İçeriğe geç

Batak Liken

Bölüm 11 · 26 dk okuma

Batak Liken

Bölüm 11

9.BÖLÜM-PAK

9.BÖLÜM-PAK

Arıt, ağıt, akıt.

“Meira zaten kuyruklu doğdu.” Leinada bunu beklemiyordu. Hayır karşısındaki ona yalan söylüyordu. Bu kadının kızını kurtarmak için ortaya attığı ucuz bir blöftü.

“Onu lanete kurban veremezsiniz. Bu dengeyi sarsar.”

“Denemekten ne zarar gelir?” Leinada beni bileğimden sürükleyerek çukura yaklaştırmaya devam etti. Annem buradaydı, cezası bitmiş miydi yani? Buraya onun için gelmiştim ama artık gelmiştim ve geri dönüş yoktu. Etraf sandığımdan daha kalabalıktı.

“Doğruyu mu söylüyorsun?” Andreas Vieadan Leinada’nın önünü kesmişti. Benden uzaklaştığı anda sarsılmıştım.

Leianda’nın eli hala bileğimdeydi. Ama sanki elinden bağımsız çukur beni içine çekiyordu adeta.

“Evet.”

“Yalan.” Bu Leinada’nın işine gelmezdi. Her şeyi en başında bunun için yapmıştı.

“Bu siren olmasını açıklar.” Leinada ile aynı şok ifadesiyle Andreas’a dönmüştüm. Siren mi?

“Kurban töreni gerçekleşmeyecek hükümetinin sonu geldi Vieadan.” Bunu söyleyen ses beni daha da şoka uğratmıştı. Ama görebiliyordum ki tek şaşıran ben değildim. Leinada ise bunu gerçekten beklenmedik bulmuştu. Bu yüzünden anlaşılıyordu. Zaten kuyruklu doğmama ihtimal verememişti ama duyduğu ses şüphesiz ki onun için daha beklenmedikti.

“Emiar.” Son konuşmamızı hatırladım. Okyanusun kraliyetinin has adı Emiar’dı. Emia, değişim için fazla uğraşmamıştı da.

Viedan’ların öldüğüne inandığı kraliçe yaşıyordu. Kraliyet soyu kurumamıştı. Kurban edilmek zorunda değildim.

“Emia.” Dediğimde bana dönmüştü.

“Seni bırakamazdım küçüğüm.” Benim kurban edilmemem için gelmişti.

“Daim bir aptalın yapacağını yapmasaydı buna da gerek olmayacaktı.”

“Madem gerçek varis sensin neden bunca yıl karadaydın?”Emiar arkasına uzanan kuyruğunu gösterdi. Kuyruğu simsiyahtı, onu bir kuyrukla hayal edecek olsam bu kesinlikle siyah olmazdı. Adeta bir lanet tarafından sömürülen bir kuyruğa sahipti.

“Geri gelebileceğimi bilmiyordum.”

“Bu da ne demek?”

“Eski dostlarınızın bana hediyesi olmuştu.” Emiar ince zarif elini uzattı. Eli daha önce temsilci denen kızda gördüğüm gibi evrildi.

“Odra’nın laneti.” Leinada bunun mümkün olduğunu bilmiyordu. Emiar’a yaklaştığında kadın onu durdurdu.

“Kuyruğumu kaybettiğimi söylediğinde geri dönemeyecek kadar korkmuştum.”

“Hiç denemedin mi gerçekten?”

“Okyanusun yarısı katledilmişti.”

“Sana ihtiyaçları vardı okyanusun özü soluyordu.” Andreas lafa atladığında Emiar büyük bir sinirle ona dönmüştü.

“Okyanusun özünü kirleten babandı.”

“Babam dengeyi korudu.”

“Baban okyanusu lanetledi. Bacaklıların ve kendi canlılarının kanını akıttırdı okyanusa.” Sesi cırtlayacak kadar hassastı.

