10.BÖLÜM KAZANAN HER ŞEYİ ALIR
Mağlup ve mahsun
İşlerin bu noktaya gelmesini istememişti. Ama hiçbir noktayı da kontrol edebilmiş değildi. Sanırım bunu kendine daha çok hatırlatması gerekiyordu. Suda yavaşça süzülürken eski günlerini hatırladı. Bu eskiden ona ne büyük zevk verirdi.
Sadece resiflerde ya da biraz daha sığ bölgeleri keşfetmek için kendine zaman ayırdığı olurdu. Bazende ne kadar kurallara aykırı da olsa yaklaşırdı karaya. Bu onun kendine heyecan yaratma şekliydi. O günler yüzünde buruk bir tebessüme yer verdiriyordu. Ne kadar şikayetçiydi şu an dönmek için her şeyini vereceği günlerden. Bugüne gelebilmek için her şeyini vermesi gerekmişti de ondandı belki de.
Kıyıya yaklaştıkça suyun durumu düzeliyordu. Daha kıyıya gelmemişti, insanların gözüne batacak bir seviyede değildi ama eli burnundaydı. Buna o sebep olmuştu. Her şeye ve şimdi de her kuyruk çırpışı onu sanki aynı yöne doğru ilerletiyor gibi hissediyordu. Daha yeni bir evladını kaybetmişti, şimdi de bir diğerini güvenli kabuğundan almaya gidiyordu.
İnciler kabuklarında mı kalmalıydı, parlaklıklarının görülmesi için çıkarılmalı mıydı?Ne kadar geri dönmek istese de geride bir şey kalmayacağını da biliyordu. Bir kere düştüğü hatalara tekrar düşmek istemiyordu.
Güçlü durmalıydı. Kıyıya yaklaştığında sabah saatleriydi. Kadın onu nerede bulacağını iyi biliyordu. Oğlu sahilde tek başına oturuyordu. Sudaki her harekete oldukça duyarlıydı, annesini ilk anda fark etmişti. Onu annesi olarak düşünmek hala garip geliyordu. Ama garip gelen onca şey arasında sanırım bunu düşünmeyi erteleyebiliyordu.
“Bazı gerçekler er geç kıyıya vurur oğlum.” Kadın hacimli cüssesiyle karaya vurduğunda kuyruğu gerçekten ağır hissettiriyordu. Bunu yıllar önce kanlar içinde ilk hissedişini hatırladı. Bazı gerçekler hep kıyıya vururdu, bazı cezaların kıyıya vurdurmak olması gibi.
“Emia, sonunda.”
“Benimle yosunluğa kadar yüzmeye ne dersin oğlum?” Muran çoktan tshirt’ini sıyırıyordu bile.
“O kocaman kuyruğa rağmen çantada keklik diyorum.” Annesinin kendini suya döndürme zamanını kendine avantaj olarak alarak suya dalmıştı.
“Hiç şansın yok.” Oğlunun hızlı olduğunu biliyordu ama onun boyu kadar olan bir kuyruğa karşı hiç şansı yoktu. Yosunlar fazla uzak sayılmazdı en azından oğlunu iki dakika beklerken bunu düşünüyordu.
“Şansın olmadığını söylemiştim.”
“Neden geldin?”
“Bu uzun bir konu.”Kadın nasıl başlaması gerektiğini bilmiyordu. En yakını
karşısındaydı. Her anına şahit olduğu elleriyle büyüttüğü en
yakından tanıdığı oğlu. Ama sanki bu kuyrukla ona bir yabancı
gibi hissediyordu.
“Meira nerde?”
“Oraya kadar yüzebilmen on günden fazla sürerdi herhalde.”
“Bir şey saklıyorsun.”
“Buraya boşuna gelmedim.” Emiar boynundaki kolyeyi çıkardı.
Muran bu kolyeyi ilk defa görüyordu. Düz ince altın bir ipe sahip bir kolyeydi. Üzerinde bir deniz yıldızı motifi vardı yine altından ayrıca pırlantalarla kaplanmıştı. Kolye oğluna uzattığında Muran anlamlandıramıyordu.
“Meira’nın mıydı?” Bunun bir kötü haber verme yöntemi olduğunu düşündükçe göğsü daralmıştı. Sormak zorundaydı.
“Ablamındı.”
“Ablan mı?”
“Bunun sayesinde suda nefes alabileceksin.”
“Neden suda nefes almam gereksin ki?”
“Benimle Palusin’e gelmeni istiyorum Muran.”
“Palu ne?”
“Meira’yı kurtarmanın tek yolu bu.”
“Ben mi?”“Kraliyet soyunun varisisin.”
“Ben mi?”
“Muran bunlar kabullenmesi zor biliyorum.”
“Emia ne saçmaladığının çoğu zaman farkında değilsin gibi hissediyorum.”
“Muran inan anlıyorum seni.”
“Sen kendi oğluna ölü bir aile yaratan bir delisin.”
“Kocaman kuyruğumu görüyorsun.”
“Aklım almıyor, ilaçla mı büyüttün beni?”
“Saçmalama lütfen ve dinle.”
“Ben mi saçmalıyorum?”
“Kral olman gerek.” Sanki marketten süt ister gibi söylüyordu bunu anlamlandıramıyordu, annesini anlamlandıramıyordu.
“Bunu neden yapayım?”
“Okyanusun dengesi için.”
“Sen daha önce terk etmişsin.” Suçlamak bir noktaya ulaştırmasa da kendine engel olamıyordu.
“Ben mecburdum.”
“Peki ben neye mecburum?”
