“Krala zarar verdi. Bir mahkemeye gerek yok.”
“Kral uyanana kadar hiçbir şey bilemeyiz.”
“Tabii uyanırsa.”
“Kralın gücü ve otoritesini sarsıyorsun Selies.” Tiamat uyarısını sert ve kesin bir dil ile yapmıştı. Selies’in kim olduğunu bilmiyordum. Gözlerimi araladığımda saraydaydım. Yatağımın ucunda duruyorlardı. Ve ne yapacaklarını tartışıyorlardı. En son ne olmuştu? Yosunların arasındaydık. Uzaklaşmaya çalışıyordum. Sonrası bulanıktı. Göğsümün sıkıştığını hatırlıyordum. Sonra çığlık atacaktım. Bunlar benim bir çığlığım ile olmuş olamazdı.
“Mat otoriter tavrın kıza zaafın oluşmasından mı?”
“Ne saçmalıyorsun, senin aksine duygularımla burada değilim.”
“Peki öyle olsun. Kurbandan hoşlanman senin için iyi olmazdı.”
“Ağzından çıkana dikkat et. Bilmiyor.” Bilmediğimi düşünüyordu. Demek ki Andreas ile konuşmamıştı. Ya da Andreas konuşacak durumda değildi.
“Sence bilmese neden zarar versin ona?” Doğru duyuyordum. Kral yaralıydı. Kralı yaralamıştım. Bunu nasıl yaptığımı hatırlamıyordum. Ama benden korkmalarını sağlamak ya işime ya da sonuma gelirdi.
“Krala zarar vermesi otoritesini zedeler. Dillendirme.” Burada büyük bir otorite koruması vardı. Sanki krallığı cam bir bebekti ve korunmaya bu kadar muhtaçtı. Bu gerçek kraliyet soyundan olmamasına dayanıyor olmalıydı. Beni de bu yüzden kurban edecekti. Çalıntı bir krallığı vardı ve bunu korumanın yolu zulümden geçiyordu. Bildiğimi anlamış mıydı? Anlamadıysa bile şüphelenmişti. Bildiğimi belli etmek kendimi ölüme atmaktı. Benim ise annemi kurtarmaya ihtiyacım vardı.
“Nerdeyim ben?” Dikilirken profesyonelce rol alıyordum.
“Meira, iyi misin?”
“Neler oldu?”
“Bizde sana aynısını soracaktık deniz salyası.”
“Sen kimsin?” Adının Selies olduğunu duyduğum kız beni pek sevmiş gibi gelmiyordu. Ayrıca kıt yaratıcılığı bana müsilaj demeye el vermişti.
“Selies müstakbel Vieadan.” Duyduğum şey ile kahkahamı engelleyemedim. Bu komikti.
“Kendi isminden vazgeçmeye bu kadar meraklı bir başkasını görmemiştim kusura bakmayın.” Mat yüzünde oluşan gülümsemeyi saklamaya çalışırken kız köpürmüştü. Ben onu tanımıyordum ya da herhangi bir art niyet amacı gütmemiştim. Sadece bu bana gerçekten komik gelen bir durumdu.
“Sesin fazla çıkmasın.”
“Yoksa.”
“Yoksası yok olacak belli.” Zaten kurban edilecektim onun gözünde üstelik bunu bilmediğimi düşünüyor kendi içinde beni daha çok küçümsüyordu.
“Neymiş olacak?”
“Selies Andreas ile ilgilensen daha iyi olacak.” Mat aramıza girerek oluşan gerilimi azaltmıştı.
“Tabii seve seve.” Aman ne sevgi! Şu an Leinada gibi zihnimi okuyabilse Mat’in gülümseyeceğine yemin edebilirdim ama kanıtlayamazdım.
“Ne oldu?” Kız uzaklaştıktan sonra sorumu yinelemiştim.
“Hatırlamıyor musun?” Başımı iki yana salladım. Oynanacak oyun ne kadar çok taşa sahip olursa olsun hamlemi saklamak bana yürünecek yol sunacaktı. Tabii yüzülecek belki de.
“Kral yaralandı.”
“Bu mümkün müydü?”
“Otoritesi için güçlü duruyor.” Yani o da sadece bir insandı. Tabii bu durumda bir deniz insanı demek sanırım daha doğru bir tabir olacaktı.
“Şu an pek güçlü görünmüyor sanırım.” Kral yaralanmıştı, kral kaybedecekti. En azından yıkılmaz olmadığını görmüştüm. Onunda zayıf bir karnı vardı. Sadece nasıl basıldığını hatırlamam gerekiyordu.
“Görmek ister misin?” Başımla onayladım. Normalde buna izin verileceğini düşünmemiştim. Ayrıca Selies beni orada görmekten şüphesiz ki hiç memnun olmayacaktı. Bana neden katı bir yaklaşım sergilediğini anlamlandıramamıştım. Ama belki de nişanlısının yaralanmasından dolayı endişeliydi. Ve olay benim yanımda cereyan ettiğinden beni suçluyordu. Böyle düşününce ona hak vermiş hatta üzerine fazla gitmiş olabileceğimi düşünmeye başlamıştım.
“Benden rahatsız olmasını istemem aslında.”
“Selies Andreas’a fazla düşkündür, alışman gerekecek.”
“Alışacak o kadar şey varken bu en kolayı olacak sanırım.” Alışacak kadar zamanım yoktu aslında.
“Müsade var mı?”
“Mat tabii buyur.” Arkasından yüzen beni görmemişti. Mat’in arkasından odaya süzüldüğümde oda tanıdıktı. İlk geldiğim yerdi burası krallıkta. O günü hatırladım. Habersizlik ve belirsizlik ne kadar acıtıcı olsa da kabullenemeyişten huzurluydu. Bu insanların kurbanıydım. Beni doğru vakit gelmediğinden korumuşlardı. Ne kadar korudukları da tartışılırdı. Krallıkta ilk dakikalarımda krala saldırmaya çalışmıştım. Yatakta baygın yatan krala ilişti gözlerim. İstemsiz bir tebessüm oluştu dudaklarımda. Ardından hızlıca kendime çekidüzen vermem gerektiğini hatırlattım. Ne saçmalıyordu kafam. Bu insanlar beni öldürecekti. Onlara karşı sempati besleyemezdim. Kafayı yiyor olmalıydım. Gerçi koşullar göz önüne alındığında kesinlikle kafayı yiyordum.
“Bunu peşine kuyruk ettiğini belirtebilirdin.”
“Kraliyete yaraşır konuşmalısın Selies.” Tiamat’ın sürekli onu uyarmasından rahatsız oluyor olmalıydı. Müstakbel kraliçe konumundaydı ama Mat ile aralarında bundan öncesine dayanan bir tanışıklık olduğunu düşünüyordum.
