İçeriğe geç

Begonvil

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Begonvil

Bölüm 1

Umay

2006 yılının ağustos sıcağında, Ege'nin küçük bir kasabasında dünyaya geldim. Doğduğum topraklar öyle bir yerdi ki, yaz güneşi taşları bile yakardı, zeytin ağaçlarının gölgesi bile serinlik değil sadece bir soluklanma verirdi insana. Simsiyah saçlarım, güneşin yıllarca işlediği buğday tenim ve neredeyse kömür karası denebilecek koyu kahverengi gözlerimle, o kasabanın bir parçası gibi doğmuştum sanki — toprağından, ışığından, sessizliğinden pay almış gibi.

Beş kardeştik. Ben ortancaydım — ne en büyüğün taşıdığı sorumluluğu, ne de en küçüğün masumiyetini taşıyordum; ikisinin arasında, görülmeyen ama her şeyi gören bir yerde durmuştum hep. Bir abim, bir ablam, bir de benden küçük iki erkek kardeşim vardı. Evimiz kalabalıktı ama o kalabalığın içinde bir sessizlik yaşardı — söylenmeyen, ama herkesin bildiği bir sessizlik.

Babam sevgiyi hiç bilmeyen bir adamdı. Ya da belki bilirdi de, bize göstermeyi hiç öğrenmemişti. Çocukken bu duruma pek dikkat etmezdim; çocukların gözü, büyüdükçe göreceği karanlığı henüz görmez. Ama yıllar geçtikçe, evin duvarları arasında gezinen o gerilimi, o bastırılmış öfkeyi hissetmeye başladım. Babam sinirli bir adamdı — sadece sinirli değil, kontrolsüzdü. Abim, ablam ve annem, onun öfkesinin defalarca hedefi oldular. Ben de payımı aldım zaman zaman, ama onlar kadar değil. Belki de bu yüzden vicdanım hep tuhaf bir ağırlık taşıdı: hem kurban olmanın acısını, hem de daha az kurban olmuş olmanın garip suçluluğunu.

Annemle babam kaç kere boşanmanın eşiğine geldi, sayamam artık. Annem kaç kere evi terk etti, valizini topladı, kapıyı arkasından çarpıp gitti — ama her seferinde, dönüp dolaşıp aynı kapıdan geri girdi. "Sizin için," derdi hep, gözlerinde hem bir pişmanlık hem de bir teslimiyetle. Babam da aynı cümleyi kurardı kendince, sanki bu üç kelime her şeyi affettirebilirmiş gibi. Dedem bile annemi geri getirdiğinde aynı şeyi söylerdi: "Sizin için." Sanki bütün bir ailenin kaderi, çocuklarının üzerine bir zorunluluk gibi yığılmıştı. Anlayacağınız, her şey bizim içindi — tabii siz de buna inanırsanız.

O yıl, temmuzun başında, her şey değişti. Dedemlere ekmek almaya gitmiştim — sıradan bir gündü, sıradan bir görevdi. Ekmekleri masaya koymak için eve girdiğimde, balkondan sesler geliyordu; tanıdık olmayan, hafif çekingen bir çocuk sesi ve onu sarmalamaya çalışan büyüklerin telaşlı konuşmaları. Merakla balkona çıktım.

Karşımda altı yaşında bir çocuk duruyordu. Yere bakıyordu, dudakları sımsıkı kapalıydı, sanki konuşmak istemiyor ya da konuşmayı henüz öğrenmemiş gibiydi. Büyükler ona bir şeyler anlatmaya, onu rahatlatmaya çalışıyordu ama çocuk sadece susuyordu.

Babaannem beni görünce gülümsedi. "Bak," dedi, elini çocuğun omzuna koyarak, "kuzenin gelmiş. Amcanın oğlu, Efe."

