İçeriğe geç

Batak Liken

Bölüm 4 · 24 dk okuma

Batak Liken

Bölüm 4

4.BÖLÜM-KET

4.BÖLÜM-KET

Her bitiş bir doğuruştan kaynaklanırdı.

İnce bir hançerin ucundan kesilen gül, sahi yeniden açar mıydı?Kokusunu ona veren yaprakları açar mıydı yeniden, açsın diye kesilirdi çünkü. Daha gür ve de daha güçlü. Köklerine sahipti. Yapraklarını seven ona ulaşmak için kökten kesmezdi onu. Yaprakları daha güzel açsın diyeydi. Peki gülü kökten seven hançer ne yapardı? Tutabilir miydi kendini uzakta?

Yoksa bilse bile vereceği zararı uzanır mıydı gülün dikenine?

İnsan her hevesine yahut her isteğine yenik düştüğünde onlara ulaşmış olsa bile kaybetmiş olacaktı. Karşımda gördüğüm kızda bunu görüyordum. Kazanmış sanılırdı, isteklerini elde etmiş. Ama yenilmişti. Ve bunun farkındaydı da. Bunun farkında olması canını daha çok acıtıyor olmalıydı.

Ket, engel olmak. İnsanın en büyük engeli kendisiydi. Ne yaparsa ne görürse kendine olduğundan en engellemesi olası olanda yine kendisiydi.

Meyus, ümitsizlik. İnsanın en büyük dayanağı ümit ettikleriydi. İnsanı en çok yıkanda buydu. Ümit ettiklerinin gerçekleşmemesi. Beklentinin yıkılması, gelicek musibetin hasarını arttırırdı.

Bazı bakışlar vardı, çok şey anlatırdı. Bazı sözler vardı çok fazla yaralardı. Bazıları vardı ki çok ayrıydı her şeyiyle. Bakışları boşluğa bakmaktan farksızdı. Gözlerine baktığınızda soğuğu teninizde hissedebiliyordunuz. Tek kelime edemezdiniz, bağırmak çağırmak istediklerinize.

O sessizlik çok şey ifade ederdi ama hiçbir şey anlatamazdı karşı tarafa. Karşındakinin ne hissettiğini ve ne düşündüğünü asla tam olarak bilemezdin. Gözlerine bakardın anlamak için. Gözlerin ardı taştan duvar olduğunda bazen sözlerini çiviletmek zorunda kalırdı. Sivri sözler ağızdan çıkar gözler ardında bir çizik bir etki bırakmayı amaçlardı. Oysa ateşin eritmesi gereken buzlar erimeden değmezdi taşa çiviler.

Hayatına ket vurmuş, adımları ileri gitse yahut gitmek istese ne faydadır? Kökleri sağlam bir gül, dikenlerini biler durur. Gül bıçakla kavuşmayı mı bekler bir bukette yer etmek için?

Yoksa bir el mi ister dikenleriyle kanatmak için? El uzanmış güle ardından bıçak değmiş güle. Kavuşmuş hançer güle. Gül önce ele batmış yaralamış, eldeki hançer kesmiş sonra gülü koparmış. Her kavuşma her birleşim, yaralamış ya da kanatmış. Hançer toprağa saplanmış, gülün yeniden yeşermesini beklemiş. Birbirlerinin sonunu getirmemiş, bir döngüye hapsolmuşlar. Döne, döne, döne… Hep en başta kalacaklar ama çok yıpranacaklar.

Gencecik bir kızdı. Tanımıyordum onu ama gözleri ardı taştan duvarlardı görüyordum. Bir kişiye değildi sınırları, herkeseydi.

Saçları kesilmiş Rapunzel kulede hapsolmuştu. Ya da daha fazla acımasınlar diye saçlarını kendi kesmişti.

Kalabalık içinden gözünüze adeta parlayan insanlar olurdu. O insanlar çekerdi dikkatinizi. Sebebi diğerlerinden daha güzel olmaları olmazdı. Belirli bir sebebi olduğu da söylenemezdi.

“Sen de kimsin?” Kız izlendiğini kolayca fark edebiliyordu sanırım bu konuda biraz pimpirikliydi.

“Sadece kayboldum.”

“Bir eğlence mekanında mı?” Sorduğu soru oldukça mantıklıydı saçmalamıştım.

“Bu sizi ilgilendirmez.” Bir anda sert çıkmak istememiştim ama ne cevap vereceğimi de bulamamıştım. Yakalanmamam gerekiyordu. Karaya tekrar çıktığımı bilmemeliydi.

“Sadece yardımcı olmak istemiştim.” Kızın yüzünde mimik oynamamıştı. Çekingen kırılganlık yoktu.

“Kusura bakmayın, gerginim biraz.” Kız omuz silktiğinde yüzüne yansımadığı gibi gerçekten umursamadığını görebiliyordum.

***

“Her zaman minnet.” Duyduğu ses ile gözlerini okuduğu kitaptan kaldırdı.

“Beni nerede bulacağını hep biliyorsun.” Oturduğu sandalyesinden kalktı.

“Sadık dostlar ne içindir?” İkisi de birbirine sarıldığında bu kısa bir selamdı ama çok fazla ağırlığa sahipti.

“Bunca yıl sonra seni görmeyi beklemiyordum.”

“Sen beni gömersin de.”

“Aradığın şey bende.” Yaka cebindeki deniz kabuğunu gösterdi.

“Aradığımı nereden biliyordun?”

“Anneni durdurmak isteyeceğini tahmin etmek zor değil.”

“Demek onunla tanıştın.”

“Ah hep ne der. Odra ile tanışmak şerefine nail oldum.” Adam buna karşı gülümsedi.

“Okyanusa kadar ulaştırdı sanırım lanetini.”

“Okyanusun kendi laneti kendisine yetiyor da artıyor.” Adam ayaklara alışmakta zorluk çekse de bunu atlatmış sayılırdı. Ama hala karşısındaki adam kadar düzgün yürüyemiyordu.

“Annemi nasıl durduracağımızı biliyor musun?”

“Açık konuşacağım onun durdurulabileceğinden emin değilim.” Onunla tanışmak bu adamın eski dostunu daha iyi anlamasına sebebiyet vermişti.

Okyanusun dalgalarına hapsolan bir lanette kıyıya vuracaktır. Bembeyaz saçları kumlara kadar uzanıyordu. Oturduğu sahil kıyısında elindeki kitabı okuyan kadın ne yapması gerektiğinden emin değildi. Kalan son üç yaprağı vardı. Halletmesi gereken son raddeydi. Bu en kolay kısmıydı. Bir şeyleri kaybetmek bulmaktan daha kolaydı. Bir yaprağı doğrudan denize bırakmak onu bir balık midesinde sonsuzluğa gidebilirdi. Yaprakların yok edilmesinin güç olduğunu biliyordu. Yakmayı yahut parçalamayı denemişti ama korunduğu tılsım çok güçlüydü. Dünyadaki tüm enerji çağıranları yok ettiğinde ancak zarar verebilirdi bu bitkilere.