“Okyanus soluyor.”“Tek çözümde ben miyim?” Emiar zarlarını atmıştı. Değildi tek çözüm. Biliyordu ki Andreas Vieadan tahtın doğal varislerindendi. Ama bu sırrı bilen iki kişi vardı ve de öyle kalacaktı. Bu soyadına çok şey feda etmişti aynı hataya tekrar düşmek istemiyordu.
“Senden çok şey istiyorum farkındayım.”
“Benden su altı kralı olmamı istiyorsun, ne kadar saçma olduğunu sadece duymanı isterdim.”
“Emin ol bunun farkındayım.”
“Farkındasın belli canım.”
“Meira nerde?”
“Sana bir şey gönderdi.”
“Hayatta yani.”
“Şimdilik.”
“Bu ne demek?”
“Düşünmek için fazla vaktin yok Muran. Sana birkaç saat verebilirim.”
“Neyi düşünmek?”
“Benimle gelirsen, taş seni seçer ve de kral olursan bir daha karaya dönemezsin.”
“Bu da ne demek?” Konuşurken tereddütleri artıyordu kendi içinde. Doğruyu yapıp yapmadığından emin değildi.
“Taş seni layık bulur da seçerse seni bir kuyrukla mühürleyecektir.”
“Bir daha karaya çıkamamam demek bu.” Bu çok büyük bir bedeldi.
“Bir şey daha var.”
“Daha ne olabilir?”
“Eğer taşı takmazsa gerçek varis, bir kurban verilmek zorunda.”
“Meira.” Emiar bunun artık kurtarmayacağını biliyordu. Meira lanet şartlarını sağlamıyordu yani kurban edilemezdi. Ama okyanusa karşı bir vazifesi vardı şimdi fedakarlık yapma vaktiydi ve de Muran’ı başka şekilde ikna edemeyeceğinin farkındaydı. Yapması gerekenin bu olduğundan emin olmasa da duramazdı.
“Veda etmem için zaman ver.”
“En fazla birkaç saat.” Muran kolyeyi bileğine doladı. Daha kolyenin ne kadar feminen olduğunu ve takmak istemediğinden bahsedecek fırsatı olmamıştı.
“Burada mı olacaksın?”
“Beni göreceğine eminim.”
“Geleceğimden de emin gibisin?”
“Özür dilerim oğlum.” Emiar içindeki bastırılamayan suçluluğu hafifletir sanmıştı ama aksine daha da kötü bir hal alıyordu sanki. Suya dalıp gözden kaybolduğunda oğluna bir daha bakamamıştı.
Muran elinde açık bir istiridye bileğinde büyülü olduğu iddia edilen bir kolye ile kalakalmıştı. Hızlıca dalarak karaya yüzdü.
Tek nefeste gidebilmişti, amacı kolyeyi denemek değildi ama istemsizce denemiş olmuştu.
İstiridyeyi aralamıştı karaya adım atar atmaz. İçinde tıpkı Emia’nın evindekiler benzeri bir not vardı.
“Kral suyuna ihtiyacım var. Litrelerce!” Meira bunu Emiar’a bir alışveriş listesi gibi vermişti. Muran’a gideceğinden habersizdi.
Tek güvenebileceği kişi Emiar’dı ve kendisi karaya çıkamayacağını biliyordu. Bu kesimlikle çok dikkat çekerdi.
Muran anlam verememişti. Az vakti vardı. Bu kadar kral suyunu bulabilir miydi emin değildi. Ama önce yapması gereken daha önemli bir işi vardı. Ayakları her zaman olduğu gibi alışkanlıkla yürüdü. Her sabah aynısı olurdu. Bir umutla suyu izler binbir umutsuzlukla hastaneye dönerdi.
Her zamanki gibi hastaneye girdiğinde bu sefer her şey her zamankinden farklı ama bir o kadar da her şey her zamankiyle aynıydı.
“Silas Ceidwen’in ziyaretçisiyim.”
“Seni tanıyoruz artık Muran, geçebilirsin.”
“Teşekkürler.” Oda numarası hali hazırda ezberindeydi ama prosedüre uymak için ismini verirdi her seferinde danışmaya.
“Yanına girmeni istemiyor biliyorsun.” Babası beni kapının önünde durdurmuştu.
“Biliyorum.” Buna rağmen kapı koluna uzanmıştı.Veda etmeden gidemezdi. Gitmemek aklından geçmemişti ya neyse. Elindeki istiridye kabuğunu sıktı, eli kanasa bile acısını hissedeceğini sanmıyordu.
“Gelmeni istemiyorum.” Silas her zamanki gibiydi.
“Nedense içimden bir ses gitmemi de istemeyeceksin diyor.” Ne yapacağından emindi, nasıl olacağını bilmiyordu.
“Başım ağrıyor Muran.”
“Biliyorum güzelim.” Yatağın yanına doğru ilerlediğinde kız yorganı yüzüne kadar çekmişti.
“Gelme.”
“Gideceğim zaten.”
“Bu da ne demek?”
“Seninle vedaşlamaya geldim Silas.” Ona gerçekleri anlatmayacaktı, kızın kaldıramayacağını biliyordu. Zaten ağır ilaçlar alıyordu bir de bu denli gerçeklikten uzak duran şeylere bel bağlaması hiç iyi olmazdı. Bu da çok canını yakıyordu, ona hakettiği açıklamayı veremeyecek olmak.
“Sabahları gelmemen gerektiğini söylemiştim zaten.”
“Temelli gidiyorum.”
“Nereye?” Kız buna anlam veremiyordu Muran’ın tüm hayatı buradaydı. Hayalleri hedefleri hep buradan geçiyordu.
“Yüzücülük takımı ile.”
“Ne zaman döneceksin?” Kız yüzündeki yorganı indiriyordu azar azar.
