“Sobe.” Hüsran. Yıkım. Acı ve kaçış. Hepsi tek kapıya çıkardı yakalanış.
Çok fazlaydı, içimdeki yakalanma dürtüsünün yarattığı bıçak üstülük bıçağını bana saplamada geç kalmamıştı. Andreas beni tutup kendine çektiğinde tepki veremiyordum. Yeni uzuvlarına rağmen kuvveti yerindeydi. Beni kendi ile kapının arkasına çektiğinde kulağıma fısıldadı.
“Saklan.”
“Beni çoktan gördü.” Kekeleyerek söylemiştim. Sessiz olmam için dudaklarıma dayadığı parmağına rağmen ani bir şekilde ağlamaya başladığımda bunu beklemiyordu ve bu mimiklerine yansımıştı. Hiç durmadan ağlamaya başladığımda beni kendinden uzaklaştırmak yerine daha da çekmişti. Başımı göğsüne yasladığımda kasaba sürtünen kuzu gibiydi durumum. Ya da oltayı emen balık. Bu benzetme duruma daha da uyuyordu.
“Meira!” Silas’ın bahçeden bağrışını duyuyordum. Beni ağlarken görmemeliydi. Zaten endişeliydi.
“Beni bırakmalısın.”
“Bu seni öldürür.”
“Aksi aksi değil ki.” Andreas doğrudan gözlerime bakıyordu. Benden uzaklaştığında beni peşinden sürükleyeceğini biliyordum. Onu ikna etmem mümkün değildi. Direnmenin tek yolu ona zarar vermekti. Bir anda benden tamamen uzaklaşıp evin çıkışına yöneldiğimde bunu beklemiyordum. Silas’ın girdiği kapıdan çıktığında ardından bakakaldım.
Andreas Vieadan vaz mı geçmişti? Kralın vicdani yönüne mi dokunabilmiştim? Yüzümdeki şaşkınlık bana kollarını dolayan kardeşime kadar gitmemişti. Ardını dönüp son kez bakmadan uzaklaşmıştı. Soğukkanlı bir katilin yapacağı bir şey değildi. Orada ki bıçak oyunları hala zihnimde kendini tekrar ediyordu. Silas’ın kokusu burnuma dolduğunda tekrar ağlamaya başlamıştım.
“Silas.”
“Abla.” İkimizde bir süre hiç kıpırdamadan o şekilde kalmıştık. Göz yaşlarımız kuruyana kadar ağladıktan sonra ise kapıyı kapatıp içeri geçen Silas’ın ardından gitmiştim. Onu bu halde görmek beni kahretmişti.
“Kimdi o şerefsizler.” Ne yaptılar sana demiyordu. Aklına bir sürü korkunç ihtimal gelmiş olmalıydı.
Beni canlı bulmak bir lütuftu. Silas’ın yas dolunayı hakkında neler bildiğini bilmiyordum. Ama önce içini rahatlatmalıydım.
“Ben iyiyim Silas.” Elleriyle sanki her an gidecekmişim gibi ellerimi tutuyordu.
“Ben özür dilerim. Senin yanında olamadım.” Silas kendini suçluyordu.
“Silas sakın. Bilmediklerin var.”
“İlgilenmediğimden işte.”
“Akıl almayacak şeyler olduğundan.” Ne dersem diyeyim kendini suçlamayı kesmeyeceğini biliyordum.
“Yas dolunayı efsaneleri.” Silas ben kaybolduğumda bunlara çokça maruz kalmıştı anlaşılan.
“Emia ve Muran ile konuşmamız gerekiyor.”
“Abla önce bana anlatamaz mısın?”
“Benimde öğreneceklerim var.” Silas’ın soruları olmasını anlıyordum ama kafam bu kadar karışıkken ona ne anlatabileceğimi bilmiyordum. Ben bir yarıbalığım mı diyecektim? Aklımı kaçırdığımı düşünecekti.