Bitkileri bu süre boyunca elinde tutmak iyi bir fikir değildi. Asla tek savaşılmazdı düşmanı ve dostu her zaman olacaktı. Ama unutmamalıydı ki her savaş herkese karşı yapılırdı.

Elindeki yapraklardan birini ağzına aldı. Bunu yaptığı sırada ona yaklaşmış ceylanı fark etmemişti. Hayvan kafası ile omzuna dokundu. Ardından kadının kucağındaki gül yapraklarına uzandı. Odra başta hayvanı engelleyecekken sonra bundan vazgeçti. Bekledi ve hayvanın ne yapacağını izledi. Hayvan tıpkı Odra’nın yaptığı gibi yapraklardan birini diliyle aldı ve ağzına aldı. Oda dilindeki yaprağı gösterdi hayvana. Bunun üzerine hayvanda aynısını tekrarlardı. Odra hayvanın kalçasını ittirdi ve gitmesini izledi.

Şimdi iki yaprak kalmıştı. Birini okyanusa gizlemek mükemmel bir fikirdi belki bir balığın ağzına almasını sağlayabilirdi. Bu sayede yaprak hareket halinde bulunmaz bir konumda olacaktı. Kitabın arasına kıyıda kalan son yaprakı bıraktı. Üzerine bir havlu attı. Ardından suya yaklaştı. Soğuk su ferahlattıcıydı. Nefesini tutan kadın çok geçmeden suya dalmıştı ne kadar derine gidebilirse o kadar büyük bir balık bulabilir ve de ne kadar büyük bir balık bulabilirse o kadar iyi ağzına alabilirdi.

Yüzerken karada olduğu kadar hızlanamasa da normal bir insana göre daha hızlı hareket edebiliyordu. İlerlese de solmuş mercanlar arasında neredeyse tek bir balık bile yoktu. Bu kadını şaşırtmıştı. Bu başına gelen kötü talihten daha fazlasıydı. Nasıl olurda tek bir balık bile olmazdı. Kadın bunları düşünürken nefesi zorlanmaya başlamıştı. Oldukça derindeydi. Hızlı bir şekilde yüzeye yüzmeye başladığında bu bile fazlasıyla uzun sürmüştü. Bir süre nefesini toparladı. O kadar ilerlemişti ki etrafta bir kara parçası göremiyordu. Bu iyi değildi kitabı ve yaprağı kaybedemezdi. Tek yöne doğru yüzüğünden arkasına geri dönerek yüzmeyi planlamış ve de bu kadar derine gitmesi gerekeceğini düşünmemişti. Nefesinin toparladıktan sonra tekrar derine daldı. Tek bir balık bile yoktu görünürde.

Bu normal değildi ama kadın bu anormaliyi anlayamıyordu. Biraz daha ilerlemeye karar verdi. İlerledikçe ara ara kulakları basınçtan dolayı tıkanıyor ve zorlanmaya başlıyordu. Kanındaki lanet onu bir noktaya kadar getirebiliyordu. Pes edecek gibiyken hiç beklemediği bir şey ile karşılaştı. Karşısında bir grup deniz erkeği ona doğru yüzüyordu. Deniz kızı efsanelerinin gerçek olduğunu bilmediğinden oldukça şaşırmıştı. Belki de yaprakları onlara teslim edebilirdi.

“Hey sen yabancı! Hemen dövmeni göster.” Diyen aralarında başı çekendi. Gözleri kadının ayaklarına indiğinde dehşete uğramış görünüyorlardı.

“Komutanım bu bir insan.”

“Buraya gelen meraklı bacaklılar hoş karşılanmaz. Yakalayın.”

Odra kendisine doğru gelen dört deniz adamını kolayca savurabileceğini biliyordu ama yaklaşmalarını bekledi. Onu yakalamaya kalktıkları anda pençeleri boy gösterdi. Duraksamıştı karşısındakiler mızraklarından daha sivri pençeler ile yüz yüze geldiklerinde.

“Nesin sen?” Odra konuşmadı parlayan pençelerini suda savurdu bir iki kere.

“Kraliyet komutanı Sentor sana konuşmanı emrediyor.” Odra normalleşen elleri ile ağzını gösterdi. Nefes alamıyordu. Hatta su altında lanet enerjisini daha da harcadığından nefes almakta zorluk çekmişti. Hızla yüzeye geri yüzmesi gerekiyordu. Yukarı süzülerek yüzmeye başladığında Sentor isimli komutanın arkasından emir verdiğini duymuştu.

“Hemen yakalayın.” Odra hızlı yüzüyordu öyle ki birkaç kuyruklu onu yakalamakta zorluk çekmişti başta. Kadının bacaklarla hızlı yüzeceğini düşünmemişlerdi.

Odra bu afallama üstünlüğünü kullanarak hızına hız katmış son kalan nefesi ile yüzeye çıkmıştı. Temiz havadan kuvvetli bir nefes aldığında enerjisini topluyordu. Ayak bileğini yakalaya eller onu yukarı çekmeye çalıştığında onlardan daha kuvvetli olduğunu hissediyordu. Bacaklarında topladığı kuvvetle zıpladı. Ve bacaklarını tutanları su üzerinden uzaklara fırlattı. Geri suya döndüğünde kafası hala dışardaydı biraz daha nefeslenmeliydi. Bileğine tbu sefer tek bir el sarıldığında Odra yine aynı şeyi yapmak için nefeslenmişti. Ama bu sefer sandığı kadar kolay olmamıştı. Bileğini tutan kuvvet büyük bir kuvvetle onu dibe çektiğinde engel olamamıştı.

Komutan Sentor ile burun buruna geldiğinde nefesini tutacak vakti olmamıştı. Adamın sert yüz hatları mimiksizdi. Odra ağzından kaçırdığı nefeslerle tıkanmak üzereydi. Adam tepkisizce duruyordu. Oda pençelerini çıkarmayı denediğinde adam kadının ellerini arkada bağlamış ve bedenleri arasındaki mesafeyi sıfırlamıştı. Oda kapana kısıldığını hissediyordu. Kıyıya çok yakındı ama yüzeye yüzemiyordu karşısındaki adam ondan daha kuvvetliydi.

“Nefes böyle kesilir.” Sentor kıyıya yüzdüğünde kadının ellerini bırakmamıştı. Hala bedenleri birbirine yapışıktı.