“Dönmeyeceğim.”
“Herkesi kaybettim. Sen gitme.” Kızın sesi uzun süre sonra bir duygu emaresi göstermişti. Kullandığı onca ilaca rağmen altında yatan benliği duruyordu.
“Okyanus benden her şeyimi aldı.” Meira’yı kurtarmanın tek yolu buydu. Kız okyanus kazasında ablasını, orada yüzmeyi sevdiği içinde sevdiği adamı kaybettiğini düşünüyordu. Muran kızın yorganı tutan eline uzandı. Kıza bu yeterli bir veda gelmedi ki sıkı sıkıya sarıldı sevdiği adama.
“Üzgünüm.” Muran kendini zor tutmuştu ağlamamak için. Biliyordu ki bunu yaparsa gidemezdi. Orada biraz daha uzun kalırsa da gidemezdi.
Kızdan uzaklaştığında hızla arkasını döndü. Kapıdan çıktığında kapıyı arkasından kapattığı anda yere çöktü. Dizlerinin bağı çözülmüştü, kendini uzun süre yüzmüş ardından bir krampa kurban gidip boğuluyor gibi hissediyordu. Babası yok şükür, diye geçirdi içinden.
Yumruklarını sıkarak çenesine yasladı. Ayağa kalkacak hali yoktu ama gitmeliydi biliyordu ki fazla vakti de yoktu.
Doğrulmaya çalıştığında elini yasladığı duvardan güç alamadı.
Eli sürtünerek kaydığında derisi kalkmıştı, acıyı hissetmiyor muydu yoksa düştüğü yerden kalkamayacağını mı düşünüyordu emin değildi ama bu daha da sinirlerini bozmuştu.
“Meira dayan.” Bu kendine bir telkiniydi ama bunu kendine telkinleyecek kadar zorda görmek istemiyordu kendini.
“Dayan.” Doğruldu yerinden.
“Geleceğini biliyordum.”
“Her zaman gelirim.”
“Başın sağolsun kardeşim.”
“Başımız.” Andreas bu düzeltme ile göğsünün sıkıştığını hissetti. Onun kandan bir kardeşi yoktu, Tiamat onun için bir kardeşti. Nale utangaç bir kızdı, onu tanıma fırsatı bulamamıştı.
Belki de utangaç değildi sadece lanetten dolayı öyle davranmak zorunda kalmıştı. Andreas küçükken hep Mat gibi evde onu bekleyen bir ablası olsun isterdi. Birkaç kere onlara gitse de bu babasının onayladığı bir şey olmamıştı.
Bir süre sonra Mat’ın muhafızlık eğitimlerinin yanmaması için gitmemeye başlamıştı.
“Kendini suçlama, bilemezdin.”
“Sen biliyor muydun?”
“O da biliyordu.”
“Hiç istemedi mi beni?”
“Babanızı affedemedi içinde.”
“Öyle bir kötülüğü nasıl affedersin ki?”
“Edemezsin.” Babası hep bir noktada saygı duyduğu bir adamdı. Her şeyle birlikte bu da baştan aşağı sarsılmıştı şimdi.
Babası hakkında kendini avutmasının anlamı yoktu ama Andreas biliyordu ki kendisi bunca zaman kadar tüm kötülükleri affetmişti. Bu onu korkaklığından kaynaklanıyordu, yüzleşemediklerini affetmeyi seçmişti.
“Annen nasıl?”
“Toparlayacaktır.”
“Leinada güçlü bir kadın.” Araları ne kadar iyi olmasa da dürüst bir yorumdu bu.
“Bazen korkmamız gerektiğini düşünüyorum.”
“İnan bana korkmamız gerekiyor da.” Okyanus suyu gitgide nefes alamayacakları bir hale geliyordu. Cenazeden sonra saferiler kapıya dayanmışlardı. Saray duvarlarına vurup duruyorlardı. Krallıkta bir isyan vardı ama ne kime ettiklerini ne de kime etmeleri gerektiğini bilen yoktu.
“Ne yapacağız?”
“Emiar ile görüşeceğim öncelikle.” Kraliyet soyundan biri bulunmuştu. Taş kadim bir varlıktı, pazarlık yapacağını sanmıyordu ama yine de denemek dışında bir şans görmüyordu.
“Sahi nerde o?”
“Kendini kurban vermeyi planlıyor.” Bu ihtimal Emiar’ın aklının ucundan bile geçmemişti. Sahi geçse yapar mıydı?
“Ne?”
“Benim fikrim.”
“Neden peki?”
“Karaya yüzdü, birilerine veda edecek.”
“Bu bir kurtuluş olabilir.” Önlerinde kurtuluşa dair bir iz vardı.Ama görmekten uzaklardı.
“Taş nerde?”
“Emiar yanından ayırmıyor.”
“Saraya güvenmiyor hala.”
“Neden güvensin ki? Burası babamın hükümeti.”
“Haklısın ama.” Cümlesine devam edip etmemek arasında tereddütte kalmıştı Tiamat.
“Ama ne?”
“Emiar ile babanın bir çocuğu vardı.”
“Evet.”
“Nereye geleceğimi anladın.”
“O kadar uçuk ki ağzından duymak istiyorum.”
“Kraliyet soyundan olabilirsin.”
“Annemi biliyorsun.”
“Belki de sen bile doğru bilmiyorsun.” Andreas bunun bir ihtimal olduğunu düşünmüyordu. Emiar’ın duygusal biri olduğunu biliyordu. Terk ettiği kızı Nale’e bile bakarken gözleri doluyordu. Kendisine olan bakışlarını hatırladı, sade saf bir nefret vardı sanki. Babasına bakar gibi.