“Önce biraz dinlenmek ister misin?” Her an tetikte olmaktan bu aklıma bile gelmemişti. Tuzdan kurusa da kaskatı olan saçlarım ya da üzerimdeki altından üst beni rahatsız etmiyordu. Bunu kesinlikle bozduracaktım! Ve ilk iş eve biraz kral suyu sipariş edecektim. Ama bunları düşünmeme gerek yoktu. O gitmişti. Beni bırakmıştı. Rahat bir nefes alabilirdim.
“Sende dinleneceksen.”
“Birlikte uyuyalım.” Onu başımla onayladım. İkimizde kendi odamızdaki banyolara geçtiğimizde üzerimdekilerden kurtulmuştum hızlıca. Üzerimdeki üst o kadar ağırdı ki suyun altında hissedilmesede karada göğüslerimi ağrıtmıştı.
Vücudum kum ve yosun kaplıydı. Suya girmeden önce bir tedirginlik hissettim. Ya kuyruğum geri gelirse ihtimali beni birkaç dakikalık tereddüte itti. Okyanus suyu değildi. Ama yine de hızlı olmalıydı. Islattığım saçlarımı hızlıca köpürtüp vücudumu keseledim. Tüm kirinden arınmak istiyordum okyanusun. Hızlıca durulanıp çıktığımda kendimi bornoza sarmış ve hızlıca kurulanmıştım. Bacaklarım hala benimleydi. Üzerime rahat salaş bir eşofman ve uzun kollu t-shirt giydiğimde saçlarımı kurutmayı da es geçmemiştim. Silas’ın odasında yatağına girdiğimde o hala duştaydı. Yumuşacık yatağa uzanmak tüm ağrılarımı sıfırlamıştı adeta. Kardeşim kurutttuğundan kabarmış saçları ile yanıma uzandığında huzurluydum. Bunu özlemiştim çünkü kaybettim sanmıştım.
***
“Meira hava kararıyor Emia seni görmek istiyormuş.”
“Duygularımız karşılıklıymış desene.” Sersemlemiş bir şekilde uyandığımda hayatımdaki en huzurlu uykularımdan biriydi bu. Sarih enişte Emia’ya haber etmiş olmalıydı. Üzerimdeki kıyafetlerimde bir sorun yoktu. İçime ne kadar ağır olursa olsun altından büstü giymiştim. Bunu Emia’ya göstermeliydim. Sandaletlerimiz giyerek yan eve yöneldiğimizde içimdeki anlam veremediğim gerginlik vardı.
“Annemlerin haberi oldu mu?”
“Evet. Yola çıkacaklarını duymuştum en son. Ama ondan beri haber almadım.”
“Muran biliyor olmalı.” Bir şeyler bildiklerine emindim. O istiridyeler krallıktan gelmeydi ve Emia’nın sandığı onunla doluydu.
“Telefonun yanındaysa arar mısın?” Annem eğer geldiyse bu konuşmada o da olmalıydı.
Evin kapısı hali hazırda aralıktı.
“O zaman sen önden geç ben telefon edip geleyim.” Silas’ı başımla onaylayıp hızlıca eve girdim.
“Emia Teyze ben geldim.”
“Meira!” Muran’ın heyecanlı sesini duyduğumda balkona yöneldim. Bacağı sargıda koltukta uzanıyordu. Endişe ile ona yöneldiğimde açıkladı.
“Okyanus kazası.”
“Aynından.” Ayaklarının ucuna oturan Silas şaşırmıştı. Buranın geçirdiği kazayı sanırsam o da bilmiyordu. Emia’nın karşısına sandalye çektiğimde kadın önce beni kendine çekip sarılmıştı.
“Bu mümkün değil.”
“Kendime bunu ne kadar fazla söyledim inanamazsın.”
“Sen nasıl kurtuldun?”
“Beni bıraktı.”
“Kral mı?”
“Kral.” Katil.
“Giden o muydu?”
“Oydu. Kral Andreas Vieadan.” Emia dona kalmıştı. Sorguya çekilen bendim sanki. Beti benzi atıyordu.