“Ona ne kadar zarar verdiğini görmeye mi geldi?” Kızın endişeli sesi teorilerimi haklı çıkartıyordu. Kral gerçekten yaralanmış mıydı? Ciddi bir durum olacağını düşünmemiştim.
“Kral gayet iyi.” Tiamat’ın ara ara yaptığı saçma otorite telkinleri artık etkisini tamamen yitirmişti.Yatağın diğer tarafına doğru yüzdüğümde Selies afallamıştı.
“Turp gibi, turp!” Diyerek omzuna birkaç kez vurduğumda hepsi şok içindeydi.
Ama bu kral uyandığında yapabileceğim bir şey değildi o yüzden fırsatını bulmuşken geri durmayacaktım.
“Ne yapıyorsun sen? Çek o elini.” Kız şok içindeydi. Mat gülsede o da böyle bir tepki beklemiyordu.
“Ee ne devirdi paşayı?”
“Sen nasıl böyle konuşabiliyorsun?” Her kelimem kızı daha da şaşırtırken ben neredeyse keyif alacaktım. İçimdeki korku kendini şakaya vurmazsam çıldırmama sebep olabilirdi. Beni kurban etmek isteyen kralın başında krallığının içindeydim. Güven böyle bir şey olsa gerekti.
“Nasılda bir doksan devrilmiş.” Tamam gerçekten keyif alıyordum.
“Dikkat et üzerine devrilmesin.” Duyduğum ses beklenmedikti. Uyanmasını beklemiyordum. Belki de yaralanmamıştı bile bu beni konuşturma tuzağıydı. Bu nasıl aklıma gelmezdi. Bileğimden tuttuğu gibi beni çektiğinde tam üzerine savrulmuştum. Aramızdaki mesafe sıfırlanmıştı.
“Ne diyordun küçük kurbağa?” Nefesim kesilmişti. Korku bedenime tekrar akın ediyor olmalıydı.
“Sizi yerlere sermişler diyorum kral hazretleri.”
“Kral neleri neleri?”
“Hazretleri.” Hiç Muhteşem Yüzyıl izlememiş olamazdı. Doğrusu Fatih karadan fethetmişti İstanbul’u, buradakilerin Osmanlı’dan bir haber olması normaldi. Ne saçmalıyordum ben? Dünya tarihi dersini dinleyeceğim mi tutmuştu?
“Sonunda bana saygı duyman-“
“İroni canım ironi.” Yüzünde büyük bir sırıtış oluşmuştu. Eğer beni öldürmeyi niyetlemeseydi Stockholm sendromuna düşecektim. Ne saçmalıyordum? Zihnim benden ve mantığımdan bağımsız çalışıyordu. En azından hazır cevaplılığımdan bir şey kaybetmemiştim.
“Canım mı?” Bir anda itildiğimde fazla afallamasam da ne olduğunu başta anlamamıştım. Selies haklı bir tepki vermişti. Ama tepkiyi vermesi gereken kişi ben değildim. Bu adam ne kadar özgüvenliydi.
“Lafın gelişiydi. Nişanlın canımı bağışlasın yetineceğim.” Söylediğim cümle ile tekrar bana dönmüştü keskin bakışlar. Bu sefer arkasında merak vardı. Bildiğimi anlayacaktı.
“Krala saygısızlıktan idam havraları bitti o zaman?” Şaşırmış ifadesine karşılık yapabileceğim en iyi toparlama buydu. Akıllı bir adamdı ne kadar inanacağını kestiremiyordum.
“Nişanlım mı?” Sorduğu soru ile ona döndüm. Buna mı takılmıştı.
“Müstakbel eşiniz Selies Vieadan.” Dedim gülümseyerek. Selies bunu dememden hoşnut olmuşçasına başını salladı.
“Tiamat ben ne kadardır baygınım?” Konudan konuya geçmeye bayılıyor olmalıydı.
“Sadece birkaç saat.”
“Nişanlanacak kadar uzun değil yani.” Nişanlı değil miydi? Ama daha öncesinde Mat’in buna bir itirazı olmamıştı.
Neyse ki bu beni bir damla bile ilgilendirmiyordu. Dilime yavaş yavaş su altını katıyordum.
“Geçmişler olsun o zaman ben yavaştan kalkayım.” Zengin kalkışı olmadığına göre dalışı olacaktı. Gitmeme izin vereceklerini zannetmiyordum.
“Konuşacağız.”
“Emir kulunuz değilim.”
“Bende tanrı değilim zaten.” Laf ebeliğime aynı şekilde karşılık vermesi bazen beni bile tıkıyordu.
“En azından akli melekeleri yerinde.” Tiamat’a dönerek söylemiştim. Gitmemi sağlayabilirdi. Sağlar mıydı? Kaşlarını yukarı kaldırarak bunu cevaplıyordu. Sağlamazdı.
“Senin aksine.”
“Ben gayet iyiyim.” Kuyruğum vardı. Beni öldürmek isteyen insanlarla sarkastik bir sohbet sürdürüyordum ve annem okyanusa esir kalmıştı. Evet çok iyiydim.
“Bize izin verin.” Selies sessizliğe bürünmüştü bir anda. Tiamat ile birlikte odadan çıktıklarında kendimi kurtarabilecek bir yol arıyordum.
“Karada ne işin vardı?”
“Pedikür yaptıracaktım.” Bu savunma stilim bir süre sonra sinirlerini bozacaktı. Bunu hissedebiliyordum.
“Meira.”
“Andreas.” Ona ismiyle seslenmemi garipsemiş gibiydi. O ne yaparsa çelik ayna uyguluyordum. Etkili değildi ama geçici bir stratejiydi.
“Karada beni neden bıraktın?” Soru sorma sırası bana gelmeyecekti, getirtmiştim.
“Döneceğini biliyordum.” Kendinden çok emindi. Annemden haberi olabilir miydi?
“Medyumsunuz aynanda o zaman?”
“Hayır.”
“E o zaman?” Gözlerini gözlerimden ayırmadan konuşuyor ve de neredeyse hiç kırpmıyordu. Bu gerginliğimden bana öyle geliyor da olabilirdi. Bilemiyordum.
“Gözlerin.”
“Ne var gözlerimde?”
“Eminliğimin temennileriydi gözlerindeki parlaklık.”
“Lenslerdendir.” Hızlıca cevaplıyordum hepsini.
“Anlamamak için çırpın dur kurbağa.”
“Neyi anlamıyorum?” Sandığından daha fazlasını anlıyordum. Sadece izlemem gereken bir rol vardı.
“Kendini.”
