İçeriğe geç

Batak Liken

Bölüm 6 · 14 dk okuma

Batak Liken

Bölüm 6

5.BÖLÜM-KRAL KAYBEDERSE I

5.BÖLÜM-KRAL KAYBEDERSE

Okyanusun kalbi tehlikesi, her kalp atışı vurur kıyıya dalga.

Bataklıklar oluşumlarıyla hem bir yapımı hem de yıkımı temsil ederlerdi. Artık içinde barınmayan ve de içinde can bulan canlılar vardı. Bataklık sadece kendi içinde yaşayanları değil yaydığı koku ile çevresini de etkilerdi. Affı yoktu, batmış olanı su gibi misafir etmez kendine esir ederdi. Çoğu bataklığın geçmişi bir gölete dayanıyordu. Esir etmesi sebepsiz değildi.

Çocukların neşeli sesleri yankılanırdı yıllarca bu iki gölet arasında, belediyenin pek üstüne düşmediği bu su parçalarında aslında bir göletten çok daha derindi. Mutlu aile tablolarının aralarında resmedildiği bu iki su kütlesinden biri bataklığa evrilmişti zamanla. Kurunun yanında yaşta yanardı. Kuruyanda bunu isterdi, her şeyi paylaştığı bir insan varken tek başına kaybetmeye dayanamazdı.

Bir bataklık çevresini de etkilerdi, peki onu bataklık yapanlar nelerdi? Aralarındaki parkın kullanılmaz hale geldiği ve çeşitli hayvanların ev sahipliği yaptığı bu sebepten geleni gideni de olmazdı buranın. Bir araba hava yeni yeni ağarırken buraya yanaştığında, sürücü yolunu kaybetmiş olmalıydı. Arabanın artık aydınlanmış havaya rağmen açık olan farları etraftaki hayvanları kaçırmıştı. Araba ağaçların arasından çıkıp üstü açık bir noktaya park etmişti. Araba durduktan bir süre sonra kapıları açılmış ö, önce arka koltuktan en fazla beş yaşlarında olan bir kız çocuğu inmişti. Ön koltuklardan inen kadınlardan biri çocuk kilidini açık unutmakla ilgili bir şeyler söylenerek arka koltuktaki diğer kız çocuğunu indirmişti. Bu çocuk diğerine nazaran daha küçüktü. Kadın onu kucağında tutmaya devam etse de kız inmek için çırpınıyordu. Annesi kızını tembihleyerek kucağından indirdiğinde bagajdan eşyaları alan arkadaşına yardım etmeye yönelmişti.

“Dikkatli olun kızlar. On adım.” Küçük kız paytak adımlarla ablasını takip etmeye başlamıştı. Yıllarca şen çocuk kahkahalarından mahrum kalmış bu alan şimdi iki çocuğa ev sahipliği yapıyordu ama artık burası çocuklara uygun bir alan değildi.

“Lei buranın büyülü bir havası var ama çocuklar için pek doğru gözükmüyor.”

“Hatırladığımda daha gözde bir yerdi.” Etrafa ağır bir koku hakimdi. Gözü sürekli çocuklarda olan kadın, bir oda kokusunu kurduğu portetatif sehpanın üzerine koydu.

“Mızmızlık etmek istemiyorum ama mekan değiştirebiliriz.”

“Burası hatırladığımdan çok farklı kabul etmem gerek.” Kadın sepetteki yemekleri çıkartma konusunda tereddüt etmişti.

“Moral bozmaya gerek yok, pekala.” Dei arkadaşının kendini kötü hissetmesini istemediği için uzatmamıştı. Saklama kaplarını örtünün üzerine dizdi, kapaklarını açma konusunda hala tereddütleri vardı. Serdiği örtünün köşelerine birere oyuncak koyarak uçuşmasını önledi.

“Çocuklar sevmiş gibi duruyor eli.” Durmadan bir gözü onlarda oluğundan kafasını başka yöne yönlendirmekte zorlanıyordu. Sanki nazar etmiş gibi küçük olan ağlamaya başlayarak yanlarına koşmuştu.

“Anne korktu ben.” Reina endişe ile elindeki çatalları düşürerek kızına döndüğünde Lei göz deviriyordu.

