11.BÖLÜM KRALIN BİLDİRİSİ
Palusin Halkının Kıymetli Vatandaşları,
Bilindiği ve açıkça gözlemlendiği üzere okyanusya son kraliyet varisinin ölmesi ile solmaya başlamıştır. Bu durumu çözmek için kurallar aynen uygulanacak ve yarın akşamki dolunayla birlikte bir kurban töreni yapılacaktır. Kurbanın seçimi bizzat kraliyetin soyunun son üyesi Emiar Hoc tarafından yapılmış olup sarayda muhafaza edilmektedir.
Suyumuz pak, alnımızın ak olması hedefiyle,
Kral Andreas Viedan
Her zamankinden farklı bir yerde uyandığımda nerede olduğumu anlamam biraz vaktimi almıştı. Tanıdık oda ile son yaşadıklarım hafızamda canlanırken odanın sahibi burada değildi. Muran’a bir şey olmamış olmasını umut ediyordum. Gerçi Emiar buradayken buna cesaret edecek değillerdi. Ama ne olursa olsun Andreas hala kraldı.
“Erkencisin.”
“Nerede o?”
“Günaydın.”
“Soruma cevap ver.”
“Yaşıyor. Emiar yanında.” Bu içimi rahatlatmıştı. Tam rahat bir nefes aldığımda daha odaya ne ara girdiğini anlamamıştım ki dibimde bitivermişti. İstenmeyen ot.
“Beni ona götür.”
“Ne oldu?”
“Ne demek ne oldu?”
“Nefretinin kaynağını merak ettim.” Yüzlerimiz arasında iki santim kalmıştı. Kalp atışlarım gerginlikten olsa gerek hızlanmıştı. Bunu bilerek yapıyordu. İlk tanışmamızı hatırladım. O ana dönmüş gibiydik.
“Şimdi bir hançer çıkartmam eksik.” O da aynı anı hatırlamış olmalı ki elime uzandı.
“Benimde onu senden almam.”
“Nefret yok hançer yok.” Sorusunu kestirip atan bir cevap vermek istemiştim. Ama elimi bırakmamıştı. Elimi nazikçe tutuyordu. Gerginlik onun yanında nasıl nüksediyorsa elim tamamen karıncalanmıştı.
“Ne var?”“Helva.”
“Helva mı?” Ortamın ciddiyet ve gerginliğini bozma çabalarım dönmüştü.
“Un var helva yapsana.”
“Helva yapayım?”
“Uzaklaşta ne yaparsan artık.” Aniden kendini geri çekti, ama elimi bırakmamıştı. Ayrıca dediklerimi yapmasına alışık değildim.
“Gerçekten istediğin bu mu?”
“İstek listemde hiçbir türlü adınız geçmiyor kralım.”
“Yalan.”
“Değil.” Her zamanki sert ifadesi yoktu sanki artık. Gözlerine bakarken deryayı görüyordum. Silkelendim kendime gelmeliydim. Elimi çektiğimde doğrudan gözlerime bakıyordu.
“Eller vedalaştı.”
“Anlamadım.”
“Elveda Meira.” Bu da ne demekti, neden benimle vedalaşıyordu.
“Bu da ne demek?”
“Beni bir daha görmek istemeyeceksin.”
“İstek listemde olmadığını söylemiştim.”
“O zaman en başına altın harflerle yazacaksın adımı.” Neden bahsettiğini anlamıyordum. Kurban töreniyle mi alakalıydı. Bu içime bir korku doldurdu istemsizce.
“Bayılırsın şaşaya.”
“Bayılırım.” Gözleri hala doğrudan gözlerime bakıyordu, aramızda artık bir mesafe olsa da sanki yoktu ya da olmamalıydı. Tek kuyruk çırpışı yeterliydi.
“Aman bayılmak deme tetikleniyorum.”
“Bir süre çığlığını sakla.”
“Ne oldu yine uyanamam diye korktun mu?”
“Ama dur kral korkmaz değil mi?” Kendi sorumu yanıtlamıştım. Ondan farklı bir yanıt gelmesini beklemiyordum ama beklediğim olmamıştı.
“Korktum.”
“Neden?”
“Elveda Meira.” Gözlerimiz koptu önce, ellerimiz gibi. İçimde bir boşluk hissettim. Sanki sevdiğim biri beni terk ediyordu ama bu çok mantıksızdı. Tek kuyruk çırpışı. Kollarımı ona dolayıp usulca sarıldığımda bunu beklemiyordu. Bende beklemiyordum.
Aklımdan ne geçiyordu? Aynı şekilde bana sarıldığında az önce hissettiğim boşluk yavaş yavaş bir akışkanla doluyordu sanki.
Kral gideli yaklaşık bir saat oluyordu. Bir saattir ne düşüneceğimi bilemez halde oturuyordum. Krala öfkelideğildim, öfkeli olduğum birine neden sarılacaktım? Peki o zaman bu hissettiğim neydi? İşte bunu anlamlandıramıyordum.
