Kumdan kalenin surları, dalgalarla yok olmalı.
Bazı meftunlar hiç ölmemiş, bazı sağlarda yaşamamış gibi bilinirler. Kendinden biriyle bir bütün olup kaybolmak farklı kendinden güçlü olanın darbesiyle erimek farklıdır. Genç ten bir mezar taşının önünde süzülüyordu. Taşın içinde de kendi gibi genç birini görüyordu. İçinden bir şey geçiyor muydu bilinmez lakin gözlerinin önünden çok şey geçtiği bir gerçekti.
“Derin dalgalar seni yanlış yere sürüklemiş anlaşılan.” Kadın büyük ve şaşalı mezarın kenarına oturdu. Su da kum dahi sabit kalmazdı. Mezarlar zamanla eriyecek yahut şekil değiştirecek taşlardan yapılırdı. Sentor’un mezarında ismi altın işlemelerle kazılıydı. Mezar taşı dalgalardan az da olsa yıpranmıştı ama adı hasarsız bir şekilde duruyordu.
“İsmini yaşatmak için onu yaşaman yeterliydi.” Adının kalması için gösterilen bu üstün çaba adının neden kalmayacağının bir göstergesiydi. Bunu ondan daha iyi bilen ve uğruna yürüyen biri olduğunu da zannetmiyordu.
“Kendini dahi yaşatamamışsın bakıyorum.” Elindeki hançeri mezarın altın yazısına sapladı. Bu isim yaşadıkça bu hançerde onunla birlikte kalacaktı. Son vazifesini yapmıştı. Kimseye değer vermedi ve kimseden değer görmeyi beklemedi sanarlardı. Oysa değer verdiği ik kişinin son temsilcileri buradaydı. Bir hançer ve bir isim. Değer vermek gözünde hep böyleydi. Altına saplanmış bir hançer. Taşa saplanmış bir kılıç efsanesi. Değer vermek ya imkansızı istemekti ya da bir ana hapsolacak şeyi beklemekti.
Bu ikisinin de gerçekliğini görebildiğinden hisler dünyasındaki hülyalara dalamıyordu. Bunun onu her koşulda kazanan yaptığına da inanıyordu. Değerleri ya da değer verdikleri yoktu, ne tutulabiliyor ne de tutunabiliyordu. Ama tuttuğunu koparmakta şüphesiz ki bir numaraydı. Balık tutmakta onun için pek zor olmamıştı.
***
“Meira artık buradan gitmelisin.”
“Seni bırakıp gidemeyeceğimi biliyorsun.”
“Beni seni buna mecbur bırakmak zorunda kalma.”
“Yapabileceğin bir şey olduğunu sanmıyorum annecim.”
“Yine seninle aynı tarafta değiliz Denia.” Emiar’ın tanıdık sesini burada duymaya alışmıştım artık. Şimdi daha güçlü bir ses duyurma amacındaydık.
“Taraflar keskinleşecek.” Kendimden hiç olmadığım kadar emindim öyle ki içime dolan hiddetli duyguyu hissedebiliyordum.
“Sana sakin olmanı söylemeyeceğim bile.”
“Neler oluyor?”
“Buradan ayrılmaman gerek Deina.” Annemin buradan ayrılmaması önemliydi. Ancak bu şekilde onunla tehdit edilemezdi. Leinada’nın nasıl bir taraf alacağını kestiremiyordum. Bunu Emiar’a danışabilirdim ama onunda doğruyu bulabileceğinden emin değildim. Leinada bilinmez bir ittifak haliydi.
“Beni güçsüz konuma düşürüyorsun.”
“Seni kurtaramayacağımı biliyorsun.” Emiar denemişti. Deina’nın tutsaklığını ancak kraliyete layık biri sona erdirebilirdi. Kraliyet liyakatsizlik cezasının tek affını bu olarak belirlemişti.
“Çok sıkıldım.”
“Biraz daha dayan Dei.” Şu an annemi ne bu konunun içine çekebilirdim ne de onu görmezden gelebilirdim. Ama bir noktada bu yapmam gerekendi.
“Sadece biraz sabretmen gerek anne.” Düzgün bir plan bize buradan kaçma fırsatı yaratabilirdi.