“Evhamını azaltman gerek. Bu konuyu konuşmuştuk.” Kadın arkadaşına dönmedi. Konuşmayı yeni sökmüş küçük kızın tek derdi kendini anlatabilmekti. B az önce çocukların burayı sevdiğini söyleyen arkadaşının gerginliğini azaltmak için takıldı ona.

“Sanırım çocukların bundan haberi yok Deni.” Kadın sonunda ona döndüğünde içi daha rahattı. Fazla evham yaptığını biliyordu ama küçük kızları onun her şeyiydi onlara zarar gelmesi ihtimali dahi onu çılgına döndürüyordu.

“Bataklık tarafından uzak duruyorsunuz değil mi?” Arabada sürekli sudan uzak durun tembihlerini dinlemekten sıkılmış ablası koşmayı kesmiyordu.

“Açın. Açın.” Küçük olan kız aç olduğunu anlatmaya çalışıyordu şimdi de.

Ağlaması annesinin yanına geldiği gibi kesilmişti. Annesi saklama kabından bir adet kek çıkardı ve onu bir peçeteye sararak kızın eline verdi. Küçük olan elindeki keki eksik dişleriyle emerek yemeye çabalarken ablası yerinde durmuyordu.

“Ona biraz etrafı gezdirebilirim belki.” Dei arkadaşının bir memnuniyetsizlik ya da evham sezmesini istemiyordu ona karşın bu yüzden onayladı kadını.

“Ne dersin Meira?” Kız heyecanla zıplayarak onlara doğru koştuğunda küçük olan kız elindeki keki bırakmış bir anda ellerini çırparak açmıştı kollarını. Bu birininin onu kucağına almasını istediğini gösteriyordu.

“Senin yemeğini yemen gerekiyor.” Kız ikinci annesi bildiği bu kadını sorgusuz bir şekilde takip etmeye başlamıştı.

Her anı bir fikirden doğardı tıpkı bir anıyı unutmanın da bir fikirden ibaret olması gibi. Fikirler er ya da geç eylemlere dökülürdü. Bu da pişmanlıklara yol açardı. Fikire dayalı olmayan eylemler ardından ise pişmanlık gelmezdi. Yaparken düşünmediğin gibi yaptıktan sonra da üzerine düşünmezdin. Bu kadının da içinde duyduğu bir pişmanlık yoktu. Yani pişmanlığa dair söylenen her şey yalandı.

Küçük kızın elini tutarak ilerliyordu. Görüş alanından çıktıklarında Dei istemsiz bir endişe duymuş kendini engelleyememişti. Arkadaşına ne kadar güvense de anne içgüdüleri devredeydi. Kendi içini arkadaşına duyduğu güven ile rahatlatmaya çalıştı.

Yanındaki küçük kız her şeyden habersiz teyzesi bildiği bu kadını izlemek dışında bir şey yapmıyordu. Sarı saçları tıpkı kızınkiler gibi parlaktı. Annesinin ve kardeşinin renkli saçlarından sonra teyzesi olmasa kendini yalnız hissedecekti ama çok sevdiği teyzesi ile aynı renk saçlara sahip olmayı seviyordu.

Hayat kadere bağlı bir ipti ya üzerinde yürümeyi öğrenir ya da ipten çekilirdiniz. Küçük kız şimdilerde ipte yürümeyi öğreniyordu. Oldukça hızlı adımlar atan Teyze Lei’ye ayak uydurmakta zorlanıyordu. Durduklarında ise çokça söylenmişti.

“Bu bacakları istemiyorum.”

“Ne istediğine dikkat et Meira.” Ağrıdan dolayı arada söylediği bu cümle annesini kızdırırdı. Ama teyzesi uyarmakla yetinmişti.

Küçük kız annesinden uzaklaşmasına rağmen gergin hissetmiyordu, teyzesi yanındaydı. Yolları gittikçe engebeli bir hal alırken yürümekte daha da zorlanıyordu. Lei tuttuğu eli daha da sıkılaştırmıştı şimdi, küçük kız ayakları yerden kesildiğinde ne olduğunu anlamamıştı. Lei kızla beraber bataklığa atlamadan önce kızın tam duyamadığı birkaç kelime söylemişti. Bataklık karıştı, sakinliğin esir olamayacağı bir karmaşaya yükseldi. Sudaki dönme hızı arttıkça bataklıkta bir patlamanın ön ayağı oluyordu. Büyük bir bataklık patlaması oldu.