Yüzeye çıktıklarında Odra nefesini toparlamakta zorluk çekmişti. Nefesini toparlasada onu üzerinden atacak kuvveti toparlayamıyordu.

“Bırak beni.”

“Neden?”

“Pişman olursun.”

“Ne yapabilirsin.”

“Tahmin dahi edemezsin.”

“Biliyorum ve bu yüzden çok göz alıcısın.”

“Ne saçmalıyorsun sen lanet herif?”

“Benim lanetim daha görünür. Ama anlaşılan sen gizleyebiliyorsun.” Kadının arkasında tutmaya devam ettiği ellerini sıktı vurgulamak ister gibi. Oda bu yarı balığın su dışında nasıl nefes aldığını merak etti.

“Burada nasıl nefes alıyorsun?”

“Almıyorum.”

“Konuşuyorsun.”

“Ben bir askerim.”

“Askerlerin dayanıklılıklarını hep ilgi çekici bulmuşumdur.” Odra plan değiştiriyordu her güçlünün bir zayıf noktası vardı bu da herkesi ondan güçsüz kılıyordu.

“İlgilerimiz ve bedenlerimiz çekildiğine göre benim olacaksın.”

“Komiksin.”

“Hükmedeceğim ve bana bunu vereceksin.” Kadını daha da kendine çekti. Odra kurtulmak için bir nokta arasa da bulamıyordu.

“Hükmedecek olan sen misin peki?” Odaklandı. Pençeleri sivriliyordu. Ellerini tutan elleri tuttu ve pençelerini ona geçirdi.

“Sinek ısırığı.” Adamın yüzünde mimik oynamıyordu. Oda daha da hırslandı. Adamın elleri parçalanacaktı ama tepkisizdi. Odre düşündü belki onlarında lanetlerinin sağladıkları vardı.

Dişlerini çıkardı. Adam kadının evrilen dişlerini gördüğünde sırıtttı.

“Ver bana istediğimi.” Odra doğrudan koluna geçirdiğinde dişlerini kendi dişleri zonklayana kadar durmamıştı. Ama lanet olası herif kollarını bırakmıyordu.

“Kuvvetlisin.”

“Nasıl etkilenmiyorsun?”

“İnan bana beni etkiliyorsun.”

“Domuz.”

“Ne?”

“Bırak beni tekrar ediyorum pişman olursun.” Odra ilk defa bu kadar kapana kısılmış hissediyordu. Karda olsa karşısındaki adamın ne kadar izbandut bir herif olması fark etmez her türlü iki saniyeden fazlasını harcatmazdı. Ama şimdi bilmediği bir güç ile karşı karşıya hatta burun burunaydı.

“Bu yaprak süs eşyan mı yoksa?” Adamın omzunun üzerindeki diş izleri ve kan lekeleri arasında yapışmış yaprağı gördü kadın. Ağzından düşmüştü. Onu geri alması gerekiyordu. Ellerini refleksin olarak hareket ettirmeyi denese de kıpırdatamamıştı.

Adamın iyileşen yarasını gördü. Yaprak suya değdiğinde uzaklaşacaktı. Adam yavaş yavaş suya girmeye yöneldiğinde kadın panikledi.

“Dur.”

Ardından az önce dişleriyle saldırdığı koluna bu sefer dili ile yaklaştı. Zaten ıslak yaprak yalasa da diline yapışmıyordu. Dudakları ile kavramaya çalıştığında birkaç deneme sonucu başarabilmişti. Kafasını kaldırdığında ise aralarındaki yakınlığı hissetti. Nefessiz kaldı. Odra bir anlığına ne olduğunu anlamadı ama sana bir şey hissetmişti. Bir çekim. Hayır bu mümkün değildi o hissetmezdi.

“Sınıyorsun.”

“Sınırlarını yıktırtma da bırak beni.” Adam bir anda kadının ellerin, saldığında Odra kolları ile hızlıca saldırmaya geçmişti. Adamın boynuna ellerini doladığında pençeleri çıkmıştı. Adamın boynuna sapladığı pençelere rağmen adamın ikisini de suya geri sokmasına ise yine engel olamıştı.

“Güçlüsün ama kontrol edemiyorsun değil mi?” Odra boynundaki elleri sıktı. Nefesini toparlayamadığından durmadan su yutuyor yüzeye çıkmak için çırpınsada belinden tutan eller bunu engelliyordu.

“Burada birbirimizin sonu olacağız.” Kadın daha da kuvvetli çırpındı. Biraz daha dayanabilirse adam güçten düşecekti. Tekrar yüzeye çıktıklarında Odra adamın ne yapmaya çalıştığını anlamlandıramıyordu.

“Ölen sen olacaksın.”

“Öldüren olmayı kabul ediyorsan.”

“Bu senin akıbetine bağlı bile değil.” Adam duyduğu cevap ile tamamen uzaklaştı kadından.

“Korkuttu mu?”

“Aksine istediğimi verdi.”

“Açık konuşma vaktin gelmedi mi artık?” Adamın boynundaki izler yavaşça iyileşiyordu o bunlardan etkileniyor gibi değildi. Oda bunların öldürücü darbeler olduğunun farkındaydı.

“Seni istiyorum.”

“Bende seni istiyorum ama tercihen cansız.” Odra ondan uzaklaşmış adama yaklaştı. Pençelerini çıkardı.

“Sakin ol kurt.”

“Bana ne yapacağımı söyleme balık.” Adam bu söyleme sırıtmakla yetindi.

“Benim için savaş.”

“Seninle savaşıyoruz.”

“Birbirimizi sevdiğimizi sanıyordum.”

“Hayal balığı mısın sen?”

“yanımda savaş.” Kadın bu yarıbalığın ne teklif ettiğini anlayamıyordu.

“Yanında yer alacağım kadar değerli misin?” Güçlü müsün diye sormamıştı çünkü adamın gücünün farkındaydı.

“Okyanusu ayaklarına serebilirim.”

“Ama?”

“Bana sen gereklisin.”

“Çıkarım ne?”

“Buraya neden geldin?” Kadın düşündü yaprağı bu adama saklatabilirdi. Karşısındaki adamdan bir şeyi almak kolay olmamalıydı. Odra adama yaklaştı. Dili üzerine aldığı yaprağı dudakların getirdi. Adamınkilere yaklaştı. Gül yaprağını adamın dudaklarına yapıştırdığında uzaklaştı. Adam yaprağı dili ile içeri aldığında gözlerini ayırmıyordu karşısındaki kadından.

“Bunu saklayacak bir balık lazımdı.”

“Sanırım ikimizde aradığımızı bulduk?”

“Beni neden istiyorsun?”

“Öldürebileceklerin için.”

“Her şey için yani.”