“Büyümüşte küçülmüş.” Bunu bir ironiden ziyade yaralı bir yerden söylemiş gibiydi. Olanlardan kendini sorumlu tuttuğunu görebiliyordum.
“Meira öncelikle güçlerini kontrollü kullanmana ihtiyacımız var.”
“Bunda pek iyi olduğum söylenemez.”
“Neyse ki bu konuda en iyisine sahibiz.” Kimden bahsettiğini anlamamıştım. Benden başka tek bir siren vardı, o da ölmüştü.
“Onu kimin yetiştirdiğini unutuyorsun Meira.” Duyduğum ses yine kafamın içini okuyarak cevaplamıştı beni.
“Leinada?” Şaşkınlığım sesimden anlaşılıyordu.
“Düşmanımın düşmanı da düşmanımdır da işte şartlar.” Leianda beni lanetlemişti, anneme eziyet etmek onun için bir zevkti.
Bir dakika. Leinada beni lanetlemişti. Doğuştan kuyruğum yoktu. Siren olmam nasıl açıklanırdı bilemiyordum ama hala kurban olabilirdim. Kral bunu biliyor muydu?
“Seni az zorbalamışım Meira. Günaydın.” Leinada yaklaştığında annem zincirlere direnmiyordu. Bir anda araları düzelmiş miydi yani?
“Beni kurban etmek istiyordun?”
“Emin ol yalnız değildim.”
“Lei bu kadar yeter.”
“Hayrına duacı olmalı.” Emiar için buradaydı. Emir ondan bana güçlerimi kullanmamı öğretmesi için ricacı olmuş olmalıydı. Ama bence kabul sebebi hatırdan çok beni zorbalayacağı sonsuz bir kapının açılmasıydı.
“Bak şimdi anlamaya başladın kıt.”
“Öğretmenimle ancak bu kadar oluyor.” Ona karşılık vermek aklımdan geçmemişti. Bu da onu şaşırtmış olmalıydı ama rahatsız olmaktan çok keyif almış gibiydi. Bu kadın gerçekten anlaşılmazdı. Ne anlayabilir ne de anlaşabilirdin.
“Ne güzel öğrenmeye başladın bile.”
“Lei sana kontrolü sağlaman gerektiğini öğretecek.”
“Tüm ayak işi yine bende.” Leinada tam arkamda belirdiğinde nasıl bu kadar hızlı hareket ettiğini anlamıyordum. Bu kadının efsunlu bir havası vardı. Gerçek anlamda saf büyüyü temsil ediyordu sanki. Her şeyiyle bir efsun yansımaydı suyun sunduğu.
“Ne yapmam gerek.”
“Gözlerini kapat.” Dediklerine harfiyen uyacaktım. Birkaç bidon kral suyu krallığı düşürmeye yetmezdi. Ama belki tüm düğün salonunu yerle bir eden güce ulaşırsam amacıma da ulaşırdım. İçimde bir anda bu kadar nefret yeşermesi hararettendi. Bunu biliyordum, ama sönmeden elimden geleni yapmak gerekirse sonrasında pişmanlık duymak istiyordum. Muran’ı kurban edemezdi, buna izin veremezdim.
“Hayret tam istediğim yerdesin.” Zihnimi okuyordu.
“Daha da öfkelen.” Daha ne kadar öfkelenebilirdim bilmiyordum. Yaptırmaya çalıştığı şeyi anlamamıştım.
“Bana değil ona odaklan.”
“Ki-”
“Vieadan’a.” Bu isim birçok insanı öfkelendirecek bir nitelikteydi. İçimde o kadar çok duyguya ev sahipliği yaptırıyordu ki adeta bir fırtına vardı.
“Haklıydık.” Gözlerim kapalı olduğundan bunu kime doğru söylediğini görememiştim.
“Sandığımızdan daha güçlü bir duyguya sahip.”
“Nefret.” Annemin sesiydi, yoksa o da mı düşüncelerimi okuyabiliyordu.
“Aşk.” Leinada’nın dudaklarından dökülenler farklı olmuştu. Aniden gözlerimi açtığımda dibimde olduğunu hala hissettiğim kadına döndüm büyük bir hiddetle.