Kıyıya sıçrayan küçük bir kızın bedeni ve de altın bir bilezikten ibaretti.

***

Suyun tenimde bıraktığı his adeta kendini özletmişti tenime. Yüzdükçe açılıyor istemeden kendimi daha iyi hissediyordum.

Bunun için kendimi kötü mü hissetmeliydim yoksa farklı bir şey mi bilemiyordum. Ama içime dolan hem bir huzursuzluk hem de bir barıştı sanki. Dalgalarla suyun yüzeyine çıkıp kontrolümü yitirmiş gibi yüzüyorum. Derinlere doğru dalamıyordum. Bu içimdeki bir korkuydu istemsiz.

Annemin bana ihtiyacı vardı. En derine gitmeliydim. Yol illaki bana kendini gösterecekti.

Aradığınla bulamayacağın tek şey aramanın kendisiydi.

Derine gittikçe tedbirimi arttırıyordum kendimce. Düşünecek pek zamanım olmamıştı ya da üzerine düşünmekten kaçmış durmuştum ama yavaş yavaş içimde yer eden korkular artık bastırılmaz bir hal alıyordu.

Bazen dalgalanmalar uyandırır, bazen daldırır hayallere. Bazı hayaller ve rüyalar içlerinde yaşanmaya başladığınızda kabusunuz haline gelebilirdi. Tıpkı rüyadayken rüya gördüğünüzü anladığınızda yaşadığınız anlık korku gibi.

Öyleydi ki çocukken hayatımın normal bir insanın hayatından ibaret olmamasını isterdim. Koskoca dünyada her şey normal olamazdı ve ben de normal kalanlardan olmak istemiyordum. Bir gizim olsaydı benim de. Çizdiğim tüm resimleri peri kanatları ya da deniz kızı kuyrukları süslerdi. Olağandışı olan her şey çekmişti belirli zamanlarca ilgimi. Ama hep suyun altında farklı bir büyü olduğuna inanırdım. Bilinmezliği vardı çokça görülmeyen yeri. Olasılıkları yaratıyordu bu da.

Şu an ise bir kuyruğum vardı. Hayal ettiğimden çok daha güzel ve de büyüktü. Parlak pulların sudaki yansımaları huzur vericiydi.

Oldukça ağır gözüküyordu ama buna rağmen hızlı yüzmemi sağlıyordu. Suda nefes alabiliyor ve de balıklarla konuşabiliyordum. Ama sadece isteyenlerle. İnanılır gibi değildi. Üzerimdeki kıyafetleri hala çıkartmamıştım. Uzun etek kuyruğun üzerinde dar ve kısa kalıyordu. Karaya çıktığımda ihtiyaç olacağını görmüştüm. Geri çıkabilecek miydim ki? Bilemiyordum. Ama annem çıkacaktı. Ve üzerimdekiler onun geri dönüş biletiydi.

“Anne?” Seslenmelerimin anlamsız olacağının farkındaydım ama yine de denemekten ne gelirdi.

“Leinada?” Bana yardımcı olacağını umuyordum. Belki zihnimdeki korkuyu görecekti. Başıma gelecekleri biliyor muydu? Emia bile bildiğine göre Reus’ta hüküm süren bu kadın bilmiyor olamazdı. Mat bile söylemiş olabilirdi yani her halükarda biliyordu. Karaya çıkabilmemde yardımcı olmuştu. Bu ister istemez ona güvenmeme kapı aralıyordu.

“Leinada!” Birkaç kere daha seslendiğimde tamamen derindeydim ama etrafta her iki şehirden de bir amare yoktu. Bolca yosun ve mercanlar vardı.

“Denia.” Anneme ismiyle seslenmek alışık olduğum bir şey değildi ama tekrarladım.

“Leinada. Denia.”

“Annemi neden arıyorsun kayıp balık?”

***

“Mağduru oynamaktan hiç sıkılmadın kardeşim.” Kadın yüzüne bakmayan kadının üzerinden süzülerek yüzdü.

“Sendin.” Yaşadığı aydınlanma şaşkınlığını bastırmıştı.

“Öldüğümü düşünmüş olamazsın.”