“Babam senin görevini yaptı.”

“Baban beni sürgün etti.” Emiar bunu ağzından kaçırmış gibiydi. En azından yüz ifadesinden bunu çıkartmıştım.

“Vieadan hükümeti ile ilgili güçlü suçlamalar oluşmak üzere.”

“Bir şarlatanın lafına inanacak değiliz.” Andreas Vieadan soğukkanlılığını koruyordu ama biliyordum ki bu suçlamalar onun için ciddi bir tehlike arz ediyordu.

“Yarın Safariler, Reus ve Palusin halkının tamamı Öz Sarayın etrafına toplanacak.” Emiar emir verirken kendinden oldukça emindi. Hatta bu tavrı onu kesinlikle gözümde farklı biri şekile büründürüyordu.

“Senden emir almıyorlar.”

“Senden mi alacaklar?” Andreas’a bu denli kafa tutmasını izlemek zevkliydi. Öte yandan kral bunun gerçek olduğuna inanmıyor gibiydi.

“Kanıtlayana kadar bir kaçaktan ibaretsin.”

“Kaçana kadar bir kaçaktan ibaret olacaksın Vieadan.”

“Kral ile düzgün konuşmanız gerektiğini hatırlatıyorum.” Tiamat söze atladıktan sonra beni annesinin elinden kurtarmış ve de hızlıca çukurdan uzaklaştırmıştı. Emiar’ın gelişiyle herkes ona kilitlenmişti.

“Şimdi hiç şansın kalmadı Vieadan.” Leinada her şeye rağmen keyifli gözüküyordu. O anda beni elinden kaçırmasından daha büyük şeyler olduğunun farkındaydım.

“Şans yaratmaktan geçer.”

“Seni tekrar görmek güzel Emiar.”

“Seni de Lein.” Annem bana doğru yüzmeye başladığında kuvvetlice sarılmıştı bana. Bu uzun zamandır beklediğim ve kavuşmak istediğim tek şeydi ama ne hissedeceğimi bilememiştim bile.

“Özür dilerim kızım.”

“Diğer kızına demek istediğin bir şey yok mu Daim?” Annemle ikimizde aynı panikle Silas için dönerken Leinada’nın basit blöfüne kanmıştık. Hala zihnimden geçenleri görebiliyordu.

Endişemi seziyordu ve de bunu kullanmaya fazlasıyla hazırdı.

“Bebek Silas’tan bahsetmiyorum.” Annemin başka kızı yoktu.

“O öldü.” Ölen kimdi?

“Ölen kim mi?”

“Daim ondan gizlediklerin yetmedi mi?”

“Anne ölen kim?”

“Nale.”

Leiada daha fazlasını söylememişti. Yarın yapılacak toplanma için gerginlik söz konusuydu. Annem zincirlerine geri dönmüştü ve buradan ayrılamıyordu. Onlardan nasıl kurtulduğuna dair herhangi bir fikrim yoktu. Sonuç olarak geri takmıştı.

Onu yalnız bırakmak istemediğim için ayrılmamıştım yanından. Ama artık ayrılabileceğini biliyordum kraliyet kanı aklımın almayacağı bir şekilde geri dönmüştü. Andreas beni alması için Tiamat’ı yollasa da bunu reddetmiştim. Bunun üzerine Mat bizi annesiyle yalnız bırakmanın iyi bir fikir olmadığı kanısına varmış ve bizimle kalmıştı. Kral buna nasıl izin vermişti anlamıyordum. Sanırım baygın olduğum bir yılda sandığımdan fazlası değişmişti. Son gelişmelere ayak uydurabilmiş sayılmazdım.

“Nale kim?”“Meira bunu konuşmanın vakti değil.”

“Yine kaçıyor her zaman olduğu gibi.” Leinada her zamanki gibi yanımızda bitmişti. Annem onun akıllarda gezinen huyuna çoktan alışmış olmalıydı.