“Ben basit biriyim. Anlaşılmayan sensin.”
“Birini anlamak için kendini anlamak gerekir.” Doğruydu.
Ama ben bir versiyon daha biliyordum.
“Birini sevmek için önce kendini sevmen gerekir.”
“Birini sevmek için önce kendini sevmen gerekir.” Emia biz küçükken söylerdi. Cümlemin yarısını o tamamladığında şaşırmıştım. Belki de bu bilindik bir alıntıydı.
“Annem.” Dediğinde şaşırmıştım.
“Çok sevdiğim biri söylemişti bana da.”
“Sevebiliyorsun demek.”
“Tahmin bile edemezsin.”
“Edemem.” Taş kalp. Beni öldürecekti. Kendime bunu hatırlattım.
“Etme zaten edip ne yapacaksın?”
“Diyordum nerede kaldı bizim ki?”
“Bizim ki?”
“İçindeki kamyon arkası söz yazarı.” Bu söylediğine istemsizce gülmüştüm. Su altında kamyon var mıydı ki?
“Sen-”
“Karaya çıkabiliyoruz kurbağa.”
“Neden kurbağa.”
“Geçirdiğin dönüşüm, çift yaşamlı.”
“Burda bir hayatım yok.” Olmasına da izin vermeyeceksiniz. Cümlelerin devamını sürekli içimde tamamlıyordum.
“Bunu bilemezsin.”
“Sen mi bileceksin?”
“Reus’ta ve karada ne işin olduğunu anlatmadan buradan çıkamayacaksın.” Sanki anlatsam beni öylece salıverecekti. Ne düzenbaz adamdı şu kral!
“Anlatmayacağım.”
“Bekleyeceğiz o zaman.” Beklemeye başladığımızda ona arkamı dönmüştüm. Düşüncelerimin ona kaymasını önlemek için farklı noktalara çekmeye çalışıyordum.
Bir şeyi ne kadar çok istersen iste onu sana getirecek olan hiçbir zaman onu ne kadar istediğin olmaz.
Onun için ne kadar çabaladığındır isteklerini sana getiren. Bazen uzun zaman öncelerinde istediğin bir isteğinin olduğunu görürsün ama bu beklediğin mutluluğu vermemiştir sana. Bu o isteğinden vazgeçmenden kaynaklanabilir.
Bazen çok istediğin bir şeyin arkasındaki saklanan şeri görmemez insan. Gözü istemekle o denli boyanmıştır ki ona sahip olduğunda olacakları değil sadece ona sahip olmayı görür düşlerinde.
“Küçük bir kız çocuğunun istekleri.” Zihnimi okumuş olamazdı. Bunu fark etti.
“Düşünürken kendi kendine konuşuyorsun.”
En üzerine düşünülmemiş istekler çocuklara aitken en gönülden istenen isteklerde yine onlara aitti.
Büyüdükçe isteklerinin çoğu görevlendirilmiş ezber istekler olurdu. İyi bir ev, güzel bir iş, iyi bir eş…
Periler, deniz kızları, kendine ait bir şato, hayvanlarla konuşabilmek… İnsan gerçeklerle yaşar, hayalleri görürdü.
Hayalleri olmayanlar önlerini göremez gerçeklerle kapana kısılırlardı.
“Hayalleri daha çok.”
“Hayallerin gerçekliğine dönüşmüş.”
“Hayallerimiz, bahaneler.”
“Sahip olduğunda onları istemediğini fark ettin yoksa?”
“Küçük çocuğun istekleri”
“En saf ve içten hali yani.” O ne anlayabilirdi ki saflıktan.
Onu kirletmek için elinden geleni ardına koymuyordu.
“En saf ve içten halimle söylüyorum ki kurtulmak için can atıyorum.” Bıkkınlığım sesime ve de belki de bakışlarıma yansıyordu. Ama bu masaldan gerçekten sıkılmıştım. Beklenen gelmezdi de kaçınılan dibinde biterdi ya. Oradaki ottum adeta.
“Yalan söylüyorun.”
“Hayır sen yalan söylüyor olmamı istiyorsun.” Bir insanın gerçeklik algısını sarsan önde gelen şey istemekti. Bir şeyleri istemek bir şeylerden istemek.
Bazen olan bazen olmayan şeyler. Bazen gelen bazen gelmeyecek olan.
“Buradan gitmek istiyorum.”
“İsteseydin dönmezdin.”
“Sebeplerimden bir habersin.” Beni kurban edecekti. Beni öldürmek istiyordu.
“Neymiş sebeplerin?”
“Bu soruları sorarkenki amacın ne Kral Vieadan?”
“Leinada sana ne teklif etti?”
“Onun gibi zihnimi okuyamıyorsun bakıyorum.”
“Seni karaya o çıkardı.”
“Bildiğin soruları neden soruyorsun?”
“Sence soruları ben mi soruyorum?” Haklı sayılırdı ben daha fazla şey soruyordum.
“Yosunların arasında ne oldu?”
“Siren.”
“Ne?”
“Bir sirene yakalandık.” Herhangi birini görmemiştim.
“Bize saldırdı mı?”
“İsteyerek yapmadı. Krala saldıracak kadar aklını yitirmiş olamaz.”
“Neden bu çok mu kötü olur?” Sesimdeki meydan okuma tamamen havada sanıyordu. Ama artık sandığından çok daha fazla şey biliyordum.
“Hemde çok.”
“Sen hatırlıyorsun yani.”
“Sen hatırlamıyor musun?”
“Hayır en son senden-”
“Benden uzaklaşmaya çalışıyordun.” Bunu fark etmişti. Sebebini anlamamış olmasını umuyordum. Bu gizlilik kalkanımı düşürürdü.
“Aa öyle mi olmuş?”
“Ya da her zaman yaptığın gibi kaçıyordun.”
“Ben ve kaçmak? Hah!” Eş anlamlı gibiydi.
“Hiç senlik değil.”
“Evet değil. Sen beni nereden tanıyacaksın.”
“Yanakların.”
“Ne olmuş yanaklarıma.” Ölümcül bir balık saldırsın ama kızarmış olmasınlar. Ölümcül bir balık saldırsın ama kızarmış olmasınlar. Ölümcül bir balık saldırsın ama kızarmış olmasınlar.
Kızarmışlardı.
“Neyse ucuz atlattık. Geçmişler olsun hazretleri.” Artık çıkabileceğimi düşünüyordum. Düşündüğüm gibi de olmuştu bu sefer beni durdurmamıştı.
Odadan çıktığımda biraz daha rahatlamıştım. Hızlıca önce saraydan sonra da krallıktan çıkmalıydım. İlk adımı atmıştım. Karşımda dikilen Tiamatı fark edene kadar diğer adımların daha kolay olacağını düşünüyordum.