“Bir mezarın bile var.” Daha fazla sindirebiliyordu yavaş yavaş.

Onu görmek istemiyordu ama en çok ona duymak istiyordu. Onu görmek istemiyordu ama en çok ona bakmak istiyordu. Onu görmek istemiyordu ama en çok ona saldırmak istiyordu.

“Ne ağlamışsındır ama arkamdan.” Kadın ironik bir gülüşle cıkladı.

“Kızım nerde?”

“Hangisi?”

“Ne saçmalıyorsun?”

“Hangisi dedim sadece.”

“Meira’yı lanetlediğini anlamayacak kadar aptal değilim.”

“Anlamayacak kadar aptalsın.” Kadın yeni anladığı için söylüyordu bunu belli ki.

“Bunu nasıl yaparsın?”

“Açıklamalar ve açık kalanlar.” Lei her zamankinden daha fazla keyif alıyordu şimdi.

“Meira nerede?”

“Karada.”

“Kurtuldu mu yani?” Kadın buruk bir sevinç göstermişti. İnanmalı mıydı karşısındakine?

Kurt ile burun burunayken evdeyken büyükannem değilsin diyebilir miydi kırmızı başlık? Ya da kurulan oyuna ayak mı uydururdu?

“Kurtuldu demedim.”

“Dediğine de inanmadım.” Blöftü Denia’nın içine kızının karada olabilme ihtimali su serpmişti bile. Ama bunu karşısındakine belli etmek istemiyordu.

“Sandığımdan daha fazla bunamışsın Daim.”

“Birkaç kırışıklık sadece.” Karşısındakinin ona göre daha gergin bir teni vardı. Su o kadar acımasız olmamıştı zamanla olan antlaşmasında.

“Kırışıklardan bahsetmediğimi biliyor olmalısın.”

“Kızım nerede? Meira nerede?”

“Her şeyi bildiğimden emin olan egoma zeval gelmesin burada.”

“Karada olduğunu söyledin. Benimle dalga mı geçiyorsun sen?” Kadın kızını bulamamasından dolayı endişeli olsa da onun Lei’nin elinde olmamasının da bir artı sayılacağını düşünüyordu.

“İşte kızın.”

***

“Neden bu kadar şaşırdın herkesin bir annesi var sonuçta.” Bana doğru gelen kızın kuyruğu şu ana kadar gördüklerimden çok farklıydı. Bu kızın kuyruğu Reus’u andırmıştı istemsizce bana. Bu petrol karası rengi en son orada görmüştüm. Kızın kuyruğu bir toz bulutu gibiydi. Sürekli bir şekil değişim döngüsünde hareket ediyordu sanki.

“Beni farklı buldun.”

“Sen kimsin?”

“Yabancı olan sensin.”

“Küçük yer şu okyanus.” İroni ile söylediğim cümle karşımdaki kızın yüzünde bir tebessüme sebep olmuştu. Yabancılarla anlaşma ve iletişim alanında uzmanlığımı yapmıştım.

“Bir zamanlar bende senin gibiydim.”

“Anlamadım.” Kızın kuyruğu aksinde bembeyaz kireç gibi bir teni vardı. Yüzü keskin hatlardan oluşuyordu. Gözleri ise kuyruğu gibi simsiyahtı.

“Karadan geliyorum.”

“Seni kurban etmediler mi?”

“Demek kayıp balık bu kadarını öğrenecek kadar oldun.”

“Karada öğrendim.”

“Karada mı?”

“Emia Teyze-“ Anlattığım gereksizdi.

“Annemi arıyorum.”

“Deina.”

“Senin annen Leinada?”

“Emia dedin.” Ona neden takıldığını anlamamıştım.

“Bunları okyansuyadan çıkma olmayan kimse bilemez.” Bu benimde kafama takılmıştı ama öğrendiklerim karşısında yaşadıklarım sonrası bunu atlamıştım.

“Annemin komşusuydu belki de sırdaşı.”

“Sormadın değil mi?”

“Belki de sana anlatmayacağım.”

“Blöflerin yeteneklerimin kapsama alanına giriyor kayıp balık.” Zihnimi okuyordu. Tıpkı Leinada gibi.

“Annesinin kızı denmesinden gurur duymalı mıyım?” Kesinlikle zihnimi okuyordu.

“Şimdi şöyle düş önüme ve anlat.”