“Her şey için.” Adam devam etti.

“Ben hariç.”

“Söz vermiyorum.”

“İşte aradığım ruh.” Adam suya daldığında Odra peşinden gitmemişti. Arada dalıp çıkma sebebleri devir daimli nefeslenmeleriydi.

Kadın bekledi amacı olmuştu yaprağı teslim etmişti ama bunu bir karşılıkla yapmıştı. Odra anlaşma yapmazdı ama çıkarlarını gözetirdi. Bu da o tarz bir şeydi. Karşısındaki adamın onu neyi yok etmek üzere istediğini merak ediyordu.

“Gitmedin.” Adam yüzeye döndüğünde elinde bir mızrak vardı. Kadına yaklaştı ve ardından sordu.

“İzninle.” Ardından mızrağı kadının boynuna dayadı.

Mızrağın ucundan yansıyan ufak bir ışık huzmesi gözüne çarptı. Adam diğer eli ile kadını omzundan tuttu ve suya batırmaya başladı. Oda gözünü dahi kırpamadan karşısındakini izliyordu. Adam onu suya soktuktan birkaç saniye sonra anca mızrağı çekmişti boynundan kadın etrafa yayılan bir ışık huzmesi görmüştü.

“Ne oldu şimdi?” Fark etmeden konuştuğunda su yutacağını düşünmüştü. Ama durum tam askiydi. Nefes alabiliyordu.

Suda biraz daha bekledi. Yüzeye çıkmak için yöneldiğinde adam onu bileğinden yakaladı.

“Yüzeye çıkarsan tekrar inemezsin.”

“Nefes alabiliyorum.”

“Şimdi tamamen hazırsın.”

“Nereden başlıyoruz?”

Adam derine doğru yüzmeye başladığında Odra da peşine takılmıştı. Her yıkım bir doğuştu. Yıkmaya doğru süzülüyordu.

“Babam bir sır küpüydü.” Valter bunu biliyordu. Babasından Andreas’a aktarılan tek şey kraliyet kılavuzları sayılırdı.

“Annem ise tam eksiydi.”

“Büyük bir tamamlayıcı büyük bir yok edici.”

“Okyanus savaşlarında yaptıklarından bahsederdi.” Valter annesinin böbürlenmeye ihtiyaç duymadığını ama korku salmak için bunu çok sık yaptığını biliyordu. Okyanusun annesinin en büyük meramlarından biri olmuştu onu tanıdığı senelerdir. Valter ise annesinin bu merakının ardında yatan sırrı kendi keşfetmişti. Andreas ile dostlukları eskiye dayanıyordu bundandır. Annesi büyük savaşlara katılmıştı. Karada yarattığı karışıklıkla yetinmemişti ama eli bir yere sebepsiz uzanmazdı. Ve de okyanusa neden ilk başta girdiğini merak ediyordu.

“Savaşa onu babam dahil etmiş olmalı.”

“Ama neden?”

“Annen güçlüydü.”

“Babanda öyle.”

“Annen sahip olduğu lanet okyanusu kanatabildi.” Savaş bu şekilde kazanılmıştı. Odra Sentor ile yaptığı anlaşmaya sadık kalmıştı. Büyük savaşta çıkan mutasyonlu yahut diğer tüm canlıları yok etmişti. Okyanustaki kirliliği çözmek yerine kana bulamıştı. Krallık kraliçesini kaybetmişti savaş sırasında. Kraliyet soyu kurumuş okyanus kendini yenileyecek özünü kaybetmişti. Ve de savaşı kazanan komutan kraliyete geçmişti. Andreas o komutanın oğluydu. Babasından sonra tahta geçmişti.

Okyanusun kraliyet özünü taşımıyordu ve de her geçen gün kuruyan sulaklıkları kontrol altında tutmaya çalışıyordu. Taşı takan yoktu okyanus kendi özünden beslenemiyordu. Okyanusun gerçek kraliyetinden gelecek olanların kuyruklarında yer eden taş savaş esnasında kayıplara karışmıştı. Eski Kral Sentor bu taşın mutasyonlu bir köpekbalığı tarafından yendiği söylentisini yaymıştı. Bunun ne denli gerçek olduğu bilinmiyordu. Mutasyona uğramış ya da uğramamış tüm köpekbalıkları Reus’a ait olduğundan krallık taşı bir daha görmemek üzere bırakmış sayılırdı.

“Annemin bir çıkarı vardı.”

“Babama bir şey verdi.”

“Bir gül yaprağı.”

“Babam onu canı pahasına saklıyordu.”

“Nerede olduğunu biliyor musun?” Babası zeki bir adamdı. Ölmeden önce yaprağı yutmuştu. Yıllarca ağzında muhafaza ettiği yaprağı öleceğini anladığında yuttuğunu biliyordu Andreas.

“Mezarında.”

“Onu almam lazım.”

“Midesinde.” Valter durumun iğrençliğini fark etti. Kolay olmasını beklemiyordu. Ne annesi emanetçisini alelade biri seçerdi ne de Sentor Vieadan aptal biriydi.

“Temsilciyi durdurmanın tek yolu bu.”

“Okyanusu altüst edebilir.” Okyanus zaten bir yaşam döngüsü mücadelesindeydi. Temsilcinin enerjileri kaosa sürüklemesi onu daha da zora sokuyordu. Elli yıl lanetinde verilecek adağı zamanında veremezlerse okyanus tamamen kuruyacaktı.

Andreas durumun ciddiyetini lanetli kızı yanlış zamanda mühüre almaya kalktığında anlamıştı. Kral hata yapamazdı. Kral düşerse oyun biterdi.

“Tüm enerji duygularını kontrol edememiş genç bir kızın elinde.”

“Karşılığım var.”

“Buyur.”

“Temsilci yanına askerlerimden göndermek istiyorum.” Valter’ın buna nasıl ön ayak olacağını bilemiyordu ama babasının midesini delmek kolay olmayacaktı. Üstelik temsilciden haberdar olmak zaman kavramındaki sekmeleri açıklamada işine yarayabilirdi.

“Oldu bil.”

“Oldu bil.”

“Kaos yakanı bırakmamış görüyorum ki.”

“Kaosla beslendik, vücud besin arıyor.”

“Kızıl fırtınan bitti mi?”

“İçinden hiç çıkamayacağım bir hortum.”

“Kendiniz hapsettiğiniz şu duygular.”

“Annem gibi konuştun.”

“Yönetmekten anlıyordu.”

“Vieadan bu laflarını bir bir yiyeceksin gibi bir his var içimde.” Küçümseyici bir bakış attı Valter’a.

“Güldürme beni.”

“Bir başkası güldürecek zaten.” Omzuna vurduğunda onu özlediğini görüyordu. Valter onun için her zaman iyi bir dost olmuştu.