“Nereye böyle?” Verecek cevabım yoktu.
“Acıktım. Kral kesinlikle yoruyor insanı.” Ne saçmalıyordum? Iyi bir baştan savma olduğunu düşünmüştüm.
“Endişelenme annem değilim, zihin okuyamıyorum.” Bunu biliyordum. Ayrıca kaçırdığım noktalar vardı. Tiamat Leianada’nın oğluydu. Ama bir Palusin muhafızıydı. Leinada Reus yani karanlık tarafta hüküm sürüyordu. Mat bir şeyler biliyor olmalıydı. Ama bir şeyler bildiğimi belli etmeden ona hiçbir şey soramazdım.
“Annem bazen oldukça ikna edici olabilir.”
“Onu anladım.” Şüphesiz ki o da ağzımdan laf almaya çalışacaktı. Sarayın çıkışını arayarak yüzüyordum. Bana eşlik ediyordu.
“Meira, bir süre saraydan çıkabileceğini zannetmiyorum.”
“Bu da ne demek?”
“Kralı yaralamak.”
“Kralı ben yaralamadım. Bir sirendi.”
“Kayıtlara böyle işlenmedi.” Ne kayıtlarından bahsediyordu. Ne saçmalıyordu şimdi. Kral bundan bahsetmemişti.
“Ne saçmalıyorsun.”
“Cezan bitmeden saraydan çıkamazsın.”
“Tek ayak üstünde durayım diyeceğim ama malum.”
“Arşiv cezan. Kütüphane ile ilgilenmen gerekiyor.”
“Bu ne saçma bir ceza.” Başıma bir de ceza mı çıkmıştı yani? Ne büyük saçmalıktı.
“Saraydan ne yaparsan yap çıkamazsın. Yemeğin birazdan kütüphaneye gelir.” Önünde olduğumuz kapıya baktım. Tiamat kapıyı açtığında devasa bir kütüphane vardı karşımızda. Kitaplıklar bu ultra uzun tavanlara kadar uzanıyordu. Raflarda tıka basa doluydu.
“Burada ne yapacağım?” Kabulleniş vardı sorumda. Beni öldürene kadar burada tutmayı planlıyor olabilirlerdi. Mantıklı düşününce şu an bildiklerim ve yapabildiklerim kısıtlıydı ve de adamlar bana koskoca bir arşiv sunuyorlardı. Bunu değerlendirmemek aptallık olurdu. Ama yine de itiraz ediyor gibi gözükmeliydim.
“Kütüphane en son olan hükümet değişiminden beri elden geçirilmedi.” Bu onlar için tehlike arz ederdi. Ama sanırım okumaktan yana olan fazla kimse yoktu. Ayrıca kağıtlar suya nasıl dayanıklılık gösteriyordu merak etmiyor da değildim. Rafları detaylı incelediğimde ancak cevabımı alabilirdim. Tıpkı diğer sorularımda olduğu gibi. Kitapların sayfaları altındı. Dalga geçiyor olmalılardı. Okuryazarlığın neden bu kadar az olduğu belliydi. Bu kitapları neden uzun süredir kimsenin düzenlemediği de ortadaydı. Elime bir tanesini aldığımda bir kitabın olması gerektiğinden çok daha fazla ağırdı. Burada kitap okumak imkansızdı.
Yazı yazmak daha zor olmalıydı. Bizim künyelerimizde olan yazı stili ile yazılmıştı kitaplar. Bu kadar altın gerçekten göz yorucu olmaya başlamıştı. Sanırım alıştıklarından onlara bu fazla garip gelmiyordu ama benim gözlerim kesinlikle alışamıyordu. Kesinlikle çok yorucuydu. Gerçi böyle bir kralla uğraşmaktan halk altına takılacak vakti bulamıyor olmalıydı.
Ayaklarımın gözünü seveyim! Ben buranın altından nasıl kalkacaktım? Annem odamı temizlemediğimde ceza olarak tüm evi temizletmekte haklıydı. Kesinlikle iyi bir pratikti karşına neler çıkacağını bilemiyordun.
“Bunu yapmamı bekliyor olamazsınız.”
“Cezanı deniz anası temizliği ile de değiştirebiliriz.” İtiraz edip direnirken elimdekinden olamazdım. Bu sandığımdan çok daha büyük bir fırsattı. Çöpe atacak halim yoktu.
“Sanırım seçme şansım yok.”
“Sonunda bunu anlamana sevindim.” Güçlü bir krallıkları vardı ama dayanağı kesinlikle kibirdi.
“Yemeğim için hızlı olun. Kalamar falan yemem.” İlk geldiğim gün beni devasa bir mürekkep balığının restoranına götürmüştü. Ona kendi içimde Ariel cadısı ismini vermiştim.
Ama iyi biri olma ihtimaline karşın bu ismi şimdilik kendime saklıyordum. Zaten burada kimsenin küçük deniz kızı masalıyla büyüdüğünü sanmıyordum.
“Ne yemek istersin?” Uzun süreli bir açıklık içindeydim ve bunu ancak fark edebiliyordum. Aslında bu ondan kurtulmak için uydurduğum bir yalandı ama belki de bedenim buna sandığımdan daha fazla ihtiyaç duyuyordu. Devasa bir kuyruğum vardı ama hala yemek yemem gerekiyordu. Üstelik ne yiyecektim?
“Islak hamburger oluyor herhalde bu durumda.” Şakam komikti. Bu durumlarda her şeyi dalgaya alan kısmım yelkenleri eline alıyordu.
“Şu karadaki yemek zincirleri!”
“Siz burada ne yiyorsunuz acaba?” Her türlü iddiasına vardım ki karadaki yemekler buradakilerden çok daha iyiydi. Kalıbımı basardım.
“Sizin orada yediğiniz hayvanlardan çok daha fazlasını.”
“Deniz anası mı?”
“Ha ha ne komik.” Bu şaka olsun diye söylediğim bir şey değildi. Denizden balık dışı ne yiyor olabilirlerdi?
“Bir sonraki kara görevinde seni mutlaka bir restorana girmeye davet ediyorum.” Birlikte gidelim de sizin o pizza görmemiş kaslarınız hadlerini bilsin demek yerine böyle söylemiştim.
“Lütfen, bizimle gelmeyi alışkanlık haline getirme.”
“Tamam canım bensiz yersiniz.” Vicdan yapacak değildi.
Yaptırmaya çalışmayacağım anlamına gelmiyordu.
“Bende ev hasretiyle burada ne zıkkımlanıyorsanız ondan devam ederim.”
“Meira karadan yeni döndün.”
“Aynanda her şeyi yiyemem.”