“Bunu söylerdi.”
“Seni tahta geçirmek isteseydi.”
“Meira’yı kurtarmak için ya da kızını.” Buna ihtimal vermemişti. Direkt olarak mantıksız bulmuştu.
“Sadece bir fikirdi.” Mat hızlıca devam etti.
“Bu taş muhakeme yeteneğine sahip belki de kana bakmadan krallığa olan bağlılığından dolayı seni seçer.”
“Gerçekçi olalım, babamın sebep olduklarından sonra asla taş için yeterli olamam.”
“Bunu denemeden bilemezsin.”
“Denenecek bir şey yok.” Bu konuda emin sayılırdı. Mat bu konudaki eminliğine anlam veremiyordu.
“Geleceğini biliyordum.” Kadın kıyıya yaklaşmıştı, oğlunun geleceğini biliyordu en başından beri bu konuda bir tereddüdü olmamıştı.
“Sevdiklerimi kurtaracağım bir de karşılığında kral olacağım kolay seçimdi.”
“Peki bunlar ne?”
“Kral suyu.”
“Kral suyu mu?”
“Meira istemiş.” Emiar bu konuda bir yorumda bulunmadı.
Oğlunun elindeki beşer litrelik bidonları devraldı.Bu ancak krallığı kaşındırırdı. Ne aşındırır ne de aşardı. Ama eğer Meira bunlara ihtiyaç duyacaksa kadın dahasını suyun altında nereden bulacağını biliyordu.
“Pekala.” Sorgulamamıştı. Bu zaten pek sık yaptığı bir şey sayılmazdı. Sorgulamaktansa zor olanı seçmeye daha yatkındı her zaman.
“Bu kolye bunca zaman nerdeydi?” Derine daldığında nefes alabiliyordu. Annesi oğlunun bunu stresini azaltmak için dediğini biliyordu. Bir şeyleri ciddiye almıyordu ve de bu onun bir şeylerle başa çıkma biçimiydi.
“Yakında ona ihtiyacın olmayacak.”
“Taş takıldığında kuyruğum mu olacak yani.”
“Taşın takılması için kuyruğun olacak.”
“Peki o nasıl olacak sevgili büyük anne?” Büyük ve anne arasında es vermişti.
“Büyük bir anne anlamında bu ismi mi seçtin yani?”
“Fazla yaratıcı olmaya gerek yoktu.”
“Haklısın.” Bir süre sessizce ilerlemişlerdi. Suda bozulmalar başlayana kadar bile gelememişlerdi.
“Ne kadar aptalım.” Kadın niye yavaş yavaş yüzdüklerini düşündü o anda.
“Anlamadım.”
“Yola doğrudan yanlış şekilde çıktık, fazlaca yorulursun.”
“Yorulmam.”
“Birkaç günden fazla bile sürebilir senin yüzme hızınla.” Kadın bunu küçümsemek adına söylememişti, oğlunun yüzmeye hayatını adadığını biliyordu.
“Devasa kuyruğun ile o kadar sürmemesini sağla o zaman.” Muran merak ediyordu, içinde bir sürü duygu varsa da çıldırmasını önleyen başı çeken duygunun merak olmasıydı.
Gittikleri yeri merak ediyordu, Meira’yı merak ediyordu, olacakları merak ediyordu.
“Suyun yoğunluğa elinden geldiğince karşı koymaya çalış.”
Kadın daha önce hiç kuyruğu olmadan yüzmemişti. Bunun nasıl bir his olduğunu bilmiyordu. Ama tahmin edebiliyordu.
“Başlıyoruz.” İlk başta suyun yoğunluğunda bu denli hızlı hareket etmeye alışamamıştı. Sonraları biraz daha toparlasada hem midesi ağzına geliyor hem de tokatlarca dövülmüş gibi hissediyordu. Gözlerini sıkı sıkıya yummak zorunda kalmış arada suyun basıncına dayanamayıp açılan ağzını kontrol etmek için dişlerini sıkmaktan çenesi ağrımaya başlamıştı.
“Burası da ne böyle?” Emiar yavaşladığında neredeyse gelmişlerdi. Şimdi okyanus tüm solgunluğu ile gözler önündeydi. Suyun kararış bulanık havası buranın canlı yaşamına elverişli olmadığını gösterecek diğer ögelerle birlikte pekte güzel bir manzara sunmuyordu.
“Biraz daha bu tarafa bak.” Oğlunun arkasını çevirdiğinde Palusin gözler önündeydi, bu haliyle pek bir ihtişamı yoktu.
Ama hala altına dayanan etkileyici mimariyi görmek mümkündü. Okyanusun bu halini görmesi iyiydi diye düşündü.
“Buraya ne oldu böyle?”
“Okyanus soluyor.”
“O da ne demek?”
“Kendi içinde enerjisini dengeleyemiyor.” Bu da onun için pek bir şey ifade etmiş değildi ama durumun gerçekten kötü olduğunu görebiliyordu. Su geldikleri yerlerden çok daha bulanıktı.
“Böyle bir yere kral olmakta ne hoştur ya.”
“Kral olduğunda bu değişecek.”
“Nasıl yani?”
“Okyanus kraliyet soyundan biri taşı taktığında eski haline dönecek.”
“Çocuk oyuncağı.” Biliyordu, oğlunun savunma mekanizmasının bu olduğunu.
“Kendini arkama gizle.”
“Neden?”
“Bacaklı birine görmeye pek alışık değiller.” Kadın bunun yaratacağı kaosu az çok şimdiden kestirebiliyordu. Yeni kralın otoritesini incitmeden onu saraya götürmeliydi.
