İçeriğe geç

Begonvil

Bölüm 3 · 5 dk okuma

Begonvil

Bölüm 3

Aynı Sofrada Büyümek

Yıllar, bir kasabanın yaz mevsimlerinde sayılırdı bizim evde — kışlar sanki sadece bir bekleyiş, bir hazırlıktı; asıl hayat temmuzla başlardı. Efe geldiğinde ev başka bir eve dönüşürdü. Kapılar daha sık açılıp kapanır, mutfaktan daha çok gülüşme sesi gelir, babaannemin sofrası her zamankinden bir tabak daha kalabalık kurulurdu.

O yaz, Efe artık eskisi gibi köşelere saklanan bir çocuk değildi. Bahçedeki incir ağacına hâlâ tırmanırdı ama artık kaçmak için değil, sırf tepeden bağırıp beni çağırmak içindi.

"Umay! Buraya bak, buradan seni çok küçük görüyorum!"

"Çok teşekkürler Efe, tam da duymam gereken cümleydi bu," diye bağırdım aşağıdan, elimdeki bardağı sallayarak. "İnsen de yanıma, ben de seni büyük görürüm belki."

Aşağı indiğinde üstü başı toz içinde olurdu hep, sanki ağaçla güreşmiş gibi. Bir yaprak saçına takılı kalmıştı, farkında bile değildi.

"Sen niye hep bir felaket gibi geliyorsun ağaçtan," derdim ona bakıp, "arıyorum bir çocuk, karşımda çıkıyor toz bezi. Hem saçında bir bitki yetiştirmişsin, haberin var mı?"

Elini saçına attı, yaprağı bulunca yüzü kızardı. "Bu bir stil Umay, sen anlamazsın. Doğayla iç içe olmak diyorlar buna."

"Tabii tabii, adı da 'başarısız kaçış' stili. Bir dahaki sefere belki dallardan değil kapıdan çıkmayı denersin, tavsiye ederim."

Bu tür laf dalaşları bizim aramızda bir dil haline gelmişti — kimsenin tam anlayamayacağı ama ikimizin sürekli güldüğü bir dil. Abim bir keresinde bize bakıp, "Siz ikiniz aynı frekansta bozuksunuz," demişti. Ben de hemen atılmıştım: "Bozuk değil abi, sadece kaliteli. Senin frekansın normal ama sıkıcı, hiç değişken yayın yapmıyorsun."

Bir öğleden sonra, sıcaktan bunalıp bahçedeki hortumla birbirimizi ıslatmaya karar verdik — daha doğrusu ben karar verdim, Efe kurbandı sadece. Hortumu kaptığım gibi peşine düştüm, o da bağırarak kaçtı, babaannemin çamaşır ipine takılıp az kalsın devriliyordu.

"Umay dur, ıslanacağım!"

"O senin derdin, ben sadece bitkileri sulamaya çalışıyorum, sen niye onların önüne geçiyorsun ki?"

Sonunda onu köşeye sıkıştırıp tepeden tırnağa ıslattım, o da intikam almak için beni havuza attı — küçük, şişme, çocuksu bir havuzdu ama düşüş aynı acıyla gerçekleşti. Islak islak, gülmekten karnımız ağrıyarak evin verandasına oturduğumuzda babaannem bizi görüp başını salladı.

"Siz ikinizi bir gün deliler koğuşuna götürecekler," dedi, ama gülümsemesini saklayamıyordu.

"Babaanne," dedim ciddi bir yüzle, "orada bize yer ayırmışlardır zaten, sadece randevumuzu bekliyoruz."

Akşam sofrası, o yaz bizim küçük tiyatromuzdu. Babaannem her zamanki gibi bir kazan dolusu yemek pişirir, "Yiyin yiyin, büyümeniz lazım," derdi, sanki önümüzdeki tabak boşalmadan büyüme işleminin duracağından endişe ediyormuş gibi. Bir keresinde Efe'nin tabağına üçüncü kez köfte koyarken ona, "Babaanne," dedim ciddi bir yüzle, "bu çocuğu bu hızla besleyeyim derken bir gün kapıdan sığdıramayacağız, şimdiden kapıyı genişletmeyi düşünsek mi?"

Babaannem gülmekten masaya vurdu, Efe ise ağzı dolu bir şekilde, "Kıskanıyorsun," diye mırıldandı, ben de hemen, "Evet Efe, senin o dev iştahını kıskanıyorum, gözümün önünde bir insan bu kadar çok nasıl yiyebilir diye her akşam kendimi sorguluyorum. Belki de sen aslında bir midesin, üstüne çocuk kılığı geçirmişler," dedim.

"Sen de bir gün konuşmaktan enerji kaybedip düşeceksin," dedi sırıtarak, "o zaman kim güler bakalım."

"Merak etme, düşersem bile ayağa kalkarken bir espri yapacak kadar güç bulurum kendimde. Sen bu konuda çok daha yavaşsın."

Dedem, sofrada anlattığı her hikayeyi bir öncekinden daha da abartarak anlatırdı — bir keresinde gençken bir ayıyla güreştiğini iddia etmişti, ki köyde herkes o "ayı"nın aslında komşunun kaçan keçisi olduğunu bilirdi. O akşam dedem hikayenin sonunda, "...ve ayı benden korkup kaçtı!" deyince, ben araya girdim:

"Dede, o keçi senden değil, senin bu kadar yüksek sesle anlatmandan kaçmıştır, kulakları patlamıştır zavallının. Hem senin o zamanki gücünle bir ayıyı değil, olsa olsa bir tavuğu güçlükle tutarsın."