“Okuyabiliyorsan neyi anlatacağım?”

“Mesela kayıp kraliçe Emia’ya neden teyze dediğinden başlayabiliriz?”

***

“Nale.” Bana ismini söylemişti. Sonrasını hatırlamıyordum. Tiz bir ses sonrası bayılmıştım bu ne kadar mümkündü bilemiyordum ama sanırım tansiyonum düşmüştü.

“Meira!” Annemin sesini duyduğumda zihnimdeki tüm sesler kesilmişti.

“Anne.”

“Ve beklenen kavuşma.” Leinada. Annem zincirlenmişti. Teyzem haklıydı.

“Benden başka teyzen yok ki Mei.” Leinada ince parmaklarını saçıma dolayacak kadar yaklaşmıştı.

“Yok.” Annemin ani çıkışı beni uyarıcı bir tondaydı. Bunu fark etmemle Leinada da öğrenmiş oldu. Ama zaten fark etmişe benziyordu.

“Bir şey gizliyorsunuz. Öğrenmem uzun sürmez.”

“Anneme ne oldu?” Leinada’dan uzaklaşıp anneme doğru yüzdüğümde gözleri kıpkırmızıydı.

“Ama en çok neye kırıldım biliyor musun Dei?”

“İlgilenmiyorum Lei.”

“Başka ilgilenebileceğin bir şey olmadığına göre pek şansın yok.” Annemle konuşmalıydım.

Balıklar. Yunuslar. kuyruklar.

“Meira yine şu küçük oyuna başlama.”

“Bizi yalnız bırak.”

“Onlara beni unutturmuşsun.”

“Buna mecburdum.”

“Sen beni silmişsin Deina.”

“Sen kendi kendini kazımışsın Leinada.” Nereden tanışıyorlardı. Kafamdan geçirdiklerime dikkat etmekte zorlanıyordum. Annemin kafesi. İsmi Leianada’ydı. Bu şu anda aklıma geliyordu.

“Bir dükkana adımı vermek mi? Bakalım daha neler çıkacak?”

“Annemi kurtar.”

“Hala idrak edemedin değil mi küçüğüm?”

“Küçükkende kandırması kolaydın.”

“Ne demek istiyorsun?”

“Bir batak iki can tek oyun.” Hala ne demeye çalıştığını anlamıyordum. Annem zincirlere direnmiyordu bile. Onun kuyruğu altın renginde ve oldukça parlaktı. Onu kuyrukla görmek çok garipti. Kendime dahi alışabilmiş sayılmazdım gerçi.

“Bataklık kazası.” O da böyle demişti.

“Kim?” Leinada’nın sorusunu cevapsız bıraktım.

“Bana bunu sen yaptın.”

“Kazayı hatırlıyor musun küçüğüm?”

“Bana bunu sen yaptın!” Her şey bu kadın yüzündendi. Bana yardım ettiğini sanmıştım. Ama hayır planının bir parçasıydı. Belki de annemi buraya getirmek istiyordu.

“Sivrilmeye başladı şimdi zekan.” Nefes alamadığımı hissettim.

“Efendim Reus sınırına dayandılar.” Leinada’ya haber getiren bir köpek balığı ile uzaklaşırken tepki veremiyordum. İçimde ani yükselen sinir çığlık atma isteği uyandırıyordu. Ama bunu nasıl yapacağımı bilemiyor gibiydim. Sanki konuşabilirdim ama çığlık atsam su yutacak ve de boğulacaktım.

“Anne iyi misin?” Kollarımı boynuna doladığımda içime dolan rahatlamayı hissedebiliyordum. Anneme sıkı sıkı sarılırken tenime değen zincirlere bağlı olması rahatsız ediciydi.

“Neden döndün?”

“Seni bırakmazdım.”

“Karaya dön Meira.”

“Birlikte.”

“Ben cezamı çekmeden çıkamam.”

“Bir yolu olmalı.”

“Reus ölü bir krallık. Ölümden yollar aranmaz kızım.”

“Efsanedeki taş, yardımı olur mu?”

“Meira saçmalamayı kes.”

“Seni bırakamam.”

“Emia’nın adını anma.”

“Kayıp kraliçe.”

“Buna ben bile emin değilken sen nereden-“

“Nale.”