“Bu mümkün değil.”
“Kral beni neden istedi?”
“Kralın sana ihtiyacı var.” Emia belki de sandığımdan daha çok şey biliyordu.
“Neden?”
“Yas dolunayı, elli yılda bir okyanusa çekilen bir kurban verme törenidir.” Emia onu hiç görmediğim kadar donuk ve soğukkanlı gözüküyordu.
“Kalyan’ın annesi?” Muran büyükannesini daha açık anlatmaya teşvik ediyordu.
“Kalyanın annesi okyanusun kurbanlarındandı.”
“Onu da mı Palusin’ e hapsettiler.”
“Palusin mi?”
“Krallık.”
“Vieadan ismini değiştirmiş.” Kralı da mı tanıyordu. Hayır bana Andreas’ı gördükten sonra teyit ettirmişti. Tanıyor olamazdı.
“Okyanus krallığının ismi Emiar.”
“Benzerlik tesadüf mü?”
“Hiçbir şeyin tesadüf olmadığını görmüş olman gerekir Meira.”
“Siz kafayı mı yediniz?” Bunu bende kendime soruyor ve bir yandan da bunu istiyordum. Kafayı yemem daha içinden çıkılır bir durumdu.
“Orada bir krallık var.” Anlamlandıramayan Muran ve Silas’a dönmüştüm.
“İsminin ne olduğu önemsiz. Bir su altı krallığı.”
“Aslında önemli.”
“Neden?”
“Vieadan tahtın gerçek varisi değilde ondan.”
“Bu da ne demek?”
“Okyanusyanın soyu kurudu demek.” Kadının aklını kurcalayan bir ihtimal vardı. Ya kurumadıysa?
“Anlamıyorum.”
“Okyanusun kendi enerjisi var. Bunu kendi soyundan kuyruklarla koruyor.” Duraksadı ardından hız kesmeden devam etti.
“Kutsal taş okyanus kraliyet soyundan gelen birinin kuyruğunda olduğu sürece okyanus kendi enerjisini dengeleyebilir.” Bu anlattıklarının nereye bağlanacağını merak ediyordum.
“Yıllar önce büyük savaş esnasında kraliyet soyunun son prensesi kayboldu. Taşın onunla birlikte kaybolduğuna ya da bir köpekbalığı midesinde sonsuza uzandığına inananlar var. Her iki durumda da okyanus varislerini kaybetti.”
“Bu da dengenin bozulmasına sebep oldu. Büyük savaşta galip gelen, kıyım yaptığını söyleyenler olsa da galibiyet kazanan kraliyet komutanı Sentor Vieadan tahta geçti.” Andreas’ın atası olmalıydı. Yani kral kraliyet soyundan değildi.
“Sentor ne yaparsa yapsın okyanusyanın bozulan dengesini ve de özünü koruyamadı. Savaşı kazanışı gibi kirli oynayarak bir lanet yarattı.” Sentor’un savaşı nasıl kazandığını merak ediyordum.
“Elli yıl laneti. Dengeyi korumak için elli yılda bir insan doğumlu bir lanetlenmiş kuyrukluyu kurban edecek ve dengede oluşan bir pürüzü kaldırarak okyanusa dengeyi sağlayabileceğini geçici olarak göstermiş olacaktı.” Kalyan’ın annesi kurban edilmişti. Bir insandı ve lanetlenmişti ardından krallık onu okyanusa almıştı.
Kralın bana bu yüzden ihtiyacı vardı. Okyanusun kurumaması için gereken kurban bendim. Beni kurban etmek için almıştı. Tiamat’ın söylediklerini şimdi anlamlandırabiliyordum. Hepsi biliyordu. Ben hasattım.
“Beni kurban edecekler.”
“Okyanusun devamlılığı için.”
“Emia sen ne masalı anlatıyorsun ne saçmalıyorsun!?” Silas sinirli bir şekilde çıkıştığında Muran onu bileğinden yakalayıp yanına çekmişti. Silas geri otursa da hala yükselmiş duruyordu.