“Annen bana gerçektende alışmıştı küçüğüm.” Duraksadı ve dibimize kadar geldi.

“Alışamadığı tek şey annelikti.”

“Bu da ne demek?” Sanki annemin bir çocuğu daha vardı gibi konuşuyordu. Nale annemin kızı mıydı?

“Cevabını almış gibisin Meira.”

“Annem çocuğunu bırakmazdı.”

“Bırakmadı.”

“Öldürdü.” Bu saçmalıktı. Leinada beni kışkırtmaya çalışıyor olmalıydı.

“Çocuğum kendini fazla önemsiyorsun.”

“Ne istiyorsun?” Bunu gerçekten merak ediyordum. Ne taraftaydı, ne istiyordu amacı neydi?

“Hala anlamadın mı?”

“Herkesin kötülüğünü isteyen sigortaları yanmış bir balık diyeceğim ama.” Bu söylediğim onu sinirlendirir miydi bilmiyordum ama aklımdan geçeni görebileceği üzere ilk aklıma gelen bu olmuştu.

“Balık kızartması seviyorumdur belki.” Annemi bir sessizlik bürümüştü ki bu şüphe uyandırıcıydı.

“Heh şöyle benle ağız dalaşına gireceğine içine düşen tohumları sula bakalım.” Anneme karşı şüphe duymamı istemişti. Bu kadının amacını hala daha anlayamıyordum.

“Anne bir şey söyle.”

“Meira burada olan her şeyi unutacağız.”

“Ah masumu oynayan arkadaşım hala zincirlerinden kurtulamamışsın.” Annemin yüzündeki ifade çok farklıydı.

Kırgın gibiydi yüz ifadesi ama buna rağmen özlemle parlayan gözleri vardı dudakları ise hepsine ters tepkisizce duruyordu.

“Oyununa gelme Meira.”

“Oyunlar oynayan hep benim değil mi Dei?”

“Kendini aklamak için mi bunların hepsi?”

“Ben zaten aklıyım.”

“Meira git buradan.”

“Seni çıkarana kadar yanındayım.”

“Seni de delirtecek.”

“Beni suçlamayı kesmeyi öğrenemedin.”

“Aklıyorsun nasıl olsa kendini.”

“Kesin sesinizi.” Ses ikisine de ait değildi. Bu sesi mevcut koşullarda duymaya alışmam gerekiyordu sanırım. Alışılacak okadar şey o kadar hızlıca geliyordu ki garipseme duygumun körelmesine çok az kalmış olmalıydı.

“Hala çocuklar gibi didişiyorsunuz.”

“Sen ne anlarsın çocuklardan?” Annemin bu çıkışı beklenmedikti. Emia ile iyi anlaştıkları söylenemezdi hiçbir zaman ama daha önceden aralarında bir şeyler geçtiğini düşünmüyordum. Leinada ise Emiar’ın gelişinden keyif almış gibiydi belki de iyi geçinen onlardı.

“Kraliyet soyundan biri ile iyi geçinmemek aptallık olurdu.”

Leinada’nın kafa seslerime cevap vermesine dahi alışıyor sayılırdım.

“İkinizde pek zeki sayılmazsınız.” Emia annemin sataşmasını görmezden gelmişti. Buraya neden geldiğini merak ediyordum.

Annemi serbest kılabilirdi.

“Bu olmayacak küçüğüm, annen cezalı.”

“Lei sakin ol.” Emia’nın Leinada ile daha iyi anlaşıyor olması bir an için annem için olan umutlarımı gölgelese de Emia’yı tanıyordum annemi bu kafadan kontak kadının eline bırakacak hali yoktu.

“Kraliyet taş seçim töreni yarın.”

“Vieadan’ın sonu geldi.” Leinada kimseyi sevmiyor gibiydi.

“İkinizle konuşmam gerekenler var.” Annem ve Leinada’ya bakarak söylemişti bunu. Sanırım bilmemem gerekenler vardı.