“Her zaman minnet.”

“Her zaman minnet.”

***

“Yüzün mosmor olmuş kurbağa.” Kendini tekrarlayan ses adeta beni hayal aleminden gerçekliğe sürüklüyordu. Suya çekildiğimde kuma tırnaklarımı geçirsem de bunun herhangi bir etkisi olmuyordu.

“Bırak artık beni.”

“Çırpınmak için suyu bekle.”

“Bırak.”

“Bırakırsam ölürsün.”

“Öleceğim.”

“Bunu bilmiyor olman gerekirdi bak.”

“Ne?”

“Çırpın istediğin kadar şimdi.” Beni suya geri aldığında rahatça nefes alabiliyordum. Fazla derinde değildik. Karada eski halime döneceğimi ummuştum.

“Gitmek istiyorum.”

“Gidemezsin.”

“Gideceğim.”

“Seninle uğraşacak vaktim yok.”

“Paşa ya bak! Bitme her an dibimde o zaman.”

“Sen uslu uslu beklesen.”

“Kurbağa değil miyim yapımda var durmadan zıplamak.”

“Bataklık kurbağası ol.”

“Oturup sinek avlıyayım tüm gün?”

“Nilüferlere esir ol.”

“Lavra hilimi istiyorum.”

“Fen bilgin varsa bu mümkün değil biliyorsun.”

“Altından bir şehir mümkün ama?”

“Değersiz maden.” İnsanların rüyalarını süsleyecek bir krallıktı. Bu kadar altın dünyayı satın alırdı.

“Altının suyunu çıkartmışsınız krallığınızda.”

“Meira kral suyunu bildiğini biliyorum.” Sürekli olarak bunu bildiğimi ima ediyor ve kendimce göz korkutuyordum. Bizde derindik. Derindeydik.

“Bu seni tedirgin etmiyor mu?”

“Elinde kral suyu görmüyorum.” Haklıydı. Karaya çıkmayı da başaramıyordum. Bir an aklıma ittifak yaptığım kadın geldi. Andreas’ta onun gibi ne düşündüğümü görebiliyor muydu?

Ona doğru yüzdüğümde uzaklaşmadı. Ona da fazla yaklaştığımda ne yapacağımı anlayıp anlamadığını ölçtüm. Beni engelleyecek miydi? Aramızdaki mesafeyi sıfırlayacağım anda geriledi.

“Vaktim yok.” Ardından bileğime Tiamat’ın ilk tanışmamızda kullandığı yosunlardan kullandı. Ve beni çağırdığı bir yunusa bıraktı. Hayvan ağzı ile yosundan tutup yüzmeye başladığında gülünecek bir haldeydim. Hep aynı noktaya geliyor hiç ilerlememiş gibi oluyordum.

Yunus hızlı sayılabilecek şekilde yüzerken kurtulmaya çalışmadım. Hayvana zarar vermek istemiyordum ama tekrar sınırdan girmek istemiyordum. Nasıl çıkabileceğimden zaten emin değildim.

“Reus.” Dediğimde yunus duraksamıştı. Birkaç kere daha seslendim. Oradaki kadının adını bilmiyordum. Beni duyup duyabileceğinden. De emin değildim zaten ama başka şansım var gibi durmuyordu.

“Tiamat’ın annesi.”

“Siyah kuyruklu müttefağim.” Birkaç kez bu şekilde hitaplar kullandığımda yunus daha da hızlanıyordu. Kaçsam bile nereye kaçacağımı ötecekti şüphesiz. Ellerim olmadan kuyruğumla onun yüzdüğü yönü kontrol edecek kadar kuvvetli değildim. Aslında kuyruğuma kuvvet kendi etrafımda dönebilsem ellerimdeki yosunu ısıran yunusu döndürüp fırlatabilirdim. Ama kendi etrafımda dönebilmem gerekiyordu. Kuyruğumu aşağı saldım. Ardından kendimi olduğum yere sabitlemeye çalışarak yunusun yüzüşünü sekteye uğratmaya başlamıştım. Durduğumuzda kollarımı döndürmek için kuyruğumu çırparak ondan kuvvet aldım. Kendi etrafımda hızla dönmeye başladığımda tahmin ettiğim gibi hayvan bunu öngörmemiş ve de engelleyememişti. Etrafımda son hızımla dönmeye başladığımda yunusu fırlatmayı başarmıştım.

Ellerim hala yosunlarlaydı ama yunus göremediğim kadar uzağa savrulmuştu. Geri dönmesi uzun sürmezdi bu yüzden acele etmeliydim. En hızlı şekilde yüzmeye başladığımda seslenmeye devam ettim.

“Reus tahtı.”

“Siyah kuyruklu müttefik.”

“Tiamat’ın annesi.” Seslenmelerim cevapsız kalırken ilerleyişimi kesmiyordum.

“Reus-”

“Leinada.” Duyduğum tanıdık ses bana istemsiz bir güven vermişti. Kadının bunu görecek olması kötüydü. Zihnimden geçirdiklerime dikkat etmeliydim.

“Seni ninnilerle büyüten sesi yabancılayamazsın yavrucuğum.”

Kadının peşinden yüzmeye başladığımda dönmüş olmama şaşırmış gözükmüyordu.

Kurbağalar, sazanlar, sardunyalar.

“Geri döndüğünü görmek güzel.”

Kurbağalar, sazanlar, sardunyalar.

“Karaya çıktığımda kuyruğum gitmedi.”

Kurbağalar, sazanlar, sardunyalar.

“Elin farklı bir hikaye anlatıyor.” Elimdeki yosunların bir nevi kelepçe olduğunu biliyor olmalıydı. Dalıyordum. Tekrar ettim.

Kurbağalar, sazanlar, sardunyalar.

“Beni yine buldu.”

“Sanırım seni hep bulacak. Hikayeye alternatif bir son.”

Kurbağalar, sazanlar, sardunyalar.

“Bir ittifak yapmıştık.”

Kurbağalar, sazanlar, sardunyalar.

“Evet küçüğüm.”

Kurbağalar, sazanlar, sardunyalar.

“Beni karaya çıkar.”

Kurbağalar, sazanlar, sardunyalar.

“Bana bir eylem borçlanırsın.”

Kurbağalar, sazanlar, sardunyalar.

“Bir daha buraya dönmeyeceğim.”

Kurbağalar, sazanlar, sardunyalar.

“Seni karaya çıkartacağım.”

Kurbağalar, sazanlar, sardunyalar.

“Ne zaman istersin?”

Kurbağalar, sazanlar, sardunyalar.

“Hemen.”

Kurbağalar, sazanlar, sardunyalar.