Tüm taşlar yerine oturdukça içime dolan huzursuzluk artıyordu. Beni bırakmış olamazdı bana ihtiyacı vardı. Ama gitmişti de. İstesem karada beni bulamayacağı şekilde izimi kaybettirebilirdim bunu o da biliyor olmalıydı.
“Beni kurban edecek.”
“Sana ihtiyacı var.” Nasıl bırakmıştı, bırakmamıştı. Yoksa kral yine hata mı yapıyordu. Sandığım kadar güçlü olmayabilirdi.
“Bunu biliyor muydun?”
“Sen okyanusa çekilene kadar bilemezdik. Lanetlenmişsin.”
“Bunu kim yaptı bana?”
“Bunu bilemiyorum.”
“Nasıl lanetlenirsin?”
“Lanet kirlidir, kanla oluşturuldu. Bu yüzden bataklıklarda lanetlenebilirsin.”
“Bataklık kazası.” Silas’ın dediği ile tüylerim diken diken oldu. Küçükken bir bataklığa düşmüştüm. Annem ve Silas ile gittiğimiz bir piknikte.
“Annem mi yaptı?” Bu ihtimal bana imkansız geliyordu ama yine de bir ihtimaldi ya işte.
“Sanmıyorum.”
“Emin değilsin.”
“Annene güvenmiyorum.”
“Annemde biliyor her şeyi?” Bu artık cevabını anladığım bir soruydu.
“Arkandan geldi. Ama görünüşe göre karşılaşmadınız.”
“Annem suyun altında mı?” Bu beklenmedikti. Anneminde mi kuyruğu çıkabiliyordu.
“Kraliyet mührüne ihanet etti karada fazla dayanmış olamaz.” Kraliyet mührü dediği şeyin ne olduğunu bilmiyordum.
“Bu da ne demek?”
“Kraliyet tarafından mühürlenmiş bir bilgiyi bana söyledi.”
“Bilgi ne?”
“Bunu sana söylemeyeceğim.”
“Mühür seni de mi kapsıyor.”
“Hayır söylememek benim tercihim.”
“Emia benden bir şeyleri gizlersen ilerleyemem.”
“Yolun tıkalı.” Kadın çaresiz gözüküyordu.
“Annem mühüre ihanet edince ne oldu.”
“Krallık onu cezasını çekmek üzere kendine çekmeye başladı.” Her şey o kadar üst üste geliyordu ki daha ne kadar dayanabilirdim bilmiyordum.
“Bu da ne demek?”
“Orijinal kraliyet sarayı cezası bitene kadar annene hapishane.”
“Okyanusta esir mi kaldı?”
“Öyle de diyebilirsin.”
“Orijinal kraliyet sarayı derken ne demek istedin?” Kafayı yemek üzereydim. Annem okyanusta esir mi kalmıştı yani şimdi de?
“Eskiden tüm okyanusya tek krallık Emiar’a bağlıydı.” Önündeki bardaktan bir yudum aldı ve devam etti.
“Büyük Savaş sonrası Sentor’un hükümetini kabul etmeyen safariler ve mutasyonluların katledildiğini savunan Reus halkı oluştu.”
“Yani okyanusya kendi içinde bölündü.”
“Evet. Sentor Vieadan Orijinal Sarayın kapılarını açamadı. Okyanus onu yöneticisi olarak benimsemedi. O da sarayı yıktırdı.” Belki de acımasızlık onun soyundan geliyordu.
“Bir yerin ruhunu yıkamazsın. Söylentilere göre tahtı da yıktırabilmiş değil.” Sentor Vieadan iyi biri miydi yoksa sadece iktidar hırsıyla mı hareket etmişti anlamlandıramıyordum.
“Yani annem olmayan bir sarayın sınırlarına esir.”
“Öyle.”
“Onu bulmam gerek.”