Ne olacaktı canım ben kafayı yemeden beklerdim.

“Tıpkı annen gibisin. Her şey senin etrafında dönmüyor Meira.”

“Tüm bunları ben de yaşıyorum.” Bunları normal karşılamamı bekliyor olamazdı.

“Sadece sen değil ama değil mi?” Emia da Leinada’yı desteklediğinde bu ittifaka karşı en ufak şansım olmadığı açıktı.

“Neler olduğunu bilmek istiyorum.”

“Dalgaların kıyıdan sildiği geçmiş okyanusta birikmiş.” Annem konuşmuştu. Zincirleri sadece onu oraya bağlayan bir cezadan çok fazlasıydı sanki.

“Oraya gidemem.” Kralın triplerini tekrar çekmek istemiyordum.

“Dei sen gerçekten kendini doğurmuşsun.” Leinada kafamdan geçenleri okumaya devam ediyordu anlaşılan.

“Kuyruğumun başı çakma krala da iki dakika katlanıver Meira.” Dramatiklik mi yapıyordum gerçekten?

“Beni kurban edecekti.”

“Sana kurban olur o çakma kral anca.” Leinada neden böyle demişti?

“Safa da yatıyor git gide sinirime dokunmaya başladı bu kızın.” Annem ise bana daha farklı bir gözlerle bakıyordu Leinada’nın son cümlesinden sonra.

“Meira dinle beni.” Annem ses tonunu yükselterek bana seslendiğinde ona dönmüştüm.

“Ne olursa olsun karaya döneceksin.”

“Bak annen bile anladı, salağa yatmanın anlamı yok.”

“Leinada dedikodu malzemesi vakti değil.”

“Dedikodu malzemesi dediğin konu sana krallığını kaybettirmişti hatırlatayım derim.” Kendi aralarında atışmaya başladıklarında annem gözlerini üzerimden ayırmıyordu.

“Meira bana söz ver.”

“En başından beri bunu istiyorum anne.” Tek amacım ne olursa olsun karaya çıkmaktı. Bundan neden şüpheye düşmüştü ki?

“Bu kızın gerçek bir aptal.”

“Lei kes artık. Meira sende yüzdür ak.”

“Yüzdür ak?”

“Yürü git gibi düşün. Bir şeyi de düşün artık.” Leinada üzerime gelirken-

“Ya senin hiç üzerine gelmemişler, hassas okyanus incisi kılıklı.”

“Leinada kızımı rahat bırak.” İnci, kestane, balık.

İnci, kestane, balık.

“Yine şu ucuz numara, aynanda düşünebiliyor musun bari?”

İnci, kestane, balık.

İnci, kestane, balık.

İnci, kestane, balık.İnci, kestane, balık.

“Yeter!”

Daha fazla ne çimden ne dışımdan bir şey diyecek halim kalmamıştı.

“Hemende yorulur tabii.”

“Lei!” Emia’nın uyarıları da etkili olmuyordu sanki bana karşı psikolojik bir savaş açmıştı. Ama bana sürekli anneme atıf yaparak saldırdığından sanki hedefi ben değildim.

“Kendinizi nasıl kandırıyorsunuz ama analı kızlı.” Leianda durmuyordu. Belki de gitmem için yapıyordu.

“Siren miyim?” Dan diye sormuştum. Annem kuyruklu doğduğumu söylemişti ama bunun bir yalandan ibaret olma ihtimali çok yüksekti. Bir dakika. Annem çukurun oraya gelmişti.

“Sonunda dank etti canım.”

“Ne dank etti?”

“Annem çukura nasıl geldi?”

“Çukura gelen annen değildi.”

“Ne?”

“Bu da başka bir zamanın hikayesi olsun değil mi?” Bunu nasıl atlamıştım. Bir an annemin zincirlerden kurtulmuş ve bir diğerinde onlara geri dönmüş olması hiç mantıklı değildi.Emiar’ın burada olması ve kurtulacak olmasına odaklandığımdan bunu atlamış olmalıydım.