“Bu zamana kadar yediklerinle idare edeceksin o zaman.” Tam tahmin ettiğim gibi işe yaramamıştı. Yaramasını ummasamda Mat her zaman o kral bozuntusundan daha vicdanlı gelmişti bana. Hepsi aynı derken ne kadar da haklılardı. Burçta fark etmiyordu. Tek kromozom bu kadar vicdansızlık. Suyun bin kat altında bile ataerkil düzen hakimdi. Feminizm buraya inmiş miydi bilmiyordum ama Selies’e inmediğini varsayıyordum. İstemsiz bir önyargım oluşmuştu ona karşı.
“Peki çıkarken kapıyı kapat.” Sinirli bir tonda söylemem onu gram kadar etkilememişti. Ne mutlu bana! Kendi kendime kaldığımda kitaplar daha göz korkutucu bir hal almıştı. Ne kadar bir kütüphane olsa da asla belirli bir düzene sahip değildi. Benden de bu bekleniyordu. Kitapların kayıtlarının yazılı olduğu girişte kocaman bir külçe vardı. Burada kitaplar tarihi ve alfabetik olmak üzere paralelce yazılmıştı. Aynı yılda geçen ve yazılmış kitaplar kendi aralarında bir alfabetik sıraya sahipti mesela.
Dünya savaşı yıllarında hükümet değişmişti. O yıllara ait kitaplarda burdaydı yani külçeye göre burda olmalıydı. Ama nedense onları bulacağıma dair ümidim fazla değildi. En çok işime yarayacak olan onlardı. Lanetli kurban törenleri kraliyet soyunun kurumasıyla başlamıştı.
Tabii kraliyet soyunun kuruması tartışmalı bir konu olarak kalmıştı. Kimisi hala bir yerlerde soyun devam ettiğine inanıyor belki de inanmak istiyordu. Halkın bu kurban töreninden memnun olmadığını düşünüyordum. Ama çoğunluğun iyiliği için çaresiz bırakılmışlardı. Kral Sentor her şey onun güç aşkı yüzündendi. En azından bildiklerim bunlardı. Öğrenecek çok şeyim vardı. Emia annem ne kadar biliyorsa o kadar biliyor olmalıydı. Her şey ona göre bir peri masalından ibaretti. Anneminde fazla politik bir kişilik olduğunu düşünmüyordum. Yani mutlaka daha fazlası olmalıydı. Daha fazlasını bulabilmeyi ümit ediyordum. Ayrıca kraliyet cezaları ile ilgili bir kitaba da ihtiyacım vardı. Annemi o eski harabeden çıkartmam gerekiyordu. İlla ki bir yolu olacaktı sadece ne olduğunu bulmalıydım.
Önce raflar arasında yüzerek kitap adlarını incelemeye başladım.
Kan Revanı
Krallığın Çöküşü
Pençenin Yıkımı
Kayıp Kraliçe
Savaş yıllarında geçen kitaplardandı. Hepsinin sağ üst köşesinde tarihleri yazılıydı. Bu işimi kolaylaştıracaktı. Bu dört kitabı aynanda taşıyamayacağımdan teker teker alıp rafların ilerisideki oturma alanına taşımaya başladım. Burada kocaman rahat koltuklar vardı. Dört kitabı taşımıştım sadece ama partim çıkmıştı. Ve daha halletmem gereken koca bir kütüphane vardı. Acaba ne kadar ilerlediğimle ilgili kontrole gelirler miydi?
Bu riske giremezdim. Aldığım kitaplar içi muhtemelen taş dolu yastıkların altına gizledim. Künyenin başına yüzerek ilk tarihlere ait birkaç kitabı bulmaya koyuldum. İlk kitapların koyulacağı rafıda boşalttığımda yemeğim gelmişti. Nasıl olmuştu bilmiyorum ama gerçekten ıslak bir hamburger uşağın getirdiği tepsinin üzerinde duruyordu. İstemsizce gülümsemiştim. Yaptığım işe hemen ara verip yemek yemeğe koyuldum. Dahasını bile yiyebilirdim.
Buranın en güzel kısmı ellerin kirlenmiyordu. Yemeği bitirdikten sonra gelen ellerimi yıkama ihtiyacım onları sağa sola savurmamla hızlı bir şekilde giderilmişti.
Koltuğa geri döndüğümde kitaplardan en kolayda olanı çıkartmıştım.
Pençenin Yıkımı
Sayfalar fazla değildi. Taşınması imkansız bir hale getirirdi çok fazla sayfa olması. İlginç bir başlangıcı vardı.
Bu kitabın tarafsızlığı OTK* tarafından damgalanmıştır.
*Okyanus Tarih Kurumu
KARA SAVAŞLARI VE SU ALTINA ETKİSİ
Karada gelişen teknolojiler kara araştırmacısı Nerin Sier taradından aktarılandan daha fazlasını sunduğunda savaşların değişen seyri su altını daha da fazla etkilemeye başlamıştı. Okyanus saf kan kraliyetine rağmen oldukça zorlu bir sürece girmişti. Petrol denen karadan gelen lanet okyanusu kirletmeye başlamışken denize dökülen insanlarda deniz kirliliğini harekete geçirmekteydi.
Okyanus tarih yazıcısı Herald Basir tarafından tutulan kayıtlara göre okyanusya bununla mücadele de oldukça zorlanmaya başladığında belli krallıklara tesir eden başka bir musibet belirmişti. Çoğu kaynakta Pençe olarak anılan ilk ve o tarihten beridir son olarak ortaya çıkan bu yaratık zar zor ayakta kalan Emiar krallığının sonu olmuştu. Okyanusyada kabile ve krallıklar olmak üzere yapılan ayrım bu felakate bir dayanışma doğurmamıştı. Emiar’ın saf kan kraliçesinin zamansız kaybı sonrasında krallık yok olmaya mahkum görülmüştü. Beklenmedik olan ise kraliyet soyundan olmayan birinin hükümetinin doğmasıydı.
Beklenmeyen buydu işte. Tarihin seyrini değiştirende pençe hareketi mi olmuştu yoksa hükümetin asker esaretine girmesi mi tartışma konusu olmuştu. Emiar halkı kendi içinde parçalanmaya başlamıştı. Sentor Vieadan’ın hükümetini kabul edip boyun eğenler, kraliçenin kayıp olduna inanan saferiler ve de Reus’a karanlık tarafa çekilenler. Tabii o zamanlar Reus Emiar krallığının asıl kalbiydi. Sentor’u asıl saray kabul etmemişti. Okyanus böyle bir lanete son gücüyle direnmişti. Direnen saraya giremeyeceğini anlayan Kral Sentor daha farklı bir strateji işlemişti. Yeni bir krallık ilan etti bölgede ama ana saray dururken otoritesini sağlayamıyordu. Karadan gelen pençe ve petrol tankerleri ise orijinal sarayın sonu Reus’un başlangıcı olmuştu. Sarayı yerle yeksan etmişti. Sentor’un dokunamadığı sarayı pençe yok etmişti. Saray okyanustan olana direnebilirdi. Pençe hakkında bilinenler az olsa da hem okyanustan hem de karadan gibiydi. Ama neticesinde petrol tankerleri ile sarayı yerle bir etmeyi başarmıştı.