“Bu delilik. Küçükte olsa bir şansın var şu an.” Doğru söylüyordu belki de kaçabilmek için elde edeceğim tek şansım buydu. Şu an bile zaman kaybediyor sayılırdım.
“Karada bir kral değil unutma.”
“Yapamam.”
“Annene ulaşsan bile onu oradan çıkaramayacaksın.”
“İlla bir yolu olmalı.”
“Cezasının bitmesini beklemek. Olmayan duvarlara hapis.”
“Saray nerde?”
“Reus.” Leinada. Oradaki ittifağımdı, annemi tanıyordu. Bana yardım eder miydi bilmiyordum ama edebilirdi.
“Orada fazla dayanamaz.”
“Kuyruğu mutasyona uğrayabilir.”
“Bu da ne demek?”
“Reus’un suları kirlidir. Çeşitli mutasyonlara yol açar.” Annemin bu kaderi yaşamasına izin veremezdim. Şimdi kaçıp gitmem demek annemi feda etmekti. Bu söz konusu dahi olamazdı.
“Meira oraya dönmüyorsun.”
“Silas annemi bırakamam.”
“Anne olan sen değilsin. Ya seni o lanetlediyse.” Bu ihtimalde vardı. Beni lanetleyen annem olabilirdi. Hayır böyle bir ihtimal söz konusu dahi olamazdı.
“Saçmalıyorsun.”
“Tek ihtimal bu, bataklık kazası.” Kabul etmiyordum bunu. Bu mümkün değildi. Annem yapmazdı. Yapmış olamazdı.
“Orada fazla dayanamaz.”
“Meira kendini riske atmana izin vermeyeceğim.” Kafamın arkasında hissettiğim güçlü darbe sonrası tansiyonum düşerken bayılmadan önce duyduğum son şey Silas’ın sesiydi.
“Daha mantıklı bir şey düşünemedim.”
***
Bir dostluğu bitiren yeşeren bir çiçekse kesilmeli mi sulanmalı mı? Bir şeyi güzel yapan içinde bulunduğu durumsa değişkenliğini koruyandır.
Canı yanıyordu, daha önce ne böyle hissetmiş ne de böyle bir şey yaşamıştı.
“Beni kandırdın.” İnsan ihanete uğradığında ilk anda kabullenemezdi, eyleme geçene kadar reddeder. Eyleme geçtikten sonra da reddi büyürdü.
“Mahvettin.” Güzel bir şeye sahip olmak her zaman daha zordu, bu güzel şeyi bir başkasıyla paylaşmak ise en zoru. Bir başkasıyla paylaşmak demek onu kaybetmeyi göze almak demekti. Şimdi kaybetmişti, hayatta sahip olduğu en yakın arkadaşını kaybetmişti. Büyük bir yalnızlık hissediyordu. Şimdi kimsesi yoktu, sıfırdan başlamak değil sıfıra dönmek daha çok acıtıyordu o an anladı bunu.
“Şu an hassassın daha sonra konuşalım.” Üzerindeki sıkı elbise ile nefes almakta zorlanıyordu kadın.
Karşısında konuşan canını daha fazla yaktı. Eli elbisesinin fermuarına gittiğinde istemsizce titriyordu. Kuyruğu varken bu elbiseye ihtiyacı yoktu artık.
“Dışarı çık.” Karşısındakinin ikiletmeden bunu yapacağını biliyordu. Onu ne kadar tanıyamamış olsa da en iyi tanıyandı.
Birbirlerini daha da kırdıkça anlaşacaklardı. Birbirlerini kırmayı kestiklerinde ise birbirlerinden uzaklaşacak ve iyileşeceklerdi. Yaralarını ortak ettiklerinde ise yara ortak kabuk bağlayacaktı. Bu ortaklık öyleydi ki insanı bağlardı.
Aynı yaraya ağlamak aynı ilaca sığınmak ve de aynı kabuğa tutunmak. Yarayı açan mı sarabilirdi sadece?