Anlamlandıramadığım bir sürü şey vardı. Ama öncelikle bir an önce buradan çıkmalıydım. Bu odada olmak bana iyi gelmiyordu. Kafam karışıyordu sanki. Bir nevi esans mı vardı yoksa büyü mü bilemiyordum. Belki de vardı. Başka açıklaması yoktu, olamazdı.
“Meira burada ne işin var?”
“Emia.” Rahatlayarak ondan tarafa döndüğümde daha fazla düşünmeme gerek yoktu artık.
“Muran nerede?”
“Zindanda.”
“Seninle olduğunu söylemişti.”
“Ona hala güveniyor olamazsın.”
“Güvend-”
“Kendini kandırıyorsun kızım.” Emiar baktığında içini görürdü ama benim bilemediklerimi nereden bilebiliyordu?
“Anlamlandıramıyorum.”
“Yanlışa sürükleniyorsun.” Kendini görüyordu bende belki de Andreas’a bu denli ters gitmesi de bundan kaynaklanıyordu.
“Bilemiyorum.” Emiar’ın hataları daha doğrusu hissettikleri hayatına mal olmuştu. Sadece kendi hayatına da değil. Benim böyle bir yetkim ya da yerim olduğunu sanmıyordum.
“Bildiriyi görmedin mi? Neyi bilemiyorsun?”
“Ne bildirisi?”
“Bu odada tutarak zaman kazanmış anlayacağın.” Beni kimse burada tutmamıştı. O gittikten sonra kendim çıkmamıştım ama hala neden bahsettiğini anlamıyordum.
“Ne bildirisi?”
“Kralın bildirisi.” Bileğime uzanıp beni odanın dışına sürüklemeye başladığında ne olduğunu anlamıyordum. Benimle vedalaşmıştı aradaki bağlantıyı kuramıyordum yine de. Beni bir süre koridorlarda peşinden sürükledikten sonra nihayet durmuştu. Yerden bir kağıt parçası aldığında kağıt neredeyse erimişti. Dikkatlice onu bana getirdiğinde üzerinde yazanlar hala okunuyordu.
“Bu sandığım şey değil.”
“Muran’ı kurban ilan ediyor.” Birkaç dakika algılamakta güçlük çekmiştim. İçimden inkar nidaları yükselse de bunları dışarı vurmuyordum. Bunu da yapmış olamazdı. Yapmıştı hatta belki de dahasını da yapacaktı.
“Neden?”
“Tahtını korumasının tek yolu.” Her şey tahtı içindi. Beni de kurban edecekti ya. Ne çabuk unutuyordum.
“Tahtı batsın.”
“Ya da batıralım.”“Sana güvenmek istemiyorum.” Andreas sinirimin tamamını üstüne almış olsa da Muran’ı buraya getiren Emiar’dı.
“Muran’ın burada ne işi var?”
“Tek varis o.”
“O buraya ait değil.” Bunu o da biliyordu ama bilmezden gelmeyi seçiyordu.
“Sen öyle misin?”
“Ben gideceğim.”
“Seni tutan ne?”
“Annem.”
“Peki anneni kim kurtarabilir Meira?” Kraliyetin son varisi. Ama annemin karaya çıkabilmesi için Muran’ın kendini feda etmesine izin veremezdim. Bu şu ana kadar düşündüğüm bir ihtimal bile olmamıştı bundan sebep.
“Başka bir yolu olmalı.”
“Her zaman vardır ama her yoldan yürünmez değil mi?” Haklıydı. Tam sorunların çözümü gerçek bir varisin taş takmasıydı. Bu Muran’ın tüm hayatına mal olacaktı. Terazi nasıl bir sonuç verecekti ve de hangi tarafta neyden ne kadar yer edecekti?
“Siparişimi getirdin mi?”
“Dahası bile var. Akşamüzeri annenin yanında.” Daha bir planım olduğu söylenemezdi ama yine de hazırlıklı olmak istemiştim. Belki de onun bunu yaptığına ne kadar inanamasam da bu ondan beklediğim bir şeydi asıl garip olan inananamayan tavrımdı.
İnsan neye inanıp inanmayacağını kendi seçemezdi. Ama neye inanmak isteyip istemediği onun elindeydi.
“Bu kadın aklını yitirmiş olmalı.”
“Konuşurken onun kim olduğunu hatırlamanızı öneririm.”
Saferiler kendi içinde büyük bir ayrılığa sürüklenmişti. Kimisi nihai amaçlarının gerçekleşmesi yönünde bir rahatlığa sürüklenirken kimisi de bunca zamandır yanlış şeyin peşinden koştuklarına emin bir şekilde bir boşluğa düşmüştü.
“Kraliyet soyu istenen meyveyi vermedi.”
“Bunca zaman yaptığımız her şey bir aptallıkmış.”