“Emia’dan birine mi bahsettin?” Annemin sesi endişeliydi.

“Sakın Meira.”

“Anne bir yol söyle.”

“Karaya dön. Orada günde olacaksın.”

“Oraya da geldi.”

“Kim?”

“Vieadan.”

“Çiviler çıkmış olmalı.” Duyduğumuz gürültüler ile sohbetimiz kesilmişti. İki köpek balığı beni yakaladığında annem beni kuvvetle tutmaya çalışıyordu. Zincirli kuyruğunu savurduğunda çok olmasada kuvvetli bir dalga yaratarak hayvanların geri çekilmesine sebep olmuştu. Kaçmama tanıdığı fırsatı değerlendirdiğimde arkamdan bağırıyordu.

“Kaç Meira. Sakın dönme.” Bu mümkün değildi. Sandığım kadar kolay olmayacaktı. Ama ne olursa olsun annemi burada bırakamazdım. Öğrendiklerim her dakika artarak ağırlaşıyordu. Ne yapmama gerektiğini bilmediğimden kendime düşünecek zaman yaratmamaya çalışıyordum. Altından kalkamazdım bir kere düşünmeye başladığımda.

Beni kurban etmek için buraya getirmişlerdi. Bir kuyruğum vardı. Annem buraya hapsolmuştu. Bir kuyruğum vardı. Az kalsın beni kurban etmek isteyenlere güvenecektim. Annemin de bir kuyruğu vardı… Liste uzayıp giderdi. Hızlıca yüzerken Reus’un karanlık suları işimi kolaylaştırmıyordu.

Yosunlar arasında sıkışmamak için durmamam gerekliydi. Hareketli yosunlar bir su altı ormanı sunuyordu. Ve de orman yoluna doğru kaçarken buraya girdiğimi fark etmemiştim dahi. Yıkıntı sarayın etrafı köpek balıkları ile çepeçevreydi. Tek bulabildiğim boşluk gelen köpek balıklarının yarattığı boşluk olmuştu. Peşimden gelmelerini annem önlemiş sayılırdı. Yosunlar sıklaştıkça daha hızlı yüzmem gerekiyordu.

Kuyruğuma dolanan bir yosun ile ani bir duraksama yaşadığımda sarsılmıştım. Çırpınmaya başladığımda yosundan aniden kurtulmuş ve de hızımı alamayıp çarpmıştım. Neye çarptığımı görmek i.çin kafamı kaldırdığımda ecelle göz göze geldim. Ölüm bu kadar güzel bakar mıydı insana? İnsanı alacak her şey hoşnut ederdi bir aşamada.

“Kurbağa bir zıplar iki zıplar.” Büyük bir korkuyla gerilediğimde yatay pozisyondan dikeye geçmiştim. Yukarısı yosun zinciriydi. Adeta sadece ikimizin bedeni kadar boşluk açılmıştı.

“Uzak dur.” Sesimde ilk defa gördüğü engelleyemediğim bir titreme tonu vardı. Bunu fark etmiş olmalıydı ki bir yüzgeç kadar geriledi. Bilip bilmediğimi bilmiyordu ama mutlak ki şüphelenmişti.

“Meiara sakin ol.” Daha da gerilediğimde kuyruğuma dolanan yosunlar daha güvenli geliyordu bana.

“Uzak dur dedim.” Aynı çığlık atma hissini hissediyordum. Ellerimi kaldırarak uzak durması gerektiğini gösteriyordum sanki. Ne kadar anladığını bilmiyordum ama gözlerimden aynanda okunabilecek çok fazla duygu olduğuna emindim. Duygular bu kadar baskın olduklarında gizlemek zorlaşırdı.

“Buradan çıkmamız gerek.” Haklıydı. Bedenime dolanan yosunların sayısı artıyordu. Denize düşenen yılana sarılırdı. Denizin mi yılanın mı karşısındaydım onu bilemiyordum işte.

“Uzak dur.” Ardından ince uzun bir hançer çıkardı. Bu yosunlar izin verseydi daha da gerilememe sebep olacaktı. Hançeri parmakları arasında hızlıca döndürdü ve saniyeler içinde boynuma yasladı. Aramızdaki mesafeyi de kapatmıştı.