Okuduğum paragraftan başımı kaldırmama sebep olan açılan kapıydı. Kitabı hızlıca arkama bıraktığımda yere yavaşça indi.
Su sağ olsun ses çıkarmadığından yakalanmış sayılmazdım.
“Nasıl gidiyor kontrolüne geldin sanırım.” Tiamat kapıyı ardından kaparken kitapları görmemesi için yukarı doğru yüzdüm. Kitapları okumam yasak denmemişti ama yine de bir şeyleri bildiğime dair şüphe çekebilirdi bu durum ve ben bunu istemiyordum. Bir şeyleri birazda gizliden yapmak daha iyiydi.
“Kraliyette aksama olmamalı.” Yüz yüze gelmiştik. Hafif bir sırıtış ile sordum.
“Kralınız nasıllar?” Uyanmış mıydı merak ediyordum. Ama nedense uyandığında beni bulur gibi geliyordu bu yüzden uyanmadığını varsayıyordum.
“Güçlü.”
“Ama baygın?” Tiamat yüzümde oluşan hınzır ifadeyi ayıplar gibi yaptı. O endişeli durmuyordu bu yüzden ciddi bir durum olmadığının farkındaydım. Ciddi bir durum olması da beni durdurmazdı. Kralın ölümü bana kaçma fırsatı bile yaratabilirdi. Öleceğini düşünmüyordum öyle olsa beni yaşatmazlardı. Beni zaten yaşatmayacaklardı. Kendime bunu hatırlattığımda istemsizce geriliyordum.
“Üzüldün mü yoksa?” Mat’in bu sorusuna göz devirerek karşılık verdim. Bayram ilan ederdim.
“Bayramda üzüntü olmaz.”
“Burada pek bayram kutlanmaz.”
“Nasıl yani?”
“Sizin yukarıda her şeyi kutlamaya bir bahaneniz var.”
“Neden olmasın?”
“Burada halk bir arada duramıyor.”
“Bu bayramların önünde bir engel değil.”
“Yönetimden anladığını sanmıyorum.”
“Haklısın ama bayramların amacı insanları bir araya getirmektir.”
“Su altı parçalanmış durumda.”
“Yönetimsel parçalanmalar bayramları söndürmez.”
“Kalan halk boyun eğdi.”
“İnsanlar umutla göğe bakamıyor demek istiyorsun.” O böyle diyemezdi. Bir kraliyet muhafızıydı. Ama böyle düşünmesine dahi şaşırmıştım.
“Hiçbir şey demek istemiyorum.”
“Burada sadece ikimiz varız.”
“Bu söyleyeceklerimi değiştirmez.”
“Ruhunuz çürümüş.” Beni öldürmek isteyen katil balıklarla konuşuyordum. Ama bayram bir çözüm yolu olabilirdi. Eğer saferileri getirebilirseler annemi kurtarabilirdim, onlar has saray hakkında çok şey biliyorlardı. Ve de kraliçenin kayıp olduğuna inanıyorlardı. Ama yönetime bu denli düşman olanlarla anlaşma sağlamak mutlaka ki denenmişti. Benim bayram fikrim buna ön ayak olacak en parlak şey değildi. Her iki tarafında zaafı olacak bir nokta yakalamalıydım.
“Sularsın belki.”
“Saksıyı kafanıza yiyeceksiniz benden söylemesi.”
“Asabi olmasan komik kızsın.”
“Sende var olmasan komik çocuksun.”
“Ayıp ediyorsun.” Çocuk! Ne demiştim çocuk! Aradığım cevap buydu. Evrensel çocuk bayramı. 23 Nisan Türklerin ulusal egemenlik ve çocuk bayramıydı. Saferilerin çocukları onlar için ev olan saray hiç görmemişlerdi. Bu topraklardan uzakta bırakılmaya zorlanmak onlar için de zor olmalıydı. Bu bayram belki bir gün için bile olsa bayramı buraya getirebilirdi.
“Daha fazlasını edebiliriz.”
“Bu da ne demek şimdi?”
“Bir bayram kutlayacağız.” Zaman algımı yitirmiştim. Buraya ne zaman geldiğimden ve de şu an hangi ayda olduğumdan bir haberdim.
“Pinyata da ister misin?” Burada bir esir konumundaydım. Hatta bildiğimi bilmeseler de bir kurban konumunda olduğumda söz konusuydu. Kurban bayramı kutlamayı planlıyorlardı ya! Ama beni bir inekle değiştirmeyi kabul ederler miydi bilmiyordum.
“Bayramlara gerçekten çok uzaksın.”
“Burada kutlanmadığını söylemiştim.” Bu üzücüydü. Yani tüm bu gerçekliğin içinde buna takılıyor olmam garip gelebilirdi. Ama bayramlar çok önemliydi. Özellikle birleştiricilikte.
“Bu kesinlikle çok mantıklı bir fikir.” Kendi fikrimi kendimle destekliyordum.
“Kraliyet muhafızlarına haber edelim o zaman Meira.”
“Gerçekten mi?”
“Görevine devam et.” Tiamat biraz tiye alarak çıktığında ben parlak fikrimin peşinden kitaplarıma geri döndüm. Bu kitaplarda belki su altına dair bir bayramda bulabilirdim. Kitapları okumaya devam etmeden önce birkaç raf daha düzenledim. Pençeli kitap adeta bir yıkımı anlatıyordu. Halkın bu denli parçalanması normaldi. Asker olan Sentor başa geçmiş kraliyet ailesi katledilmişti. Büyük bir ayrım yaşanmıştı su altında. Ve bayram bunu bitirmeye yeterli olacak mıydı emin değildim ama kesinlikle denemeye değerdi.
Elimdeki kitapları bitirmeden dahasını almak istemiyordum. Fazla saklayacak yerim yoktu yine ani bir baskın yiyebilirdim.