“Küçük numaranı beğendim. Ama düşmanın benmişim gibi oldu.”

Kurbağalar, sazanlar, sardunyalar.

“Güvenme demiştin.”

Kurbağalar, sazanlar, sardunyalar.

“Sende çoktan güvenmiştin.”

Kurbağalar, sazanlar, sardunyalar. Birkaç köpekbalığına seslendi. Önce bileğimde ki yosunlardan kurtardı beni. Ardından beni kıyıya götürecek iki köpekbalığını takdim etti.

“Kurbağalar, sazanlar, sardunyalar ha? Yaratıcı.”

Kurbağalar, sazanlar, sardunyalar.

Köpekbalıkları ile ondan uzaklaşana kadar durmadan tekrarlamıştım bunu. Zihnimden geçenleri ben kontrol edemezken bir başkasına açmak iyi bir fikir değildi. Köpek balıkları yunustan çok daha hızlı gidiyordu. Yavaşladıkları ana kadar baya iyi yol almıştık.

“Kral burada.” Bu içimde bir yakalanmışlık hissine sebebiyet vermişti. İstemsizce gerilmiştim.

“Sakin ol ardından gideceğiz.” Ona fark edilmemek çok zordu ben bu zamana kadar başaramamıştım. Ama belli ki yeni arkadaşlarım olan köpekbalıkları bu konuda benden daha iyilerdi.

“Kuklalar kraliyetin kutsal görevi için izinli olmak üzeresiniz.” Sesi uzaktan da olsa seçiliyordu. Gizlendiğimiz mercan kayalık arkasında bekliyorduk. Karaya fazla yakınlardı. Dönmeleri gerekirdi ama beklemediğim bir şey oldu. Dönmek yerine devam ettiler. Suda gözükmedikleri esnada köpekbalıkları da kayalığın ardından çıkmıştı. Karaya çıkabiliyorlardı. Karaya çıkabilirdim.

Tekrar yüzmeye başladığımızda karaya gelmiştik. Köpek balıkları biraz daha derinde beklediğinde ben ilerledim. Köpek balıkları önce kafalarını çıkartarak karayı kontrol etmişlerdi. Karaya çıktığımda yine kendimi kuma atmıştım. Hızlıca kurulanmaya başladığımda bu sefer umut ediyordum. Bacaklarımı geri aldığımı düşünerek kumda yuvarlanmaya başladım. Bir süre sonra nefesim açıldı. Büyük bir umutla aşağı baktım. Bacaklarım oradaydı. Hızlıca kalkmaya çalıştım. Heyecanla kalktıktan sonra zıplamış ardından yeri boylamıştım.

Bacaklarım geri gelmişti! Karıncalanmış olduklarından ilk birkaç dakika ayakta durmakta zorlandım. Sonrasında ayakta durduğumda altıma hiçbir kıyafet yoktu. Sahile bakındığımda bir havlu bulabilme umudundaydım. Ama sahil bomboştu. Bir bitki yaprağı belki iyi olabilirdi. Kendimi hızlıca örtme ihtiyacı duydum. Sahili detaylı incelediğimde nerede olduğumun farkına vardım. Evdeydim. Burası sahil kasabasıydı. Burası okyanusa girdiğim yerdi. Kimse almadıysa ilerdeki taşın arkasında eteğim olmalıydı. Hızlıca kayaya koşarken bacaklarım sendelemişti.

Eteğim çıkarttığım yerdeydi. Üzeri kum ve pislik doluydu ama bu hiç önemli değildi.

“Kral Andreas buna alışmamız için biraz süre talep ediyoruz.” Duyduğum ses ile adeta dalar gibi yaparak kendimi kayanın ardına attım. Yere çarpmamla canım yanmıştı. Burada suyun kaldırma kuvveti söz konusu değildi tabii.

“Fazla vaktimiz olmayacak. Bir takas gerçekleştireceğiz.”Sahilin üzerindeki yolda yürüyor olmalılardı. Nereye gideceklerini bilmiyordum ama şimdi benim oyun alanımdaydık. Eve gidecektim. Silas beni çok merak etmiş olmalıydı. Neyi takas edeceklerdi? İçimdeki meraka engel olabilir miydim? Yakalanırsam doğruca okyanusun dibini boylayacaktım. Hazır kurtulmuştum. Kesinlikle onları takip ediyordum. İlk gördüğüm dükkandan Sarih eniştenindi. Kaybolduğumu biliyordu. Beni gördüğüne sevindi.

“Meira kızım sen buradasın.”

“Aman tanrım gözlerime inanamıyorum.” Hemen telefona sarılmıştı.

“Kıyafete ihtiyacım var.”

Ayıp ediyorsun kızım sen iyi misin?” Üzerime bir hırka ve bir başörtü aldığım sırada o telefona sarılmıştı. Emia Teyzeyi arıyor olmalıydı.

“Doğruca eve git kızım herkes seni çok merak etti.” Sarih eniştenin söylediklerininin yarısını dinlemeden dükkandan çıktığımda eşarpla yüzümün yarısını ve saçlarımı örtmüştüm. Ardından hırkanın kapüşonunu kapadım. Yeterli bir gizlilikti. Kral ve kuklalarını uzaktan izleyebiliyordum. Üzerlerindeki siyah şortlar ve düz beyaz tshirtler ile oldukça komiklerdi. Onları kuyrukla gördüğümden mi emin değildim bu görüntü bana fazlasıyla garip geliyordu. Son olarak ayaklarıma aldığım parmak arası terlikler ile onları belirli bir mesafeden takip etmeye koyulmuştum.

Canım ayaklarım nasılda özlemiştim!

Nereye gitmeye çalıştıklarını anlayamıyordum. Gittikleri yer kasabanın dışına doğruydu. Kasabadan çıkmak istediğime emin değildim. Ayrıca ne kadar yol gideceklerini de bilmiyordum. Uzun gitmek yerine okyanusun istedikleri kıyısından çıkmaları daha mantıklıydı. Bu yüzden buraya yakın bir yere gideceklerini düşünmüştüm ama hesaba katmadığım şuydu ki kıyısı olmayan yerler vardı. İyi de suya kıyısı olmayan yerlerde yarı balıkların işi neydi ki? Yarı balıkların karada işi ne olabilirdi ki?

Buradan uzaklaşarak eve gidebilirdim. Ama Silas hala burada olmalıydı. Annemlere haber verdiyse onlarda buradaydı. Annem biliyor muydu ya da beni aramaya gelmiş miydi? Leinada kimdi? Bana neden yardım ediyor ve de annemi nereden tanıyordu?