“Ayrıca kolyeden kimseye bahsetme.” Muran bileğine sarılı kolyeye baktı. Kimse sormazsa özel bir bahis konusu olacak değildi. Emiar önce yosunluğa doğru ilerlediğinde onu takip etti.Kral sularını yosunların arasına bıraktıklarında bir şey sormamıştı. Bunları buraya kadar neden taşıdıklarını yahut Meira’nın neden böyle bir not gönderdiğini anlayamıyordu. Bir dakika bekledi ve kafasını tekrar şehre döndü. Altın. Cevap zihninde parlar gibi ortaya çıkmıştı.
“Şehre mi saldıracağız?” Kral olmayı biraz daha boş taht var gel otur şeklinde düşünmüştü. Daha doğrusu bunu düşünmeye vakti olmadığından aklına gelen tek ihtimal buydu.
“Hayır.”
“Bidonlar?”
“Sadece önlem.”
“Hayırdır kayıp kraliçem tahtı mı kaptırdın yoksa?” Durum sonsuz bir şaka çemberine açıktı.
“Öyle oldu biraz.”
“Oo ben hazıra konacaktım.”
“Merak etme hala tek varis sensin.”
“Hala derken?” Doğrudan baktığı nokta ile Emiar kafasına bir tane geçirmişti.
“Elinde hala ağır.”
“Hala derken?” Emiar uzun süre sonra gerçekten güldüğünü hissetmişti. Kısa süredir burada olsa da oğlunu özlemişti.
Oğlunu hayatı boyu özlemişti. Hiçbir evladına kavuşamadan geçirdiği yılları vardı. Bu yılların telafisi olmayacaktı. Nale.
Aklına geldikçe çığlık koyvermek geliyordu ama sırası değildi.
“Sıkı tutun.” Oğlu sırtına çıktığında küçükken oynadıkları oyunlar gelmişti aklına.
Deh çüş pazara. Elma getir kızlara, kızlar yesin bitirsin.
Oğlanlarda kemirsin.
Bu eski tekerlemeyi karaya çıktığı ilk günlerde pazarda çalışan bir adamın omuzlarında taşıdığı kızına söylemesi ile öğrenmişti.
Muran’ı Meira’yı ya da Silas’ı ne zaman omuzlarına alsa bunu söylerdi. Başta Muran mırın kırın etmiş hatta tepki olarak elma yememişti. Ama sonradan kızlara elmaları o getirmeye başlamış ve bu tekerlemeyi git gide onlardan daha da sevmeye başlamıştı. İkisine de ne kadar değer verdiğini biliyordu kadın.
Buraya bu yüzden gelmişti, buraya gelmek bu yüzden onun için zorlaşmıştı. Anneydi, görüyordu. Oğlunun tek bakışından okuyordu.
Çantasındaki pelerini boynuna doladı, ardından tamamen olmasa da oğlunun üstünü örttü.
“Notre Damne’in kamburu sanki.” Dirseği ile ona hazır olması gerektiğini belirtti. Ardından şehre göre hızlı sayılacak bir şekilde yüzmeye başladı. Saraya yaklaştıkça hızını biraz da olsa azaltmıştı. Yakalanacağını düşünmese de tedbirli olmakta fayda vardı.
“Sakın sesini çıkarma.” Dudaklarını fazla kıpırdatmadan söylemeye de dikkat etmişti. Bu kadar dikkat etmesine gerek yoktu ama kralın bir muhafızı tarafından izlenme riskisini göz önünde bulundurması gerekiyordu. Şimdilik bir planla ilerlemek daha mantıklı olacaktı bir önceki büyük girişinde buna pek fırsatı olmamıştı.
“Meira’yı görmek istiyorum.”
“Sabırlı ol.” Dirseğini panikle oğluna geçirdiğinde bir de inlemesine sebep olmuştu. Bu sesini kısmaya yarayan bir yön olmamıştı doğrusunu söylemek gerekirse. Biraz daha hızlanarak kapılardan birine yaklaştı. Muhafızlar ona müdahale etmiyorlardı ama bu şekilde yaptığı garip giriş şüphesiz ki birkaç saniye içerisinde Kral Vieadan’ın kulağına gidecekti.
Bunu önleyemeyeceğini biliyordu yani elindeki zamanı iyi değerlendirmeliydi.
Kendisine sarayda tesis edilen odaya gitmek yerine Meira’nın kaldığı odaya yöneldi. Tavanların olmaması gizlilik için pek iyi bir seçenek sayılmazdı. Ama oğlu kuyruğu olmadığından onlara göre nispeten cüssesiz sayıldığından saklamasının kolay olmasını umuyordu.
“Bu nasıl bir iç mimari?” Muran merakına yenik düşüp pelerini aralayarak etrafı incelemeye başlamıştı. Saray içinde muhafızların dikkatini daha fazla çekmemek için pekte hızlı yüzebildiği söylenemezdi.
“Kafanı geri sok.” Emiar gerilmesine gerek olmadığını biliyordu ama sebebi kralı bir tehdit olarak görmesi değildi.
Sadece bu sefer daha planlı ve sağlam adımlar atmak istiyordu.
“Hey sen, dur olduğun yerde.” Sanırım kuyrukla adım atmak üzerine plan yapmamalıydı.
“Tabanları yağla.”
“Kulaçları demek istedin sanırım.”
“Altımızda kalan odalardan birinde.” Muran komutu almıştı.Muhafızlar onlara yaklaşmaya başladıklarında annesinin boynundaki pelerini çözdü ve kendine bağlayarak aşağı yüzmeye başladı. Hızlıydı, bir kuyruğa karşı şansı olmasa da annesinin muhafızların dikkatini dağıtacağından emindi.