Önce elimdeki kitapları okumaya başladım. Krallığın Çöküşü adlı kitap kraliyet ailesinin soyunun tükenişinden bahsediyordu. Aynı zamanda kayıp taştan bahsediyordu. Bu taş bir ucu dünyadaki tüm bıçaklardan keskin bir taş olarak tasvir edilmişti. Rengi belirsizdi, kitapta yazana göre kuyruğuna yerleştiği kraliyet ailesi üyesine göre şekilleniyordu. Herkesin kuyruk rengi de farklıydı burada dikkatimi o çekmişti. Annemin ki altın rengiydi. Bunun sebebini merak etmiştim. Mutlaka bu tarz detaylardan bahseden bir kitapta olmalıydı buralarda.
Bunları okumak bir ömür alabilirdi. Tabii bir ömrüm olacaksa. Bir sonraki kitabı almadan diğerlerini yerine bıraktım.
Kayıp Kraliçe
Diğer kitabın adı buydu. Bu da merak ettiğim bir konuydu. Siyah dumanlı kuyruklu kız da bu konulara değinmişti. Tam kitabı açacağım zaman kapı gıcırdamıştı. Bunun üzerine kitabı saklayarak hızla raflar arasına yüzdüm.
Biraz yavaş ilerliyordum toplama açısından. Bunun fark edilmesi iyi olmazdı. Kapıya döndüğümde kapıda kimse yoktu. Gıcırtıyı kendi pimpiriğimden uydurmuş olabilirdim. Yine de birkaç rafı da düzenlemek iyi olurdu. Birkaç harfi daha halletmem iyi olurdu. Yeni bir harfe geçtiğimde elime aldığım kitapların başlıklarına bakıyor ve de bayramlarla ilgili de bir şeyler bulabilmeyi umuyordum.
“Bayram demek kurbağa?” Elimdeki kitabı aniden düşürdükten sonra yaşadığım korku ile arkamdan gelen sese dönmüştüm. Burun buruna geldiğimizde istemsizce nefesimi tutmuştum.
“Elçileriniz ne kadar hızlı.”
“Elçilerim?”
“Mat.”
“Elindeki kitap kurbağa.”
“Hayır ben sana katil balina diyor muyum?” Bu kırdığım büyük bir pottu.
“Katil?”
“Sen şeklinde hitap etmeme takılmadın bakıyorum.” Kırdığım potu gizlemeye çalışıyordum. Sanki hayvan yoktu başka. Ne diye katil balina demiştim ki?
“Takılacak nokta atlamadan sekiyorsun kurbağa.”
“Balina.” Verecek başka bir cevap bulamıyordum. Uyanmıştı. Ölmesine dair umutlar suya düşüyordu.
“Ağzından çıkanlara dikkat etmelisin.”
“Ya etmezsem?”
“Etmezsen mi?”
“Aynen öyle.” Yüzüme daha fazla yaklaşmıştı istemsizce nefesimi tutuyordum. Ecel ile burun buruna olmak bu olmalıydı.
“Etmeni sağlarım.”
“Bana hiçbir şey yapamazsın.”
“Öyle mi dersin?”
“Kralı olduğun halka konuşursun anca.”
“Benimle konuşmayacak mısın?”
“Konuşuyorum ya.”
“Etkim altındasın kayıp kurbağa.” Nefesimi tuttuğumu anlamış olmalıydı ki böyle söylüyordu.
“Katil balinanın yol bulmasını sağlayan etki alanı şeysi mi?” Yüzüne anlamadığını belirten bir ifade yer etmişti.
“Bilim ya bilim!” Diyerek devam ettim.
“Konudan uzaklaşmak mı istiyorsun?”
“Ne alaka canım?” Saçmalıyordum.
“Üslubunu bu kabullenen tavrından bu seferlik göz ardı edeceğim.” Saçmalamalarıma daha da saçmalayarak karışılık veriyordu sanki. Katil balinaydı adam! Beni öldürecekti. Gerçi katil balinalara bu ismi verirken bir haksızlık yapıldığı hakkında bir şeyler okumuştum ama tam hatırlayamıyordum.
“Katil balinadan bahsediyorsun herhalde.”
“Canım.”
“Aaa bir duyan gören olacak şu krala bakın.” Gülmeye çalışarak biraz geri çekildiğimde bana doğru gelmeyi kesmedi. Bir kaçış bulmam gerekiyordu. O ise son cümleme tebessüm etmişti. Bu daha da gerilmeme sebep oldu. Kuyruğumu salladığımda bedenlerimiz birbirine değecekti. O kadar yakındık ki yüzerekte kaçamıyordum. Kollarımı iki yana açarak kendimi aşağı kaydırdığımda çok komik gözüktüğüme emindim. Ama işe yaramıştı. Kendimi kuvvetle aşağı itmeyi başarmıştım.
“Çocuk gibisin.”
“Çocuk sahibi gibi durmuyorsun.”
“Bunu duysa üzülürler.” Nasıl yani? Çocukları mı vardı? Birde çoğul eki kullanmıştı. Olacak iş değildi.
“Zaten nişanlınız da vardı.”
“Ne nişanlısı?”
“Ailenizle ilgilenmiyorum.”
“Kitaplıktan ayırdığın kitaplar öyle demiyor.” Bunu anlamış olamazdı. Sadece tek bir kitap kalmıştı yerine yerleştirmediğim. Kayıp Kraliçe kitabıydı. Tek bir kitabı fark etmesi olanaksızdı.
“Dandin oynuyor her yer ne ayırmasından bahsediyorsun?” Fark etmesi imkansızdı. Gerçek anlamda imkansızdı. Buradaki tüm kitapları ezbere biliyor olsa bile yüzü görünmeyen çok fazla kitap vardı. Yastığın altını da görüyor olamazdı.
“Ne oynuyor?”
“Dandin oynuyor dandin.” Anlamıyordu. Bu su altının cahilliği kaçıncı seviyeydi ben yetişemiyordum.
“Nece konuşuyorsun sen?” Bunu sorduğunda asıl garip olan şeyi fark etmiştim.
“Aa asıl siz neden İngilizce konuşuyorsunuz?”
“Ortak dil.”
“Koskoca krallığınıza bir dil bulamadınız mı?” Küçümseyici bir ifade ile söylemiştim bunu biliyordum ki bu onu rahatsız edecekti.
“Krallığımızın büyüklüğünün farkında olmana sevindim.”
“Ağzımdan çıkanı duymuyorsun sanırım?”
“Sanırım sen duymak istemiyorsun.”
“Duymak istemediğim şeyler oluyor tabii.”
“Örneklerin var yani.”
“Var tabii.”
“Buyur lütfen.”
“Andreas Vieadan, kral, su altı kralı, katil balina…”
Yine bir tebessüm yer etmişti yüzünde. Gülsün diye demiyordum ki.
“Daha da sayayım mı?”
“Meira Ceidwen.”