“Sessizlik.” Bir anda herkesin sesi kesilmişti. Sesin sahibi yaşlı bir seferiydi.
“İçinize ekilen umutsuzluk tohumları bunca zamandır bel bağladığınız inancınızın ağacına balta vurmasın. O ağaçtan ne kadar meyve yediğimizi, bizi bir arada ve güçlü tutan şey olduğunu unutmayın.”
Yaşlı saferi yavaş yavaş kalabalığın içinden çıkageliyordu.
“Ağacı yanlış toprağa ektik.”“Ama yine de büyütebildik.” Diye karşılık verdi yaşlı adam.
Saferiler hiçbir zaman düzen için katı kurallara yahut sözleşmelere ihtiyaç duymamışlardı. Her zaman ortak bir istek etrafında birleşmiş bir topluluk olarak varlıklarını sürdürmüşlerdi.
“Saferilik bitti.”
“Belki de.”
“Yorgan gitti, kavga bitti.”
“Herkesin tarafını seçmesi gerekecek.” Her kafadan farklı bir ses yükselmeye devam ediyordu. Taraflar oluşmuş bile sayılmazdı ama amaçlarını yitiren seferiler dağılmanın eşiğine gelmişti.
“Babam böyle olsun istemezdi.” Selies sessizliğini bozmuştu uzun bir aradan sonra. Ne kadar itibarını yitirse de babasına duyulan hürmetin kaybolmayacağını biliyordu.
“Hep ne derdi hatırlar mısınız?” Sessizlik olmuştu.
“Bir gün taşı bulacağız.” Diye başladı genç biri.
“Bir gün kanı da bulacağız.” Yaşlı adam devam ettirdi.
“Ama hiçbir zaman taş kalpli kan akıtanlardan olmayacağız.”
Babasının cümlesini tamamladığında gözleri kızarmıştı. Bazen babasının ona bıraktığı mirasa layıkıyla sahip çıkamadığını hissediyordu. Bunu düşünmesi bile bir paradokstu. Babası ne olursa olsun onu severdi. O neden kendini sevdirmek için bu kadar çabalayan bir hale bürünmüştü?
***
Emiar ile buluşmama daha saatler vardı. Kralın odasına geri dönmüş adeta volta atıyordum. Sabah ki vedası azda olsa anlam kazanıyordu şimdi. Kafayı yemek üzereydim. Söyleyecek birkaç çift lafım vardı ya da hırsımı doğrudan üzerine yansıtmak istiyordum emin değildim. Birkaç saat olmuştu hala gelmiyordu. Pekala gelmesini sağlayabilirdim o zaman.
Duvarda asılı duran eski görkemli saate doğru ilerledim. Oldukça ağır ve değerli duran bu saatin çoğunluğu camdı.
Odanın kapısını açtım. Var gücümle kapının köşesine fırlattığımda saat parçalara ayrılmıştı. Bu muhafızların dikkatini çekecek olmalıydı ama bana müdahale etmeye gele yoktu.
Demek ki odayı yerle bir etmeliydim. Her şeyi bir tarafa çarparak ilerliyordum. Elime çalışma masanının önündeki sandalyeyi geçirdiğim gibi onunla kapıya vurmaya başladım.
Mimarinin altından olması kapının hasar almasını önlüyordu. Muhafızlar odanın girişine geldiklerinde yalnız değillerdi.
“Geri çekilin.” Emri veren kralları sonunda teşrif edebilmişti ki oda tanınmayacak haldeydi.
“Bunu sıkıldığın için yapmadığını varsayıyorum.”
“Nasıl yaparsın ya nasıl?” Bu sefer elime bir şey geçirememiştim ama yumruklarımla göğsünü delmek istercesine bir darbe indirmiştim. Bu iyi geliyor muydu emin değilidim ama kesinlikle öfkemi yönetebileceğim bir yöntemdi.
“Beni anlamayacağını biliyorum.” Neyi anlayacaktım, neyini anlayabilirdim?
“Aman krallığına, gücüne zeval gelmesin değil mi?”
“Korumam gerekeni korudum.” Egonu ve tacını.
“Kötüsün.” Hissettiğim şeyi bulmuştum. Gizlenmiş nefret.
Sabah içimde o kadar gizlenmişti ki kafam karışmış olmalıydı.
“Sakinleşmelisin.”
“Öyle mi Vieadan?” Elimdeki hançeri boğazına dayadım. Yeniden tanışıyorduk, onu şimdi tanıyordum.
“Tanıştığıma memnun oldum Meira Ceidwen.”
“Daha bitmedi Vieadan.” Hançeri tenine ufak bir kesik atmak dışında kullanmamıştım. Aslında bu yapmak istediğim bir şey değildi ama boynundan bir hışımla çekerken göğsüne bir kesik bırakmıştım.
“Yardın.”
“Yardım.” Birine yar olmak her zaman yarenlikte değildi bazende yağızlık arkasına gizlenirdi.