Muhafızlar bacakları seçemeden uçuşan pelerini çözmeye çalışıyorlardı ki Emiar fazla bakmalarının önüne geçmişti.
“Beni okyanusun yetiştirdiğini unutuyorsunuz.” Ellerini bir araya getirdi. Suyu yoğun dalgalar halinde muhafızlara çarptığında hem afallamış hem de uzaklaşmışlardı. Tekrar kendilerine geldiklerinde doğrudan Muran’a yönelmek için aşağı bakmışlardı. Emiar oyalandıklarını fark ettiklerini anlamıştı. Daha sarsıcı olmalıydı. Su kendi içinde dönmeye başladı, iki muhafız bir hortumun içinde sürüklenmeye başladığında Muran gözden kaybolmuştu.
Kadın sadece odayı bulabilmesini umuyordu. Uzun süredir kendini bu kadar yormuyordu.
“Ne bu güç gösterisi mi?”
“Şova ihtiyacı olan sensin Vieadan.”
“Neden sahnedesin o zaman kayıp kraliçe?” Oğluda böyle demişti. İstemsizce duraklamasına sebep oldu bu. Öyle afallamıştı ki bunu Vieadan da fark edebilmişti ama nedeni anlamamıştı.
“Meira’yı görmeye geldim.”
“Kurtaramadığın kurbanı mı?”
“Senin kurtaramadığın Andreas.” Üzerine gitmek istememişti aslında bunu söylerken. Ama bir noktada doğruydu.
“Krallığımı kurtaracağım.”
“Hiçbir zaman Vieadan soyadına ait olmadı.”
“Belki ama göremediğin kadar çok Vieadan soyadı hükmetti.”
Emiar bunun gerçekliğini de biliyordu ama sırtını dönüp gitmemişti ki. O terk etmemişti, terk edilmişti. Dönebileceğini bilmiyordu, deneyebilirdi ama- kafasında bu amaya bir kulp takamadı.
“Artık burada olduğuma göre bu değişecek.”
“Taş seni seçmedi.”
“Seni de seçmedi.” Anlık bir gaflet ile dilini ısırmıştı. Açık vermişti, karşısındakinin anlamak için bu konuda şüpheleri olması gerekirdi gerçi ama yine de açık vermişti.
“Soydan olmadığım için yönetmeye layık olmadığımdan değil.”
“Baban layık değildi.”
“Ben babam değilim.” Bunu ilk defa bu şekilde keskin bir şekilde belirtmişti.
“Ama seni o yetiştirdi.”
“Bir annem olmadığı için üzülecek yaşı geçtim.” Bir annem olmadığı için üzülecek yaşı geçtim. Öyle bir yaş mı vardı sahiden? Geçiyor muydu yani?
“Bazı geçilmezler vardır Vieadan.”
“Her sınır geçilmek için vardır.” Emiar, bu cümleyi babasından öğrenmiş olmalı diye düşündü içinden.
“Bazı sınırları aşmamak gerekir.”
“Aşkın getirisidir belki ne dersin?” Babasıyla olan ilişkisini bilmesi şüphe doğurmasına yeterdi aslında. Ama Emiar en ufak bir şüphe kokusu bile almıyordu. Oysa sorgu odasındaydı.
“Aşkın olmak ya da aşık olmak getirisi olan şeyler değildir.”
“Aşkına aşık olduysan.”
“Beni herkesten iyi sen anlarsın o halde.” Bu beklemediği bir cümle olmuştu kralın. Ama Emiar gözlerinden okuyabiliyordu işte.
“Neden?” Kaplumbağa deden diye tamamladı kadın içinden. Babasını hatırladığında dona kalmıştı. Dedesi onunla gurur duyar mıydı acaba? Dedesi Sentor’un oğlunu torun diye saymaktansa ölür müydü yoksa?
“Şov başlıyor Vieadan hazırlıklı olsan iyi edersin.” Sorusuna cevap vermemişti. Çünkü anladığını biliyordu, bir inkar sorusuydu bu. İnkar soruları insanları kendilerine bile itiraf edemediklerini karşılarından duyarak kabul ettiği gerçeklere yönelik olurdu. İnkar sorusu bir kabullenişti.
“Benim için hayatını feda edemezsin.” Bir pelerin altında yolunu bulmaya çalışan iki çift bacak gördüğümde oldukça şaşırmıştım. Artık beni şaşırtan gördüğüm kuyruklar olmuyordu. Ama asıl beni şaşırtan şey bacakların sahibiydi.
Muran’ı burada görmek bekleyeceğim bir şey bile değildi. Beklediğim pek bir şey olduğu da söylenemezdi ama bu beklenmedik bir şeydi şüphesiz.Pelerininden tutup onu hızla kaldığım odaya çektiğimde ne olduğunu anlamamıştı. Beni gördüğü anda bana kuvvetlice sarılmış sonrasında hemen soru bombardımanıma maruz kalmıştı. Buraya geliş sebebi tamamıyla beni kurtarmaktı, emir buraya gelirken ona ne demişti bilmiyordum ama ben bunun bir risk olmadığını sanıyordum.
Annemin kuyruklu doğduğum iddiası hakkında konuşabilme fırsatım olmamıştı kimseyle ama yine de bu kabul görmüş gibi hissediyordum.
“Karada yaşayacağım yüz hayat senin alacağın tek nefesten değerli değil Meira.” Gözlerim kızarmaya başladığında ağladığımı hemen anlamıştı. Beni kendine çektiğinde, başımı omzuna yaslamış bu sefer hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştım. O kadar uzun süredir burada, yanımda sevdiğim sevildiğim biri olmamıştı ki. Anneme karşı tüm bunları sakladığı için istemsiz bir duvar örmüştüm, ne olursa olsun ona olan sevgim ağır bassa da yanında o savunmasız halime büründüğüm insanlardan olamamıştı geldiğinden beri.