“Ne saçmalıyorsun?” Bunu söylerken kendi sesimi duyamamıştım. Tüylerim diken diken olmuş saçlarım dağınık bir şekilde parlamıştı. Başımda bir ağrı ile batmaya başladığımda bir kayanın kenarına sürüklenmiştim.
“İşte iyi bir çığlık diye buna derim.”
“Etrafa hiçbir şey olmadı.”
“Çünkü çığlığını emdi.” Annem bunu nerden biliyordu? Bazen onunda burada büyüdüğünü unutuyordum.
“Nasıl yani?”
“Nale zarar vermekten korkardı.” Leinada daha fazlasını söylemedi, bu konudaki acısı hala gözlerinden okunuyordu. Onun için ne kadar zor olduğunu tahmin bile edemezdim.
“Edemezsin.” Bazen direkt olarak kafa sesime cevap verdiğinden Emiar ve annem anlamıyorlardı. Peki neden onlara hiç cevap vermiyordu.
“Kendilerini koruyorlar.” Güçlü zihinleri vardı.
“Bunu nasıl yaptığımı bilmiyorum.”
“Çığlık atma hissi, göğüs kafesinin patlayacak gibi hissettiren hislerden gelir.”
“Nale özlem ve acıya odaklanırdı.” Gözlerim Emiar’a döndüğünde gözlerindeki acı yansımaları görebiliyordum.
“Ben neye odaklandım?”
“A-” Annem Leinada’nın sözünü kesti.
“Andreas Vieadan’a olan öfkene.”
“Zihnini gören hangimiz küçüğüm?”
“Lei yapma.” Annemin ayak dirediği şeyde haklılık payı vardı.
“Kalbimi görmüyorsun ya.”
“Kendini kandırdığın kısımla ilgilenmiyorum, işimize bile yarıyor.” Leinada uzatmamıştı konuyu. Ona aşık olduğumu mu sanıyordu, ne büyük saçmalıktı. Bu büyük bir saçmalıktı, göğsümün sıkıştığını hissettim.
“Şimdi.”
“Saçmalık.” Yine kendi sesimi duyamamıştım. Bunun gittikçe baş ağrıma sebep olan bir şeyden öte beni rahatlatan bir tarafı oluşuyordu.
“Bu kadar hızlı öğreneceğini düşünemiştim.” Leinada’ya istemsizce gülümseyerek dönmüştüm.
“Biraz daha pratiğe ihtiyacım var.”
“Tetikleyicinin tam yanında olacaksın.”
“Ne?”
“Ama önce öğrenmen gereken başka şeylerde var.” Leinada bana anlatmaya koyulduğunda Emiar ile annem hararetli bir şekilde konuşuyorlardı. Ne konuştuklarını merak etsem de şu an odaklanamayacağımın farkındaydım. Tüm odağımı Leinada’nın dediklerine veriyordum. Bu kadın gerçekten farklı bir boyuttu. Dediklerini çalışmaya başladığımızda ilk sefer ki kadar iyi ilerliyor sayılmazdım.
Muran hala zindandaydı bunu hatırlattım kendime. Fazla zamanımız yoktu. Leianda çığlığımı başka bir mekana yönlendirmemi öğretmeye çalışıyordu. Çığlık dudaklarımdan değil titreşimimden geçecekti. İlerdeki köpek balıklarını dağıtmam gerekiyordu.
“Daha kısa mesafedeyiz hadi.” Sabırsız değildi ama beni zorlamanın hoşuna gittiğini anlamıştım artık.
“Yorucu olmaya başladı.”
“Daha yapamadın bile.”
“Birkaç saat ara verebilirsiniz Lei.”
“Hayır.” Leinada çok netti. Omuz silkerek çalışma devam ettim. Çokta kötü sayılmazdım, köpek balıklarını huzursuz edecek kadar yaklaşabilmiştim. Saatlerce çalıştıktan sonra anca bu kadarının olması tabii ki pek aydınlık bir manzara sayılmazdı. Ama bu kadar karanlık sularda en ufak parlaklık umut demekti. İnci demekti. Saatlerini dalışa harcayıp dibe dalan dalgıçın gördüğü yansımaydı belki de ama dalgıç onu inci sanarak yüzmeye devam ederdi.
***