İçeriğe geç

Bebeğim

Bölüm 37 · 3 dk okuma

Bebeğim

Bölüm 37

Balıkesir

----

Aslı'nın gözünden

Sabahın ilk ışıklarıyla uyanan ilk kişi olduğumu düşünüyordum ama çardaktan gelen sesler Kaan’ın çoktan kalktığını gösteriyordu. Hafifçe gerinip pencerenin yanına gittim. Bahçede babam tavukları yemliyordu, annem mutfakta koşuşturuyor olmalıydı. Zühre ise beşiğinde huzurla uyuyordu. Tatlı yüzüne baktım ve o an bu huzurun sonsuza dek sürmesini diledim. Geceleri sık uyanıyordu ve emzirmem gerektiğinden tek başıma ilgileniyordum. Elif, annem, babam hatta Kaan bile yardım etmeyi teklif etmişti. Bu mutluluğu değişmesem bile çocuk sahibi olmak zordu, sorumluluğu dehşet bir şeydi.

Bahçeye indiğimde kahvaltı masasının hazırlanmak üzere olduğunu gördüm. Kaan ve Aras çardakta bir köşeye oturmuş konuşuyorlardı. Aras’ın elindeki ekmeği kuşlara ufaladığını görünce gülümsedim. “Beni uyandırmadığınız için teşekkür ederim!” dedim yarı ciddi bir sesle.

“Senin uykuna kıyamazdık Aslı, Zühre kuşum uyutmuyordur zaten seni” diye karşılık verdi Kaan, hafifçe gülümseyerek. Bence bu adamın içinde herkese ve her şeye sevgi vardı.

Masayı hep birlikte hazırlamaya başladık. Annem mutfaktan çıkıp elindeki tepsiyle masaya geldiğinde herkesin yüzüne yayılan bir mutluluk vardı. Ev yapımı reçeller, sıcacık köy ekmekleri, peynir çeşitleri... Tam bir Anadolu kahvaltısıydı.

“Haydi, çocuklar!” diye seslendi babam. “Sofra hazır, daha ne bekliyorsunuz?”

Kaan, Aras’ı kolundan çekerek sandalyeye oturttu. Ben de Zühre’yi beşiğinden alıp yanıma koydum. Küçük kızımın yüzüne vuran güneş ışığı, onun masumiyetini daha da belirginleştiriyordu.

Kahvaltı başlamıştı. Aras, büyük bir iştahla tabağındaki zeytinleri yerken, babam bir yandan “Yavaş ye çocuk!” diye takılıyordu. Annem, Zühre’yi sevgi dolu gözlerle izliyordu birden suratında tuhaf bir ifade belirdi “Bu kız da tam babasına çekmiş,” dedi. Her ne kadar bu söz içimi burksa da bir şey söylemeden gülümsedim. Eh yakışıklı adamdı bemzemesinde sorun yoktu.

Kaan, tabağındaki menemene uzanırken “Bugün ne yapıyoruz Aslı?” diye sordu.

“Bence Hasan Boğuldu Şelalesi’ne gidelim,” dedi babam heyecanla. “Aras’a orayı göstermem lazım. Ayrıca siz de şelalenin hikayesini dinlememişsinizdir.” babam dün öğrendiklerinden sonra arasa daha farklı bir şefkatle yaklaşıyordu. Çok çaktırmasa da etkilenmişti.

Bu fikir herkesin hoşuna gitmişti. Kahvaltıdan sonra hızlıca toparlanıp şelaleye doğru yola çıktık. Yol boyunca Aras sürekli sorular soruyordu: “Şelale nasıl bir yer? Orada yüzebilir miyiz? Neden adı Hasan Boğuldu?” Bu hali beni güldürdü. Çocukluk güzel şeydi.

Babam, direksiyon başında “Sabret oğlum, oraya varınca anlatacağım” diyerek Aras’ı sakinleştirmeye çalışıyordu. Ben ise yanımda oturan Zühre’ye bakıp onun uyuyan yüzünü izliyordum. Daha doğduğunu mu anlamamıştı anlamıyorum. O kadar yavaş ki.

Şelaleye vardığımızda manzara nefes kesiciydi. Doğanın içinde, kuş sesleri ve suyun şırıltısıyla huzur dolu bir yerdi. Piknik alanına oturup çantadan yiyecekleri çıkarmaya başladık. Kaan, Aras’ı alıp suya doğru götürdü, onun ayaklarını serinletmeye çalışırken ikisinin de ne kadar eğlendiğini görmek içimi ısıttı.

Babam, çayını yudumlarken,“Hasan Boğuldu’nun hikayesini bilir misiniz?” diye sordu.

“Hadi baba, anlat” dedim, içimdeki çocukluk heyecanıyla. Aslında bayağı acıklı bir aşk hikayesiydi. Hani bazı aşklar mahşere kalır ya onlardan.

Babam, derin bir nefes alıp anlatmaya başladı: “Eskiden burada bir Hasan ve Emine yaşarmış. Hasan, köyün yakışıklı delikanlısı, Emine ise yörük kızlarından biriymiş. İkisi birbirine aşık olmuş ama Emine’nin ailesi, Hasan’ın çoban olduğu için bu ilişkiye karşı çıkmış. Emine, ailesine rağmen Hasan’la kaçmaya karar vermiş. Hasan, onun için ağır bir çuval tuzu sırtına alıp dağları aşarak ona sevgisini kanıtlamaya çalışmış. Yörüklerin kendilerini kanıtlaması için yaptığı bir sınavmış. O sıcakta zavallı adamın sırtı o tuzla yanmış ama şelaleye vardıklarında Hasan yorgun düşüp burada hayatını kaybetmiş. Bu şelalede can vermiş. ”

Hikaye sona erdiğinde, herkes susmuştu. Doğanın güzelliği, anlatılan trajediyle birleşmişti sanki. Aras “Hasan’ı neden kurtarmamışlar?” diye sordu gözleri dolu dolu. Babam, “Kader, oğlum. Bu su tatlı olduğu için seni kaldırmaz. Dipleri de gördüğün şu hep oraya aktığı için derindir. Yanii kimse o zamanlar cesaret edip de kurtaramamış onu.” diye cevap verdi gözlerini ufka dikerek.

Piknik sonrası toparlanıp eve döndüğümüzde, annem arabayı erzaklarla dolduruyordu. İstanbul’a dönüş hazırlıkları başlamıştı. “Bunlar orada lazım olur” diye ekliyordu annem, çantaları arabaya yerleştirirken.

Yola çıktığımızda, içimde hafif bir hüzün vardı. Burada geçen birkaç gün, bana ailemin sıcaklığını yeniden hatırlatmıştı. Kaan ve Aras’ın da bu sevgi dolu ortamda huzur bulduğunu görmek, içimi rahatlatıyordu. İstanbul’a doğru ilerlerken, Zühre’nin masum gülümsemesiyle yeniden umut dolduğumu hissettim. Hayat, tüm karmaşıklığına rağmen küçük mutluluklarla güzeldi.

----

Bölüm sonu

2 yorum