“Bunu özlemişim.”
“Seni özledim Meira.” Kollarımı dolamış sıkı sıkıya bir ahtapot gibiydim adeta. Biraz gevşettiğimde aklıma gelen diğer soruları yöneltmiştim hızlıca.
“Silas nasıl?” Gözlerinde bir acı ve de tereddüt görmüştüm. Bana söylemek istemediği şeyler vardı.
“Doğruyu söyle.” Bir şeyleri gizlemesinin bir manası yoktu.
“Yardım alıyor.” Yalnız kalmıştı, Leinada başarmıştı ya da birini daha kendi kaderine mahkum etmişti.
“Babam?” Babamın orada olması iyiydi.“Başında bekliyor.” Onun için orada olduğunu bilmek bir nebze de olsa rahatlamama sebep olmuştu. Silas her zaman babasının kızıydı. Annemden çok çoğu zaman babamla anlaşırdı, böyle bir zamanda faydası oluyor muydu bilmiyordum ama en azından tek kalmaması ile avutabilirdim şimdilik kendimi.
“Kral olmaya hazır mısın?”
“Zaten öyleyim.” Ortamı yumuşatma çabasını fark edebiliyordum. Bu gerginliğini vurguluyordu aslında bir noktada.
“Her zaman gönüllerimizin kralıydın.” Aynı şekilde karşılık verdim bu burada benimde çok sık başvurduğum bir yöntemdi.
“Kral da girer mi gönlüne?” Duyduğum ses ile aniden arkamı döndüğümde görmeyi beklemediğim bir manzaraydı bu.
Andreas Vieadan odanın bir köşesinde bekliyordu. Ne zamandan beri oradaydı? Ya da ne zamandan beri bizi dinliyordu bilmiyordum. Ama Kuranı öğrenmesi iyi olmamıştı.
“Bu kim Meira?”
“Kral Andreas Vieadan.” Sesim ona karşı her zamankinden soğuk çıkmıştı. Muran onun için şüphesiz ki büyük bir tehditti.
“Muran Hoc.”
“Soyadımı salladı.”
“Annenin soyadından bir haber bir veliaht tam kraliyet kumaşı.”
Andreas’ın küçümsemelerine izin veremezdim. Dahası bunu geniş kitlelere duyurması pekte iyi olmazdı. Zaten bacakları olan bir kral adayı genel kitlenin hoşuna gidecek olamazdı.Ne de olsa Andreas’ı kral kabul eden ve hükümetine büyük bir bağlılık gösteren bir kesimde vardı. Ve taşın seçimi tek başına ancak okyanusu kurtarabilirdi, krallığı değil.
“Bu konuda fazla konuşmamalısın bence Andreas.” Meira sınırları aşmak istemiyordu. Ama ailesi söz konusu olduğunda kendisinin söz konusu olmasından daha fazla tepkili olurdu.
“Beni yaralayabileceğini düşünmen komik gerçekten.” Onu yaralayabileceğimi biliyordum. Ama bu ne yapmak istediğim bir şeydi ne de yapacağım. Sadece beni zorluyordu. Beni zorlamasına gerek yoktu ama onu azda olsun tanıdıysam tahtından kolay kolay vazgeçmeyecekti. Babası ve bağlı olduğu değerleri vardı. Bunlar aslında krallık için önemli temeller olsa da gerçek bir varis değildi. Bu da suyun sorununu çözemeyeceği anlamına geliyordu.
“Seni yaralamak istesem aradaki farkı anlardın.”
“Dene bakalım.”
“Dediğim gibi bunu istemiyorum.”
“Biraz bile mi?”
“Biraz bile.” Belki biraz istiyor olabilirdim ama bu emin duruşumu zedelerdi.
“Arkandaki arkadaşı sakince teslim edeceksin o halde?”
“Ondan uzak duracaksın.”
“Emir hiyerarşimize geri döndük sanıyorum.”
“Önümde atışarak flörtleşmeyi keser misiniz?”Muran agresif bir tonda çıkıştığında gözlerim büyümüştü.
Büyük bir panik ve inkar ile konuşmaya çalıştığımda kekelemiştim.
“Ne flörtü?”
“Sanırım sevgilin kıskandı.”
“Sevgilim değil.” İki yanlış anlaşılmayı da hızlıca düzeltmeye çabalamıştım. Muhabbet saçma bir noktaya evriliyordu. Ölüm kalım meseleleri söz konusuyken bu konuşma bir nevi oyalama gibiydi. İkimizin de işine gelirdi. Emiar buraya onun toplayacağı muhafız ordusundan önce gelirse avantajlı konuma geçerdik.
“Bu bacaklarla kaçamaz fazla düşünme.”
“Beni çığlık atmak zorunda bırakma.”
“Buna sığınır oldun bakıyorum.”
“Kıza sığınacak bir liman olamadıysan suçluyu başka yerde arama kral.”
Muran neden ve nasıl aramızda bir şey olduğunu düşünebilmişti anlamıyordum. Bunu ona en kısa zamanda açıklamam gerekirdi. Bu adamın benden hoşlanması fokların jimnastik hocası olması ihtimali ile eş değerdi. İhtimali sallarken iki kere düşünmüş buradaki uçuk manzarayı hesaba katmıştım.
“Sığınmaya muhtaç olmasaydı.”
“Herkes öyledir.”
“Bacaklı filozof, fazla konuşuyorsun.” Birbirleriyle ne kadar da iyi anlaşmışlardı. Gözlerim dolacaktı.