“Neden bahsediyorsun Lei?” Emiar da anlamamışa benziyordu.

“Sadece senin söyleyeceklerin yok kayıp kraliçe.”

“Sirenlerin soyu tükendi, eğer Meira bir sirense sonuncusu olacaktır.”

“Bunu sana söyleyecek kişi ben değilim Lei.” Şu an daha kendi aralarına dönmüş gibilerdi.

“Meira Vieadan’ın sarayına dön.” Emiar gitmemi istediğini belli etmişti şimdi açıkça söylediğinde ne diyeceğimi bilememiştim.

“İtiraz hakkın yok küçük balık yumurtası hadi.” Leinada bana taktığı lakaplarda gelişiyordu.

“Rica ederim deniz salyangozu hadi ak git.” Daha fazla üstelemedim. Yanlarından uzaklaşırken kafam daha çok karışmıştı. Yorgun hissediyordum hiç olmadığı kadar, Lei bunları okusaydı şüphesiz bana bir laf çakardı. Ama bir yıllık baygınlığımdan mı kaynaklı bilmiyordum bu sefer ki halsizliğim farklı hissettiriyordu. Daha önce yüzdüğüm yolları tanıyamayacak gibi olmuştum. Leinada’nın köpek balıklı Reus bölgesinden uzaklaşsam da yaşam eskisi kadar canlı değildi.

Hatta Reus’tan petrol sızmaları olmuş gibiydi. Has saray sanki okyanusu koruma gücünü kaybediyordu. Kafamda bildiklerimi toparlayamıyordum sadece yüzüyordum. Altın kaplamalar bulanık suda bile hala kendini belli edebiliyordu.

Değerli bir şey değersiz ortamda değerini kaybetmezdi, peki ya değerliye zarar verilse?

“Dün orada olan kimdi Lei?”

“Hiç tahminin yok mu cidden?”

“Kara siren.” Emia onu sadece bir okyanus efsanesi sanardı. Sirenlerin illüzyon gücüne erişmesi çok zordu. Bu gerçekten ağır ve fedakarlık isteyen bir çalışmaydı. Ancak kara siren olmuş birinin yapabileceği bir şeydi.

“Tanışmak ister misin?”

“Halletmemiz gerekenler var.”

“Sen nasıl istersen, değil mi Dei?” Emiar bu kara siren konusuna Lei’nin ima ettiği bir nokta olduğunu anlamıştı ama şu anda buna öncelik veremezdi. Okyanusun işleriyle ilgilenmek şu anın işi değildi önce işleyişi kurtarmalıydı.

“Yarın taş bana oturmazsa-“

“Bu bir ihtimal mi?” Reina endişeyle sormuştu bunu, kızının kuyruklu doğdunun söylenmesi içini rahatlatmaya yetmiyordu.

“Her şey bir ihtimal.”

“Okyanusun sonu gelir.”

“Hayır.” Deina zincirlere bağlanma sebebini hatırlıyordu.

“Kendini açık mı edeceksin Dei?” Leinada ilk defa bildiğini sanmasına rağmen en ufak bir fikri olmaması ile yüzleşecekti.

“Benim bir oğlum var.”

“Oğlun mu?” Kızın. Diye tamamladı Lei içinden kendini ama bunu açık etmeyecekti çünkü Dei’nin şaşırmadığını görüyordu.

Demek ki bu oğul karada olmalıydı.

“Kuyruksuz bir kan işe yaramaz, taşı nereye takacak?” Lei doğru bir noktaya değinmişti.

“Lanetlenmekten kolay şey yok bunu en iyi biz biliyor olmalıyız.”

“Bunu neden bizimle konuşuyorsun?”

“İkinizi de tarafımda istiyorum.”

“Bu bir savaş değil.”

“Bizi bir daha yan yana göreceğini sanmıyorum Emiar.”