“Korkuyorsun.” Korkuyordum. İçimden hiç olmadığı kadar kuvvetli bir şekilde çığlık atmak geliyordu. Hançeri boynumda hissediyordum. Titreyen elimle hançerin üzerindeki elini kavradım. Hançerin elime denk gelen kısmı kesiyordu elimi. Elimi daha fazla sıktım. Sıktıkça acım ve çığlık atma ihtiyacım artıyordu. Boğazımın düğümlendiğini hissettim. Dudaklarım istemsiz aralandığında yaptığım şey oldukça saçma olacaktı. Ama atacağım çığlığı engelleyememiştim.

Çığlığım ile kafam arkaya doğru gittiğinde hançer boynumu sıyırmış acıyla çığlığım daha da kuvvetlenmişti. Yosunlardan kurtulmuştum önce sonra vücudum geriye doğru savrulmuştu. Görüş açım bulanıklaşırken son gördüğüm şey uzağa savrulan kralın bedeniydi.

***

“Benden uzak dur.”

“Ama annemin yerini biliyor olmalısın.”

“Ufaklıklarla anlaşma yapacak kadar düşmüş olamazsın Leinada.” Kadın bu durumdan oldukça hoşnutsuzdu.

“Sana babamı getiririm.”

“Bu mantıklı olmaya çalışmak sanırım.” Kadınının çoluk çocukla uğraşacak hali yoktu.

“Annem nerede?”

“Öldü annen. Bunu bir an önce kabullensen iyi olur Andreas.” Çocuk inkar ediyordu. Hangi anne çocuğunu görmeden giderdi, onunla tanışacak kadar beklemezdi? Bunu kabullenemiyordu. Ayrıca babası ne kadar önüne geçmeye çalışsa da söylentileri duyuyordu, annesinin yaşadığına inanalar vardı.

“Yaşıyor.”

“Kendini kandırıyorsun varis.”

“Ben tahta geçmek istemiyorum.”

“Bu kolay yıkılacaksın demek.” Leinada bu çocuğu düşmanı olarak görmüyordu. Satrançta bir piyondu. Her şey amacına uygun işleyecek gibi görünüyordu.

“Bana yardım et.”

“Andreas Vieadan.” Çocuk babasının sesiyle susmuştu. Babasının en sevmediği şeyleri en iyi bilirdi. Çünkü babası hep rahatsız olup en sevmediklerini dile getirirdi. Takdir beğeni onun dilinin ucuna gelen şeyler değildi.

“Kral Sentor.”

“Leinada.”

“Sizi Reus’ta görmek ne büyük şeref.” Kadının ironi yaptığı ikisi tarafından da anlaşılıyordu. Ama Sentor Reus ile ilgili planlarını daha taze bir kana saklıyordu. Zeki bir adamdı.

Krallığını riske edecek hiçbir şey yapmaz her zaman sağlam adımlarla yürürdü.

“Onu bu sınırlar içine almayacaksın.”

“Neden onu kendi sınırların içinde tutmayı denemiyorsun?” Leinada sesindeki meydan okumaya dayalı tonu gizleyememişti. Kraliçenin öldüğüne inananlardan değildi. Ama ne olduğunu bilmediğinden bu konuya girmemeyi tercih ediyordu. Planlarını sekteye uğratacak bir etkisi yoktu.

“Andreas derhal beni takip et.” Adam daha fazlasını söylemeden bu harabe krallıktan uzaklaşmaya başlamıştı.

“Seni uyarmıştım. Bir hafta zindan.” Babası daha fazlasını söylemedi. Çocuk cezasına razı oldu. Zindanı sevmeye başlıyordu. Kendiyle vakit geçirebildiği ağır savaş eğitimlerini görmediği tek yer orasıydı. Annesini hiç görmemişti onu hayal etmekte zorlanıyor, çoğu zaman saraydaki aşçı kadınları annesi gibi düşlüyor. Hemen ardından annesine haksızlık yaptığını düşünüp gözünün önüne gelen sahneleri dağıtıyordu. Ama elinde değildi. Annesini hayal etmek istiyordu. Ama hayalleri başlatacak kadar ışığı bulamıyordu içinde.

“Anne.” Diyordu boş zindan duvarlarına. Dudaklarına hiç izin verilmemişti bu kelimeyi dökmesi için.

Bölüm sonu

6 yorum