“Muran’a dokunma.”
“Dokunmayacağım.”
“Güvenebilir miyim?”
“Fiilen.” Demesinin hemen ardından odaya giren muhafızlar bizi çevrelemişti bile. Emiar nerede kalmıştı. Bir çığlıkla bile bu kadar muhafızla mücadele edemezdim. Bunu Andreas’ta çok iyi biliyordu belki de bunca adamı toplama sebebi de buydu. Ama yine de denemeye değerdi.
“Sana güvenilmeyeceğini öğrenmeliydim.” Kafamı Muran’a yaklaştırdım.
“İzin ver son kez sarılayım.”
“Muhafızlar alın.” Hızlıca sarıldığımda kulağına tek kelime fısıldamıştım.
“Kaç.” Büyük bir çığlık ile kendimden geçerken muhafızları azda olsa afallatabildiğimi umuyordum. Son gördüğüm üzerime düşen bir pelerindi. Oysa her şey üzerime bir kumaş parçası düşmesin diye değil miydi?
“Oğlumu serbest bırak.” Emiar geldiğinde Muran çoktan zindanlara götürülmüştü. Andreas Meira’yı düştüğü yerden kaldırmış ardından kendi odasına çıkartmıştı. Kızın en son baygınlığında uyudu süreyi göz önünde bulundurarak böyle bir risk alması aptallıktı. Ama bir noktada Muran’a verdiği değeri gösteriyordu. Bu kralın kabul etmeyecek olsa da kıskanmasına sebep oluyordu.
Kızın bir öncekinden sonra bir o kadar daha uyuması hiç iyi olmazdı. Sirenler konusunda engin bilgileri olmasa da saray hekimi birkaç güne uyanacağını söylemişti ve kral buna güvenmek istiyordu. Emiar bir hışımla odasına daldığında ardındaki muhafızlar oldukça yıpranmış duruyordu. Kral düşmanını hafife alan biri değildi. Ama bu kadının hafife alınacak tek yanı davranışlarından geçiyordu.
“Kuyruğa dönemeyeceğini sana ne düşündürttü acaba?” Kadın hiddetinden sonra afallamıştı. Bu soru ile Andreas’ın ne kastettiğini anlamamıştı.
“Sen gerçek bir balıksın. Doğur doğur sal.” Onunla böyle konuşacak cesareti nereden aldığını bilmiyordu ama sanırım göz ardı etmeye çalışsa da ona karşı olan siniri sadece kadının onu tahtından etmek istemesinden kaynaklanmıyordu.
“Anneliğimden vurmaya kalkıyorsun ne onurlu bir davranış.”
“Ortada pek bir annelik yok sanki ne dersin?”
“Sınırını aşmamanı öneririm.”
“Neden yoksa gizli planın bir oğlun daha mı çıkacak?”
“Muran tahta çıkacak.”
“Bu kadar aptal olma Emiar, kimse bir bacaklıyı kral saymaz.”
“Lanetlenecek.”
“Kuralları yerle bir ediyorsun.”
“Babanın kurallarını mı?”
“Buraya yıkım getirenin kurallarını.” Doğrudan babasına karşı olan nefreti anlamlandırabiliyordu. Ama bu kadın sonrasında ilan edilenlerle ilgili hiçbir şey bilmiyor muydu?
“Meira neden belirli günler içersinde buraya geldi sence?”
“Aptal ay oyunları önemsiz.”
“Meira zaten kuyruklu mu doğdu?”
“Hayır.”
“Sirenliği peki?”
“Meira’yı Leinada lanetledi.”
“Nale’in annesi.” Bunu Emiar’ın canınını acıtmak için söylememişti aslında. Sadece şimdi taşlar yerine oturuyordu.
“Tek yolu bu Vieadan.”
“O kadar kolay değil, hiçbir zaman olmadı.”
“Meira’yı kurban etmek istemediğini biliyorum.”
“Ben bir cani değilim.”
“Belki.”
“Hep kolaya kaçtın Emiar ama bir krallık böyle yönetilmez.”
“Taşın seçtiği bir varistim ben.”
“Taş hata yaptıysa?” Emiar ondan bu kadar nefret etmesine üzülüyordu. Bu asla belli edemeyeceği bir şey olsa da kendisini bu denli hor görmesi kadının içini dağlıyordu.
“Benden neden nefret ediyorsun?”
“Oğlunu almaya uğraşma, zindanlarda güvende.”
“Kralın zindanlarda olması onu zedeler.”
“Kral zindanlarda değil o zaman iyi ki.” Emir daha fazla konuşarak bir yere gelinmeyeceğinin farkındaydı. İlk planında çuvallamıştı ve de bir yenisine ihtiyacı vardı.
“Meira neden burada?”
“Saray hekimi ilgilendi.” Kısa cevaplar, net ve sert tavır. Babasından çok ergenlikteki annesiydi sanki.
“Bu iş burada bitmedi Vieadan.”
“Asla bitmez Hoc.” Kadın çıktığında yahut ilk girdiğinde dahi Andreas Vieadan ne yapacağına çoktan karar vermişti. Kadının çıkmasıyla gözleri Meira’ya daldı. Bu sefer onu tamamen kaybedecekti. Vereceği tepkiyi tahmin etmesi zor değildi kral sadece kızın ne kadar ileri gidebileceğinden emin değildi.
Masasına geçti. Bir bildiri kaleme alacaktı. Meira hala uygundu ama bunu seçmiyordu. İddia ettiği gibi mesele bir can korumak mıydı canını korumak mı? Yayınladığı birkaç satır ile ortaya çıkacaktı.