“Sırt sırta bile göreceğime eminim.”

“Sırt sırta verdiniz tabii yine.”

“Lei’nin yeni illüzyonlarını görmen gerekiyordu Em.” Dei fazlasıyla heyecanlıydı, ikisinin de göğsü hızla şişip iniyordu. O kadar muhafızı geçmek kolay olmamış olmalıydı.

“Babamın tavrını biliyorsunuz, kimseyle görüşmemi istemiyor.”

“Haksız sayılmaz.” Dei kralın endişelerini anlıyor hatta hak veriyordu.

“Sentor’u sevmediğin için böyle düşünüyorsun.”

“Ben Sentor’u tanımam bile, kaçtığım muhafızlardan biri.”

“Asıl sen Sentor’u sevdiğin için böyle düşünüyorsun.” Dei lafını esirgememişti. Lei ise daha çok dinleyerek bekleyen taraftı.

“Sevmek kötü bir şey değil.”

“Kötü birini sevmek?”

“Mahkemeye mi çıkardın canım sende?” Lei ortamı yumuşatmaya çalışmıştı yaptığı şaka ile. Konu çok alevliydi, alevler tırmansın istemiyordu.

“Görevden aldı babam, ücrada eski bir saraya sürgün etti.”

“Saraya sürgün vay be.”

“Saray denildiğine bakma, altın kazıntısı bir kuyudan ibaret.”

“O çapulcuya yeter.” Dei kararında netti.

“Dei yapma.”

“O zaman yeni illüzyonlarımı incele.” Leinada birkaç numarasıyla konuyu dağıtabildiğine seviniyordu.

“Bir kara lale.”

“Bir çığlık.”

“Bir siren.”

“Nale.” Bu karşısındakinin çığlık atmasına sebep olan basit bir illüzyondu. Yanlış seçimdi tabii muhafızlar oda kapısını tıklatana kadar anlayamamaları üzücüydü şimdi yine bitap düşene kadar yüzmek zorundalardı.

“Bir kara lalen var Emiar.” Hepsinin aklına aynı an gelmişti.

Dei zincirlerinden kopmak için bir kulaç attı.

“Anlamadım.”

“Bir çığlık, bir siren. Nale.” Diye devam etti Lei. Uzun süre sonra ilk defa Deina’ya karşı çıkmak ya da aşağılamak dışı bir tepki de bulunmuştu.

“İlk illüzyonun.” Emia anlam veremiyordu.

“Senin ilk illüzyonun.”

“Ne?”

“İlk çocuğun.”Dei’nin devam etmesi Emiar’a bilmediği bir şeyin geldiğinin habercisiydi adeta.

“Ne?”

“Nale.”

“Siz ne saçmalıyorsunuz?”

“Kızın ölmedi, Sentor onu terk etti.”

“Biz bulduk.”

“Ne?” Bu kadar fazlaydı. Emiar kaldıramıyordu. Buradaki iki kadının da ortak noktası eski arkadaşlarına duydukları üzüntü olabilirdi.

“Nale bir siren.”

“Benim kızım kara siren?” Leianda başı ile onayladı. Nale onun göz bebeğiydi, hep öyle olmuştu.

“Öldü demiştin.”

“Deina için öldü. Terk edildiğinde.” Deina Lei’nin haklı olduğunu biliyordu. Zincirlerinin farkındaydı, onları hak ettiğini de içten içe düşünüyordu.

“Kızın teyzeleri ile büyüdü.” Lei bunu söylerken sanki yıllar önceki haliydi. Deina bunun acısını daha fazla hissetti. İçi sızlıyordu.

“Gelecek mi?” İki acılı anne vardı, terk edilmiş ve terk eden.

İkisini de kaybetmiş kızın yüreğindeki acı yerleşmişti. Acı ile besleniyordu. Kara siren olması Leinada’nın ona öğrettiklerinden kaynaklanmıyordu. Kızın içindeki büyük acı kendini bir şeye dönüştürmek zorunda kalmıştı.

