseye çarpıp tık diye bir ses çıkarınca, gözlerini büyük bir mahcubiyetle ve bütünüyle boyun eğmişlişiyle bana doğru kaldırdı.
"Hocam..." diye fısıldadı, sesi boğazındaki o amansız kurulukta bütünüyle boğularak. "Tutamıyorum... Bağışlayın beni, vallahi yük olmak istemiyorum artık."
Daha fazla dayanamadım. Koltuktaki mesafeyi bütünüyle sıfırlayarak tam yanına oturdum. Kaseyi sol avcumun içine aldım, kaşığı onun o titreyen parmaklarının arasından usulca çekip aldım. Sen ne ara bir adama çorba içirecek kadar buralara düştün? Hani delikanlıydın, hani zümre odasında esip gürlüyordun...
Fatih o an nefesini bütünüyle tuttu; o o kadar hareketsiz kalmıştı ki, sanki benden gelecek en ufak bir harekette oracıkta bütünüyle eriyip gidecekti.
Kaşığı çorbaya daldırdım, hafifçe üfleyip nemli dudaklarına doğru uzattım. "Aç ağzını hafız," dedim, sesim bu sefer bir hocanın otoritesinden çok, fırtınada gemisini kaybetmiş bir adamın çaresiz sesi gibi çıktı.
Fatih, gözlerindeki dindiremediği bazı hislerle doğrudan gözlerimin içine bakarak kaşığı dudaklarının arasına aldı. Sıcak çorba boğazından süzülürken, o uzun kirpikleri yanaklarına doğru düştü ve derin, titrek bir nefes verdi.
O an onun benim evimde, benim kıyafetlerimin içinde, benim ellerimden besleniyor oluşu, içimdeki sarsılmaz "delikanlı" iradenin temellerine vurulmuş en büyük darbeydi.
Fatih
O kadar halsiz, o kadar kendimden geçmiş bir haldeydim ki, başımı dik tutacak gücü bile bütünüyle kaybetmiştim. Göz kapaklarım tonlarca ağırlıktaki bir demir gibi üzerime çöküyordu. Onun gri tişörtünün kumaşı burnuma her değdiğinde, o keskin çam ve tütün kokusu zihnimi bütünüyle uyuşturuyordu.
"Bitti," dedi Hasan'ın derinden, gür ama bir o kadar da yorgun gelen sesi.
Kaseyi sehpaya bıraktığını hayal meyal duydum. Ben ise koltuğun köşesinde, o bol eşofmanın içinde bütünüyle büzülmüş, sıtmanın beni yeniden yoklamaya başlayan soğuk sızısıyla tir tir titremeye başlamıştım bile.
İlaçların ağırlığı, o hastane odasından beri bedenime zerk edilen kimyasallar beni tamamen teslim alıyordu.
"Hocam..." diye mırıldandım. Sesim artık bir insan sesi değil, adeta can çekişen bir kuşun kanat çırpışı gibi zayıftı. "Çok... Çok soğuk yine. Gitmeyin ne olur... Başımda durun."
Hiçbir direnç göstermedim, gösteremedim. Başım, o amansız uyuşukluğun etkisiyle yavaşça yana doğru devrildi ve doğrudan Hasan'ın kas katı kesilmiş bacağına, dizinin hemen üzerine düştü.
Parmaklarımı, tişörtünün bol gelen kumaşının içine iyice gizledim ve kendimi onun kollarına bıraktım.
Hasan
Nefesi, eşofmanımın kumaşından doğrudan tenime sızıyor, bacağımı bir kor gibi dağlıyordu.
Gözlerimi salonumun loş tavanına diktim. "Bu çocuk şimdi senin dizinde uyuyor. Senin evinde, senin kokunla nefes alıyor. Sen hangi harbi delikanlılıktan bahsediyorsun hâlâ?"
Elim gayriihtiyari havaya kalktı. Parmak uçlarım, onun o daha yeni kuruttuğum, o yumuşacık siyah saçlarının üzerinde bir süre kararsızca asılı kaldı. Onu itmek, "Kalk yerine yat hafız" demek istedim ama büzülmüş, benim kıyafetlerimin içinde kaybolmuş narin bedeni öyle korumasız duruyordu ki... Dişlerimi birbirine vurdum.
Elimi yavaşça saçlarının üzerine bıraktım. Parmaklarımı o siyah tellerin arasına usulca daldırdığımda, Fatih uykusunda derin, huzurlu bir iç çekti ve başını bacağıma biraz daha sabitledi. Şakaklarındaki o nabız atışını, o yüksek ateşi bacağımın üzerinde hissediyordum. Onu öpmedim, ona dokunmadım. Sadece başındaki elimle onun o sıtmalı uykusunu bekledim.