Bir eğlence mekanına girdiklerini görmüştüm uzaktan. Onlar girdikten sonra artlarından girmeden önce başımdaki ve üzerimdekini çıkartıp belime bağladım. Üzerimde artık sudaki gibi hafif hissettirmenin tam aksi göğüslerimi yoran altın büst vardı.

Girişte sorun yaşamamıştım. Etraf oldukça kalabalıktı. Andreas’ın neden karada olduğunu merak ediyordum. Merakın bir şeye bağlanması onun bir süre sonra giderileceği anlamına gelirdi. Bu sebepten mutluluğu bir şeye bağlamamak gerekirdi. Mutluluk her yerdeydi. Onu bir şeye bağlamak durmadan onu aramak mutluluğu ulaşılmaz kılardı.

İçeri girdiğimde üzerimdekiler dikkat çekmiyordu ama yine de fazla parlak olması beni sıkıntıya sokabilirdi. Bu yüzden biraz arkalarında izliyordum onları. Yanında getirdiği muhafızlar durmadan etrafı kontrol ediyorlardı. Etrafa bakındığımda biri dikkatimi çekmişti.

Gencecik bir kızdı. Tanımıyordum onu ama gözleri ardı taştan duvarlardı görüyordum. Bir kişiye değildi sınırları, herkeseydi.

Saçları kesilmiş Rapunzel kulede hapsolmuştu. Ya da daha fazla acımasınlar diye saçlarını kendi kesmişti.

Kalabalık içinden gözünüze adeta parlayan insanlar olurdu. O insanlar çekerdi dikkatinizi. Sebebi diğerlerinden daha güzel olmaları olmazdı. Belirli bir sebebi olduğu da söylenemezdi.

“Sen de kimsin?” Kız izlendiğini kolayca fark edebiliyordu sanırım bu konuda biraz pimpirikliydi.

“Sadece kayboldum.”

“Bir eğlence mekanında mı?” Sorduğu soru oldukça mantıklıydı saçmalamıştım.

“Bu sizi ilgilendirmez.” Bir anda sert çıkmak istememiştim ama ne cevap vereceğimi de bulamamıştım. Yakalanmamam gerekiyordu. Karaya tekrar çıktığımı bilmemeliydi.

“Sadece yardımcı olmak istemiştim.” Kızın yüzünde mimik oynamamıştı. Çekingen kırılganlık yoktu.

“Kusura bakmayın, gerginim biraz.”

Kız omuz silktiğinde yüzüne yansımadığı gibi gerçekten umursamadığını görebiliyordum. İstemsiz gerginliğimi ona da yansıtmıştım. Dikkatim dağılmadan tekrar krala döndüm.

İki kızın yanındalardı. Kızlardan birinin yüzünden hiçbir ifade okunmuyordu. Ne dediklerini duyamayacağım için biraz daha yaklaştım.

“Benimle dans etmez misiniz temsilci?” Andreas Vieadan kıza yaklaşıp fısıldamıştı. Ama yine de net bir şekilde duyabilmiştim. Temsilci bu kızdı. Kralın tek korkusu ne kadar cılız bir kızdı.

“Teşekkürler ama hayır.”

“Israr etsem.”

“Etmeseniz.” Kızın yüzünden okunan tek bir ifade yoktu. Bir yüz felci geçirmiş gibiydi.

“Ediyorum.” Uyuz kral oluşunun getirdiği egosundan ayrılamamıştı anlaşılan. Kız onu tanıyor gibi durmuyordu ama eğer temsilci bu kızsa kral onu tanıyordu.

“Etmeyin.” Kız bu sefer daha keskin bir cevap vermişti. Bana yaptığı gibi emretseydi ya! Ama bu kızdan korkuyordu ya yememişti herhalde. Bu beni sinirlendirdi.

“Arsızın ilgisini bu şekilde çektin herhalde ulaşılmazı oynamak klişe.” Dediği cümleden hiçbir şey anlamamıştım ama sanırım tek anlamayan ben değildim.

“Sanırım biriyle karıştırdınız.”

“Bu mümkün değil küçük hanım Odra’nın kanını tanırım.”

“Büyükannem öldü.” Kafam daha da karışıyordu. Oda kimdi ve bu kız bir anda neden büyükannesinin ölümünü hatırlıyordu?

“Bunu biliyorum küçük hanım.”

“Pekala o zaman bu sohbetin sonuna geldik.” Kız oralı olmamaya devam ediyordu.

“Hiç sanmıyorum cennet anahtarı.” Cennet anahtarı mı? Bana kurbağa diye seslenirken bu kıza neden cennet anahtarı demişti? Ardından kızın bileğinden kavramış ve kızı göğsüne yaslamıştı. Ardından kulağına ne fısıldadığını duyamamıştım. Kız bir süre onu kendinden uzaklaştırmadı.

“Sizinle tanışmamıştık.” Diyerek ondan uzaklaştığında hiçbir şey anlamıyordum.

“Dediğim gibi hatırlamıyorsun. Ama neden?” Daha önceden tanışıyorlardı. Bu kızda mı bir yarı balıktı?

“Andreas Vieadan memnun oldum.”

“Ben memnun değilim”

“Memnuniyet duygusunu hissedemezsiniz ki siz.” Vicdanın bunu söyleyerek ne kastettiğini anlamıyordum.

“Size karşı belki.” Kız mesafesini koruyarak devam etti.

“Arkadaşların, arkadaşlarımın yanında temsilci.” Bunu söylerken sesinde tehditkar bir hava hakimdi.

“Size neden inanayım?”

“Bu sizin elinizde, tıpkı ölümlerinin sizin elinizde olması gibi.” Kızı tehdit ediyordu. Andreas bileğinden kavradığınında kız kendini geri çekememişti. Onu alt taraftan merdivenlere yöneldiğinde gizlendiğim yerden çıkmıştım.

“Sus artık sende.” Muhafızlar iki kişiyi önlerine katmıştı. Biri yine diğer kız gibi genç bir kızdı. Diğerinin yüzü gözükmüyordu. Kafasından yayılan kanı görebilmiştim. Ona ne yapmışlardı. Tiamat diğer kızı tutuyordu.

“Bunu ona yaptıracaktık. Dua et de yedeğimiz var.” demişti muhafızlardan biri diğerine. Kızın yüzünde herhangi bir ifade göremiyordum ama dehşete uğramış olmalıydı. O insanları tanıyordu.

Kana bulanmış erkek bedeninin yüzünü görebilecek bir açıya geldiğimde acı dolu çığlığımı kendi ağzımı kapayarak önlememiştim. Bu Onzan’dı.

“Arsız senin ellerini hala kana bulamadı mı?” Andreas’ın sesindeki küçümseyici tonu hissedebiliyordum.