“İsterse.”

“Özür dilerim Nale.” Dei ne olursa olsun onu duyacağını biliyor gibi fısıldamıştı. Artık tamamen çökmüş durumdaydı.

“Benim kızım.” Emiar elleri ile kendine sarılmış bir şekilde zemine doğru batmaya başlamıştı. Gözleri kızarıyordu.

“Üzgünüm Emiar her şey için.”

“Kötü birini sevmek, nelere mal oldu böyle.” Kadının içinde ne kendine karşı duyduğu suçluluk ne de zamanı geri alma isteği sönüyordu. Her bir felaketin sebebiydi. Atılan her nale de parmağı vardı ama kendi nalesininin bir kere olsun saçını okşayamamıştı.

“Biri daha senin kaderini yaşıyor gibi duruyor.”

“Babasına mı benziyor?”

“Kim?” Deina korkuyordu, buna hiç ihtimal vermemişti bu onu korkuturdu. Vaktinde Emiar’ı uyarsada onu korumayı başaramamıştı ama aynı şeylerin kızının başına gelmesine izin vermeyecekti.

“İnkar kurtarmaz Dei.”

“Beni korkutmak için yapıyorsun.”

“Seni korkutmak değil yerle bir etmek istediğimi biliyor olman lazım.”

“Dün orada olsaydın fark ederdin Deina.” Emiar eliyle Lei’yi susturdu ve kendi devam etti. Bunun karşısındaki kadın için ne kadar zor olacağını tahmin ediyordu, ona olan siniri burada biraz sönüyordu.

“Andreas Vieadan Meira’yı kurban vermek istemiyor olabilir.”

“Olabilir fazla Em.” Leinada dün gördükleri karşısında bir deja vu yaşamamıştı ama bunun Dei için bir deja vudan ibaret olacağını düşünemiyordu.

“Bu da ne demek?”

“Sentor bir dakikalığına bile tereddüt etmezdi demek.” Bu biraz daha Lei’nin de olayı görebildiği açıyı sunsada bir annenin bunu görmesi çok zordu ve Emiar bunu anlıyordu.

“Annelik paranoyalarınız bittiyse-”

“Sen nereden bileceksin?” Dei zincirlerine rağmen ayaklanmıştı bu ihtimal zihninde cirit attıkça kafayı yiyeceğini hissediyordu.

“Burada ikinizden de daha çok annelik yapmış birine karşı doğru konuşmalısın.” Zaten petrol kirinden dolayı kirli ve bulanık olan su sanki daha da kararmıştı. Dei geleni anında tanısa da Emiar’ın tanıması için vakit gerekmişti. Ne garip.

İkiside içlerine dolan acının pişmanlık kaynaklı olduğunu düşünüyordu o esnada oysa bu acının kaynağı direkt olarak karşılarındaydı. Yaşadığını yayıyordu adeta, öyle bir enerjisi vardı ki kanıyordu adeta.

“Nale.”

“Merhaba anne.” Ve bir çığlık daha.

“Döndün.”

“Kovuldum.” Tiamat yanıma doğru yüzdüğünde saraya varmak üzereydim.

“Emiar’ın amacı ne?”

“Size ajancılık mı yapacağımı düşündün?”

“Hep sen mi soru soracaktın Meira?” İbre tersine dönmüştü gibi. İster istemez gülümsemiştim.

“Evet?”

“Hala kendinde olduğunu görmek güzel.”

“Beni tanısaydın kendimde olmadığımı anlardın da neyse.” Bu ne demekti bilmiyordum ama sanırım burada kendim gibi hissedemediğimden böyle bir cümle kurma gereği duymuştum.

“Tanıma fırsatım olacaktır elbet.”

“Çukura atılmamamın rahatlığı mı bu?” O da biliyordu. Bana söylemediği için trip atacak yahut tavır yapacak halim yoktu.