“Memnun oldum demek isterdim ama nerde?” Sarkastik halim adeta üzerime yapışmış ve de nefes aldırmıyordu.
“Mizah ardına gizlen.”
“Gizlenen ben değilim.” Bir şeyleri açık etmemem gerektiğini biliyordum ama karşımda bir aptal yoktu eğer anlayacağı varsa çoktan anlamıştı. Ne kadar olmasını istesemde bir aptal değildi.
“Apaçık karşımdayım.”
“Soracağım tek soruya dahi cevap vermezsin.”
“Sormayı denemeden bilemezsin.” Gerçek anlamda ağzımı yokluyor ve bunu beklediğimden çok daha iyi yapıyordu. Ama bizde birileriydik. Kendi tuzağına yakalanmasını sağlayabilir miydim bilmiyordum ama denemekten zarar gelmezdi.
Anlar boşa geçirilerek yok edilir. Anlar doldurulmadığında, anılara dönüşmezler. Hayat birden çok andan oluşur, birkaç anı üzerine kurulurdu. Hayallerimiz, kabuslarımız ve de gerçekliğimiz. Bunların üçü de birbirinden ayrıydı. Herhangi ikisinin iç içe girmesi kötü sonuçlar doğururdu. Her tren kendi yolunda doğru giderdi.
Konuşmadan çözebilecek miydik ki? Sanmıyordum. Sorunu gören sadece bendim belki de. O düğümü ipin tasarımı zannediyordu. Görmüyordu, bilmiyordu, gelmiyordu. Kaybettikleri insanları yorardı. Ama kaybetmek üzere oldukları daha çok yorardı. Uçurumdan düşmeden yukarı çekmeye çalışıyordu, yapamıyordu.
“Bir katilsin sen.” Kendi ölümümle o kadar ilgilenmiştim ki zaten başıma geleni unutuyordum. Onzan. Gözünü dahi kırpmamıştı. Kendini öldü göstermişti. Ne çeşit bir manyak karşı karşıya olduğumu anlayamıyordum. Unuttuğuma inanamıyordum. Emia’dan öğrendiklerim beni başka yerlere o kadar hızlı sürüklemişti ki gördüklerim aklımdan uçuvermişti. Gözlerine baktığımda canlanıyordu yavaş yavaş.
“Bu bir soru değildi.”
“Sormama gerek mi var?”
“Yok. Sorularını buna harcamak istemezsin.”
“Yaratık.”
“Anlamadım?”
“Bak kral seninde anlamadığın çıkıyor.”
“Hitabeti mi konuşacağız tekrar Meira?”
“Yaratık dedim sana.”
“Gitgide yaratıcı oluyorsun.”
“Bataklıklara mahkumsun aslında.” Öfkem yeşeriyordu adeta. Sakin olmalıydım kendime hakim olarak kaçabilirdim anca. Karşımdaki gözler bir anlık duraksamıştı. Gerileyen ifadesine istemsizce şaşırmıştım. Duygularını fazla yansıtan biri değildi.
“Bataklıklara mahkumsun aslında.” Sentor oğlunun içinden gelen bu iyilik sesinin başını ezmeye çabalıyordu. Planlarını bozacak olursa kimseyi yaşatmazdı. Ama oğlu planların gerçek olmasında önemli bir rol oynuyordu. Sentor kimsenin bilmediği iki bilgiye sahipti. Birisi babasıydı diğeri ise babasının korumakla yükümlü olduğu sırdı. Babası taş korumacısı soyundan geliyordu. Ama görev oğlu Sentor yerine Sentor’un abisi Yasun’a kalmıştı. Sentor bu plana hayatını adamıştı. Daha küçük yaşlarda kaçtığı evine can almak için geri dönmüştü. Babası öldü sandığı oğlunu karşısında görmenin sevincini yaşarken olmuştu ne olduysa. Sentor bu olaydan bahsetmeyi sevmezdi.
Yaptıklarından pişman olmasa da övünecek kadar değildi. Taşın koruma altında olduğu çok az gün olurdu. Yeni krala ya da kraliçeye geçmesi için bir öncekinin bedeninden ayrılır. Renginin sıfırlanması için sadece 18 gün beklenir ardındanda yeni sahibine tören eşliğinde takılırdı. Taşı koruyanlar görevlerinin ciddiyetlerinin farkında olurlardı. Normal şartlarda bir başka koruyucu gözükmedikçe yanlarına yaklaşanları görmez taştan bir saniye bile gözlerini ayırmazlardı. Taşa yaklaşan her hamleyi bu sayede önceden görürlerdi. Taşa o kadar odaklılardı ki bu da taşın güvenliğini sağlıyordu.
Babasının önüne abisinin ölü bedeni geldiğinde adamcağız bunu görmüştü. Başta taştan gözlerini ayırmasa da Sentor’un ona seslenişi ile donakalmıştı.
“Baba, süprizimi beğendiğini görüyorum.” Adam gözlerine dolan yaşlara rağmen taştan gözünü ayırmadı. Ayırdığı an koruyucu büyüler kalkacaktı ve buna izin veremezdi.
“Yüzgeçler aşkına çevir şu kafanı be bunak herif.” Babasına saldırmaya kalktığında bu işe yaramadı. Abisini aldı ve babasına doğru savurdu. Yaşlı adam anında tuttu bedeni. Ölü bedenin ağırlığına fazla dayanamdan batmaya başladığında Sentor için kara gözükmüştü. Taşı aldığında başta eline battı. Ama bu onu yıldıramayacak bir acıydı. Bunca yaptığını oğlunun annesine çekmesinden dolayı çöpe atamazdı.
“Dua et bana lazımsın.”
“Her bataklık senin yanından iyidir yaratık.” Sentor kendisine yaratık denmesine alınacak değildi, övgü bile kabul edebilirdi.
“Çeneni kapa antrenmana devam et.” Bir asker titizliğinde yetiştiriyordu onu. Başa geçmesine gelen tepkileri dizginleyecek şeylere ihtiyacı vardı.
“Emredersiniz.”
“Masalı kötü kalpli kraliçeden dinlesek yine de kazanır mıydı pamuk prenses?” Klişesine dayıyordu sırtını.
“Beni kötü görüyorsun.”
“Yaptıklarınla kendini böyle gösteriyorsun.”
“Kendimi bir yaratık gibi göstermek istemezdim.” Bu cümlesine şaşırmıştım. Daldığı yerden benim cümlemle kendine gelmişti. Bataklıklarla bir sorunu olan ben olmalıydım ama sanırım onunda bu konuda bir izi vardı.
“Neler duyuyoruz ağzınızdan.”
“Ben babam değilim Meira.” Uzaklaşmaya başlarken son sözü bundan ibaretti.