“O zaman Odra’nın hatrına şu saf elleri biraz kırmızıya bulayalım.” Andreas elindeki bıçağı Tiamatın tuttuğu kızın boğazına dayadı. Kızın boynunda kesikler oluşuyordu. Bunu nasıl yapıyordu? Birini öldürüyor bundan zevk alıyordu. Hepsi manyaktı.

“Meyus yardım et, lütfen.” Bıçak boğazına dayalı kız feryat etmişti. Demek ki donuk gözlerin adı Meyus’tu.

“Arkadaşını istiyorsan başka bir yabancıyı öldürmek zorundasın temsilci.” Bunu söylemesi ardından her şey çok hızlı gerçekleşmişti.

Elleri adeta bir kurt pençeleriyle evrilen kız eline aldığı bıçağı Andreas’a saplamıştı. Andreas’ın bedeni yere devrildiğinde kız bakakalmıştı yaptığı şeye.

“Meyus sen nesin? Nesin sen? Katil.” Kurtardığı arkadaşı ona bu şekilde saldırgan yaklaşmaya başladığında ne olduğunu algılamakta oldukça zorlanıyordum. Tiamat ve diğer muhafızlar öylece duruyordu. Vieadan’a saplanmış hançeri çıkartmak için uğraşmıyorlardı dahi. Onzan’ın bedeninin biraz ilerisindeydi. Hepsi temsilciyi izliyordu. Bir başka adam gelmişti. Andreas’a bakmadan temsilciyle ilgileniyordu.

Temsilcinin kontrolü yitirdiğini görüyordum. Kıza kendini öldürtmüştü. Daha doğrusu bunun onu öldüreceğini düşünmüyordum. Ama kıza yaptıkları şeyi anlamlandıramıyordum. Kötü insanlardı sandığımdan çok daha kötü bir an önce buradan çıkmam lazımdı. Temsilci denen kızla bir anlığına göz göze gelmiştim.

Bomboş bakıyordu. Gözlerinin ardında kim bilir ne fırtınalar kopuyordu. Ama gözyaşı olup taşamıyordu.

***

Eğlence mekanından hızla çıktığımda belime bağladıklarımı hızla geri giymiştim. Bir süre kapıyı uzaktan izlediğimde arkamdan çıktıklarını görmüştüm. Yaşıyordu. Suyun iyileştiriciliği olsa gerekti. Ama yaşamasına sevinip sevinmemem gerektiğini bilemedim. Onzan’ a yardım yollamalıydım. Çoktan ölmüş olabilirdi bu ihtimal beni çok korkutuyordu. Esnaflara haber verdiğimde karakola bir ihbar düşmüştü bile. Eş zamanlı bir de ambulans çağırmıştım. Diğer kızda yaralıydı. Onlardan uzaklaşmam lazımdı.

Gözümü onlardan ayırmadan kamaya çalışacaktım.

“Meira!” Duyduğum çığlık ile dikkatim dağılmıştı. Ne yazık ki bu çığlığı tek duyan ben değildim. Andreas tetikteymiş gibi arkasına döndüğünde gözleri direkt gözlerime dönecekti biliyordum. Yüzümü tamamen kapatıp kendimi çalılıkların arkasına fırlattım. Daha doğrusu yine bir dalış gerçekleştirmiş yer çekiminden dolayı çakılıp kalmıştım. Silas beni görmüştü ve de bana gelecekti. Gözlerimi açıkta bırakmak iyi bir fikir değildi sanırım.

“Siz iyi misiniz?” Tahmin ettiğim gibi Andreas anında kardeşimin yanında bitmişti.

“Siz kimsiniz?”

“Çığlık attığınız için iyi olup olmadığınızı merak ettim.”

“Ben iyiyim.” Silas aklını kaçırıyor olduğunu düşünüyor olabilirdi. Onu ne kadar özlemiştim. Çıkıp sarılmak içindeki endişeyi dindirmek istiyordum ama elimde değildi.

“Birini mi arıyorsunuz?”

“Bir baş sağlığı daha kaldıracak durumda değilim beyefendi.”

“Kusura bakmayın, buralardan değilim.”

“Peki beyefendi teşekkürler.” Kardeşime bağırabilmek istedim. O bir beyefendi değil, sokaktaki rastgele birisi değil. Bir yarı balık. Yarı balıkların kralı üstüne üstlük.

“Bir yakınınızı mı kaybettiniz?”

“Az önce gördüm.”

“Hayal görmüş olmalısınız.”

Andreas bunu kendinden emin bir şekilde söylüyordu. Ama emin olmadığını döndüğü ilk anda görebilmiştim.

Sürpriz Andreas’cığım kurbağa nilüferden sekti.

“Deli falan değilim.”

“Kusura bakmayın. Arkadaşım onu demek istememişti.” Tiamat konuşmalarını kestiğinde ona arkadaşım şeklinde hitap etmesine ister istemez gülmüştüm. Hitap konusuna takıntılı manyak ise çaktırmamıştı. Silas omuz silkti onunla uğraşanlara aldırış edecek durumda değildi. Kıvırcık bukleleri bakımsızdı, göz altları halkaları küpe boyutuna gelmişti. Dudakları çatlamış yer yer kanamıştı. Stresliyken durmadan dudaklarını dişlerdi.

Kısacası günlerdir büyük bir endişe duymuştu. Kafayı yemiş olmalıydı. Empati yapmaya çalıştığımda canımdan can gidiyordu. Ona geldiğimi söylemeliydim. Burdayım demeliydim. İyiyim.

Silas önümdeki banka oturduğunda Tiamat ve Andreas devam etmişlerdi. Onları takip etmeyi unutmuştum bile. Kardeşim buradaydı. Nefes alışverişlerini duyabileceğim yakınlıktaydı.

Gittiklerinden emin olduktan sonra birkaç dakika bekledim.

“Silas.” Sessizce fısıldadığımda aklını yitirdiğinden emin bir şekilde irkildi.

“Arkanda çalılıktayım Silas sakin ol.” Ağlamaya başladığında benden tarafa bakmıyordu.

“O adamlar peşinde değil mi?” Zeki bir kızdı.

“Eve geç hemen ardında olacağım.”

Silas banktan kalktıktan birkaç dakika sonra da ben çalılıkların ardından çıkmıştım. Eve daha kestirme bir yoldan yürümeye başladığımda içimde gergin bir his vardı. Sobelenecek gibi tetikteydim. Evin kapısını çaldığımda arkasından açılmıştı. Kapıyı açanı görmemiştim. Hızlıca eve girdiğimde ilk olarak başımdaki örtüyü çıkardım.

“Sobe.” Hüsran. Yıkım. Acı ve kaçış. Hepsi tek kapıya çıkardı yakalanış.

Bölüm sonu

4 yorum