İçeriğe geç

Begonvil

Bölüm 2 · 4 dk okuma

Begonvil

Bölüm 2

Efe

Bazı çocuklar dünyaya gelmeden önce bir hikâyenin ortasına doğarlar — kendi hikâyeleri henüz başlamadan, başkalarının bitmemiş hikâyelerinin mirasçısı olurlar. Efe de öyleydi. Daha anne karnındayken, üzerine bir ayrılığın gölgesi düşmüştü bile; henüz bir kalp atışından ibaretken, çevresinde örülen sevgisizliğin farkında olmasa da, o sevgisizlik onu bekliyordu sabırla.

Annesiyle babası arasındaki bağ, aslında hiç sağlam bir zeminde kurulmamıştı. Babası, anasını hiçbir zaman gerçek anlamda sevmemişti — bu, sonradan ortaya çıkan bir soğukluk değil, en baştan var olan bir eksiklikti. Babaannem ise bu eksikliği ya görmemiş ya da görmezden gelmeyi tercih etmişti; Efe'nin annesini beğenmiş, ona bir yuva kurmak istemiş, aralarını yapmak için elinden geleni yapmıştı. İyi niyetle atılan bazı adımların, kader denen şeyin önünde ne kadar çaresiz kaldığını bilmezdi belki de o zamanlar.

Amcamla evlendiler sonunda. Yengem, zamanla amcamı sevmeyi öğrendi — belki gerçekten sevdi, belki de sevmeyi öğrenmek zorunda kaldığı için sevdiğine inandırdı kendini. Ama amcam aynı yolu bulamadı bir türlü. İçindeki o soğukluk, günler geçtikçe erimek yerine taş gibi katılaştı, evliliklerinin üzerine sessizce çöktü. Birkaç yıl sürdüler yine de, sanki alışkanlık sevginin yerini tutabilirmiş gibi. Ama sonunda amcam ayrılmak istediğini söyledi — geri dönüşü olmayan bir netlikle.

Yengem bir süre inanmak istemedi bu bitişe. Aylar sonra amcamı aradı, sesinde hem bir umut hem bir yalvarış vardı: "Hamileyim," dedi, "yuvamızı kurtaralım." Bu cümle, belki de bir kadının söyleyebileceği en kırılgan cümlelerden biriydi — bir çocuğun varlığını, sönmüş bir aşkı yeniden alevlendirmek için bir umut olarak sunmak. Ama amcamın cevabı, henüz doğmamış bir çocuğun taşıyacağı ilk ve belki de en derin yaraydı: "Çocuk da sende kalsın, istemiyorum."

Mahkeme salonlarında çözüldü geri kalan her şey — soğuk kararlarla, imzalarla, tarihlerle. Velayet yengemde kaldı; amcama sadece yılda bir ay verildi, sanki bir babalık, takvime sıkıştırılabilecek, ölçülüp biçilebilecek bir yükümlülükmüş gibi. Efe'nin babası her şeyi geride bırakıp İstanbul'un kalabalığına karıştı, kendine yeni bir hayat kurmaya çalıştı belki de eskisinden kaçarcasına. Annesi ise birkaç yıl sonra başka bir adamın hayatına girdi, o da aynı şehre taşındı sonunda. Efe, daha ilk nefesini almadan, sonradan bütün bir çocukluk boyunca taşıyacağı öfkenin de tohumlarını almıştı mirasından — istemeden, seçmeden, sadece doğarak.

İlk geldiği günleri hâlâ hatırlarım. Yeşil gözlü, kumral saçlı küçük bir çocuktu — ama o yeşil gözlerin içinde, bir çocuğun taşımaması gereken kadar büyük bir öfke barınırdı. Bazen onu görmek bile insanı ürkütürdü, sanki o küçük bedene sığmayan bir fırtına vardı içinde. Amcamla hiç konuşmazdı; gözlerini ondan kaçırırdı, sanki karşısında tanıdık bir yabancı duruyormuş gibi. Ve haklıydı da — kimse ona gerçek bir baba tanıtmamıştı, sadece bir isim sunmuşlardı, bir zorunluluk, kanla bağlı ama kalple hiç örülmemiş bir ilişki.

Bazı günler evden kaçardı. Bahçenin en ücra köşelerine, ambarın gölgesine, incir ağacının en yüksek dallarına saklanırdı — sanki kendini küçülterek, görünmez olarak, o büyük acıdan bir parça kurtulabilirmiş gibi. Ben de her seferinde peşinden koşardım. "Gitme Efe, kaybolursun," derdim ona, sesim titreyerek. Oysa asıl korkum onun fiziksel olarak kaybolması değildi — korkum, onun için bu dünyada güvenli hissettirecek hiçbir yerin olmadığını bilmekti. Sonradan, yıllar geçtikçe anladım ki o kaçışlar, aslında içindeki fırtınanın dışa vurumuydu; saklanmak, ona bir anlığına da olsa güvende olma hissini veren tek şeydi belki de.

Kalbi kırıktı — kelimenin tam anlamıyla, en baştan, tamir edilmemiş bir şekilde kırıktı. Öfkesi her zaman bir adım önündeydi kendisinin, hırçınlığı bazen onu bile şaşırtırdı. Ama bunda hiç haksız değildi; hiçbir çocuk, üzerine yüklenen bu kadar ağır bir mirası taşımayı hak etmezdi. Üvey babası ona hiçbir zaman sıcak davranmamıştı, evin içinde bir misafir gibi hissettirmişti onu kendi evinde. Annesi ise, elinden geleni fazlasıyla yapmıştı — onu korumaya, iyi bir insan olarak yetiştirmeye, kalbindeki kırığı en azından büyütmemeye çalışmıştı. Ve bir şekilde başarmıştı da bunu; çünkü Efe, tüm o öfkenin, tüm o kırgınlığın altında, yine de vicdanlı, yine de sevmeyi bilen, yine de bir gün güvenmeyi öğrenebilecek bir çocuktu.

Birkaç gün sürdü o sert duvarları aralamam. Sabırla yaklaştım ona, hiçbir şey beklemeden, hiçbir açıklama istemeden — belki de tam olarak ihtiyacı olan şey buydu. Zamanla en çok benimle vakit geçirmeye başladı, çünkü bu kalabalık evde, bu kadar çok insanın arasında, birbirimizi gerçekten duyan, gerçekten gören sadece ikimizdik. Erkek kardeşlerim bazen kıskanırdı onu; büyükler Efe'yle daha fazla ilgilenirdi çünkü, belki acıdıkları için, belki telafi etmeye çalıştıkları için verilen fazladan bir sevgiydi bu. Bu kıskançlık zaman zaman kavgaya dönüşürdü aralarında, ben de her seferinde Efe'nin yanında durur, onu korur, arayı bulmaya çalışırdım. Onu kollamak, kendiliğinden üstlendiğim, kimsenin bana yüklemediği bir görev olmuştu sanki.

Efe benden iki yaş küçüktü yalnızca. Ama yaşadıklarının ona kazandırdığı o erken olgunlukla, bazen benden çok daha büyükmüş gibi hissettirirdi kendini — gözlerinde, bir çocuğun taşımaması gereken bir ağırlık vardı hep. Zaman, böylece akıp gitti aramızda; her geçen temmuz, bir öncekinden biraz daha derin, biraz daha anlamlı, biraz daha bizim olarak.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.