İsmi duyduğumda çocuk başını kaldırdı ve gözlerimiz ilk kez karşılaştı. O bakışta ne olduğunu o zamanlar anlayamamıştım elbette — altı yaşındaki bir çocuğun bakışında büyük bir anlam aramak, o yaşta bana hiç gelmezdi. Yanına oturdum sessizce. "Amcamın çocuğu mu varmış?" diye sordum büyüklere, onlar da bana açıklamaya çalıştı — ama söylenenlerin çoğu kulağımdan girip çıkmıştı, çünkü zihnim tuhaf bir şeyle meşguldü.

İnsanların bazen hissettiği o duyguyu bilirsiniz — hayatınıza birinin gireceğini, bir tesadüfün ya da küçük bir mucizenin, sıradan akıp giden günlerinizi bir anda değiştireceğini önceden hisseder gibi olma hâlini. O zamana kadar aklıma böyle bir düşünce hiç gelmemişti; hayatım kendi ritminde akar, ben de o ritme itiraz etmeden uyardım. Ama Efe'nin gelişiyle, içimde daha önce hiç tanımadığım bir duygu uyanıverdi — adını koyamadığım, ama görmezden de gelemediğim bir duygu.

Sonradan öğrendim ki Efe her yıl sadece bir kez gelecekti — temmuz ayını bizimle, bu kasabada, bu evde geçirecekti. O zamanlar bunun benim için ne anlama geleceğini bilmiyordum. Sadece, yıl içinde beklemeyi öğrenecek bir şeyim olduğunu hissediyordum artık. Ve bu, hayatımda ilk kez hissettiğim, gerçek anlamda beklemeye değer bir şeydi.

O yaz, temmuzun sıcağında, Efe'yle geçirdiğimiz günler tuhaf bir alışkanlığa dönüştü. İlk başta o kadar sessizdi ki, bazen onunla oturduğumu unutur, kendi kendime konuşur gibi anlatırdım ona bir şeyleri — bahçedeki kertenkeleyi, dedemin anlattığı eski hikayeleri, denize giderken yolda gördüğüm incir ağaçlarını. O dinlerdi, gözlerini benden ayırmadan, sanki her kelimeyi saklıyormuş gibi. Aradan birkaç gün geçince, o sessiz çocuğun içinde bir başka çocuk uyandığını fark ettim — gülen, koşan, benim peşimden bahçede dolaşan bir çocuk.

O yaz bitip Efe gidince, evde bir boşluk hissettim. Garip bir şeydi bu — altı yaşında bir çocuğun yokluğunun, koca bir evi bu kadar sessizleştirebileceğini bilmezdim. Annem, "Gelecek yaz yine gelecek," dedi bana, sanki bunu söylemesi gereken bir şey olduğunu biliyormuş gibi. O günden sonra, yılın geri kalanı benim için bir bekleyiş oldu — takvimdeki aylar, temmuza varmak için sayılan basamaklar gibiydi.

Evdeki gerginlik hiç eksik olmazdı elbette. Babamın sesi yükseldiğinde evin her köşesi küçülürdü sanki, duvarlar bize daha yakın gelirdi. Böyle günlerde odama kapanır, pencereden bahçedeki begonvillere bakardım — o kızıl çiçekler, evin içindeki fırtınaya hiç aldırmadan, kendi sessiz inadıyla büyümeye devam ederlerdi. Belki de o yüzden onlara bu kadar bağlandım; bana, her şeye rağmen ayakta kalmayı öğreten ilk şey belki de onlardı.

Yıllar geçtikçe, Efe'nin her temmuz gelişi bir ritüele dönüştü. Büyüdükçe aramızdaki o çocukça sessizlik yerini uzun sohbetlere bıraktı — bahçede, gece geç saatlere kadar konuştuğumuz, birbirimize evlerimizdeki sessizlikleri anlattığımız sohbetlere. Onun evinde de bir şeylerin tam olarak "kolay" olmadığını sezmiştim, ama bunu ondan değil, büyüklerin fısıltılarından öğrenmiştim. Belki de bu yüzden birbirimize bu kadar kolay bağlanmıştık — ikimiz de, kelimelere dökmeden anlaşılmayı öğrenmiştik.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.