Sofra kahkahayla inledi. Dedem, "Bu kız da nereden çıktı bana laf yetiştirmeyi öğrendi," diye söylenirken, Efe yanımda katıla katıla gülüyordu, gözünden yaş gelmişti neredeyse, elindeki kaşığı düşürecek hale gelmişti. "Umay," dedi soluklanmaya çalışarak, "sen bir gün gerçekten birini ağlatana kadar güldüreceksin."

"O gün geldiğinde ilk sen olacaksın merak etme, hatta belki bugün başlarız, biraz daha gülersen gözyaşların akmaya başlar zaten."

Erkek kardeşlerim, itiraf etmeliyim, bu yakınlığı hep biraz kıskanmıştı. Bir keresinde küçük kardeşim, sofrada Efe'nin yanına oturmak isterken, "Sen hep onun yanına oturuyorsun," diye söylenmişti bana kızgın bir şekilde. Ben de gülüp, "Kıskanma," demiştim, "seninle de otururum, ama önce şu tabaktaki son köfteyi kim alacak, onu belirleyelim, kavga falan istemem, barışçıl bir çözüm bulalım."

"Sen her şeyi yemekle çözüyorsun," dedi kardeşim somurtarak.

"Çünkü çözüyor. Sen de büyüyünce anlayacaksın bunu."

Bir başka gün, dedemin eski bahçe aletlerini karıştırırken tozlu bir gitar bulduk, tellerinden ikisi kopuktu ama Efe hemen kapıp çalmaya çalıştı — ya da çalmaya çalışmak yerine sadece garip sesler çıkarmayı başardı.

"Bu ne şimdi," dedim kulaklarımı kapatarak, "kedi mi boğazlıyorsun, gitar mı çalıyorsun anlayamadım."

"Sanat anlamıyorsun sen," dedi ciddi bir tavırla, gözlerini kapatıp daha da hevesle tellere vurarak.

"Anlıyorum da, sanat şu an burnundan kan getirecek gibi bir ses çıkarıyor, biraz endişeleniyorum."

Sonunda gitarı elinden alıp birkaç basit akor çalmayı denedim, o da benim çabamı izlerken, "Sen de pek iyi değilsin," dedi kıkırdayarak.

"En azından ben kedi boğazlamıyorum, ben olsa olsa hasta bir kediyi tedavi etmeye çalışan biri gibi ses çıkarıyorum, seninkiyle kıyaslanamaz bile."

Ama gecelerin bazıları başkaydı. Büyükler sofradan kalkıp kendi aralarında konuşmaya başladığında, sesleri alçalır, gözler kaçamak bakışlara dönüşürdü. Böyle gecelerde Efe'nin yüzündeki gülümseme sessizce silinirdi, sanki bir düğmeye basılmış gibi. O anlarda, hiçbir şey söylemeden yanına gider, omzuma yaslanmasına izin verirdim. Sonra, sessizliği fazla ağırlaşmasın diye, mutlaka saçma bir şey söylerdim: "Efe, üzülme, bak ben de büyüyünce dünyaca ünlü bir şey olamayacağım galiba, en azından bu konuda ikimiz de aynı kayıktayız."

Hafifçe gülerdi, gözlerinde hâlâ bir bulut olsa da. "Sen zaten şu an bile evin en meşhur gevezesisin, daha ne olacaksın."

"Görüyorsun işte, hedeflerime çoktan ulaştım. Sen de bir şeye ulaşırsın, merak etme. Belki de dünyanın en yavaş gitar çalanı olursun, o unvanı kimse elinden alamaz senden."

"Sağ ol, çok gurur verici bir gelecek çizdin bana."

"Rica ederim, arkadaşlık böyle bir şey işte, birbirimizin hayallerini büyütüyoruz."

Yaz sonunda Efe gitti yine. Giderken pencereden başını uzatıp bağırdı: "Umay, gelecek sene o incir ağacının tepesine senden önce çıkmış olacağım!"

"Tabii tabii," diye bağırdım arkasından, "sen tırman, ben aşağıdan alkışlarım, merak etme, düşersen de yakalarım — belki, eğer o an elimde başka bir şey yoksa tabii."

"Ne kadar da güven verici bir arkadaşsın."

"Rica ederim, bunun için buradayım zaten."

Arabası uzaklaşırken elini pencereden sallayışını izledim, gülümsemem hâlâ yüzümdeydi. Bilmiyordum ki, önümüzdeki yıllarda bu basit şakalaşmaların her biri, ikimizin de fark etmediği bir şeyi sessizce büyütmeye devam edecekti.

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

4. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

2 yorum

  • Bu arada nurdinin kitabından gördüm videonu ve kitabına göz gezdirdim yalan değil gerçekten beğendim Rica etsem benim kitabımıda okuyup beğenip yorum yapar mısın(ız) şimdiden teşekkürler🤍💋

  • Çok güzel olmuş bayıldımm bütün bölümlerine göz gezdirdim ve gerçekten çok hoşuma gittii