“Hayır. Konuşacağız.” Bir anda fikrini değiştirmişti. Az önce ağzından çıkan ile kendi dahi uyuşmuyordu. Zaten afallamış olan bunu fark ettiğinde daha da şaşırdı.
“Seni dinleyeceğimi mi sanıyorsun?”
“Şu an herkesten çok beni dinlemek istiyorsun.” Tüm cevaplar ondaydı, kafasından geçen her soru, yönelttiği her yakarış ona karşıydı.
“Kızım nerede?” Kadın olanları algılayamıyordu. Kızı için olan endişesi şimdi hat safhadaydı.
“Balığı avlamak için hep yem atacaksın.” Kadın onu en son gördüğünden çok farklıydı. Simsiyah kuyruğu simsiyah saçları ince çatallaşmış sesi vardı.
“Senden nefret edeceğim.”
“Gerçekten yapabilecek misin?”
“Senden nefret etmeliyim.” Canını yakan ona duyduğu sevgiydi, bu denli büyük sevgiyi yok etmek zor olacaktı.
Doğurduğunu öldürmek mümkün değildi.
“Daha önce yapabilmiş miydin?”
“Hatamı yüzüme vurmana gerek yok.” Kadın ihaneti iliklerinde hissetti. Şaşkınlığı ve savsaklamış haliyle her zamankinden daha saldırgandı.
“Daha o kısıma gelmedik Daim. Hazmet öncelikle.”
“Uzak dur kızımdan.”
“Hoşgeldin kardeşim.” Leinada’nın yüzünde büyük bir sırıtış yer etti. Yıllardır bekliyordu.
***
Kendime geldiğimde arabanın ön koltuğuna bağlanmıştım. Kemerin üzerinde bir de halatla koltuğa bağlanmıştım. Araba Muran’ların evinin önündeydi daha hareket etmemişti. Araladığım gözlerimle Emia ve Muran ile vedalaşan Silas’ı görebiliyordum. Silas yan koltuğa oturduğunda yaptıklarına inanamıyordum.
“İçine ne giydiysen seni zor taşıdık.” İçimdeki altın büst ağırdı. Ben bile üzerime tam oturmasa zor taşıyacaktım.
“Silas bu saçmalık.”
“Seni koruyorum.”
“Annemizi öldürüyorsun.” Silas duraksadı. Ağır mı gelmişti bilmiyordum ama bunu yapıyorduk.
“Ya sen kurban edecekse? Buna izin veremem.”
“Bizi böcekten korumak için bembeyaz yorgana seren kadın mı?” Sanmıyordum. Bu olamazdı. Aksine inanamazdım.
“Bilemezsin.”
“Sen de bilemezsin.”
“Babam gitmeni istemiyor.” Babamı görmemiştim. Onunla da vedalaşmak isterdim. Çünkü bir halatın beni tutabileceğini sanıyorsa fazlasıyla yanılıyordu.
“Onunla vedalaşamadığım için üzgünüm.”
“Meira.”
“Üzgünüm Silas.” Üzerimdeki halatı çözdüğümde kollarım serbest kalmıştı. Kemeri çıkarıp kapımı açtım. Tek yol olan kıyı şeridinden gidiyordu. Direksiyonu kırmayı denesede ben daha erken davranmıştım. Açılan kapıdan ayaklanıp geriye doğru okyanusa daldığımda beni tutmaya çalışmış ama başarılı olamamıştı. Suya daldığımda büstün üzerimdeki ağırlığı azalmıştı. Ayaklarım yavaşça dönüşüm geçirirken kafamı sudan çıkarttım. Atladığım yerden bana bakıyordu.
“Dikkatli ol Meira.”
“Daima.” Ardından kuyruğum ile daldığımda içimde garip bir his vardı. Ama su serpilmiş miydi su harlıyor muydu emin olamıyordum.
Hayatım boyunca en çok istediğim şeyden kaçmış, en çok kaçtığım şeye de dönmüştüm şimdi.