Zaten onların amaçları buydu. En başından beri böyleydi, Mat her zaman bana karşı daha ılımlı yaklaştığından biraz mahcup duruyor gibiydi ya da ben bunca zamandır olan tavrından dolayı böyle düşünüyordum.

“Pekte rahat sayılmayız aslında.” Haklılık payı olan bu ironisine de tebessüm etmiştim ister istemez.

“Hemen halledelim istersen.”

“Anneni duydun.”

“O annem değ-” Boşboğazlık. Leianada gelse beni bir güzel zorbalasa hak ediyordum çıtım çıkmazdı.

“Nasıl yani?”

“Annem dediğini bilmiyordu acısından.” İyi toparlamıştım, annesi gibi zihin okuma yapamadığına şükür etmeliydik.

“Attın gibi geldi?”

“Atar mıyım? Şaka yapacak durumda değilim ki.” Gerçekten solgun görünüyordum bunun onu destekleyeceğini ummuştum.

“Hiçbirimiz değiliz.” Okyanus soluyordu, krallıkta isyanlarda başlamıştı. Bez parçalarına yazılmış mesajlar gelirken gözüme ilişmişti.

“Emiar iyi ki geldi o zaman.” Onu hiç tanımıyor olmalılardı. Emiar okyanustan gittiğinde ya daha bebek ya da doğmamış olmalılardı.

“Onu yarın göreceğiz.” Hakkında bir şeyler söylememi ister gibiydi ama ne söyleyip ne söylememem gerektiği konusunda pek bir fikrim yoktu. Ayrıca soru sormaya da fazlasıyla alışmıştım.

“Nale kim?”

“Ablamız.” Çoğul eki.

“Ne?”

“Annelerimiz her zaman düşman değildi Meira.”

“Anlamıyorum.”

“Nale ikimizinde annesini teyze bilirdi, teyze anne yarısıdır.”

“Nale kimin kızı ki?”

“İşte onu bilmiyorum.”

“Ne demek bilmiyorum.”

“Abla kardeş gibi büyüdük biz. Sessizdir Nale tanışmamışsın belli ki.” Hayır sadece bahsi geçmişti. Leinada tüm teyzeliği kendisine yıktığı için mi sinirliydi yani anneme? Kızı öldürmekle suçlamıştı annemi ama Mat tanışmadığımı söylediğine göre kız yaşıyordu.

“Tanışmak isterim.”

“Tanısan çok seversin.”

“Buradan kendime sevgi bağları kurmak istediğimi sanmıyorum.”

“Her istediğimiz olmuyor değil mi?” Gözlerimi devirdim.

“Seni ayrı tutacağımı mı sandın?”

“İyi anlaştığımızı düşünüyordum.”

“Acıdığın için bana yardım eder gibi yapıyordun.”

“Gibi mi?”

“Beni cenazem için süslemek gibi.”

“Karar mercii olmadığımı biliyorsun.” Omuz silktim, bu sonucu değiştirmiyordu. Onlara kırgın olacak halim yoktu, onlara karşı bir şeyler hissetseydim mümkün olurdu ancak bu.

“Uyumak istiyorum.”

“Yeterince uyumadın mı?”

“Asla tamamen yeterli olmaz.” Uyku doyumsuzluğu ama aslında durum bundan ziyade birazda yalnız kalmak istememdi.

Uyandıktan sonra bile o kadar çok şey olmuştu ki bir yıl uyumama bile adaptasyon geçirmiş sayılıyordum herhalde. Ama hayır hiçbiri normal değildi ve algılamakta hala zorlanıyordum.

“Alın şu şarlatanı.”

“Tahtın gerçek sahiplerine lanetli elini sürme.” Leinada kraliyet muhafızlarının tamamını kitlediğinde bunu sadece başını kaldırarak yapmıştı. Göründüğünden daha güçlüydü. Eski sarayda annemin bağlı olduğu yerde değilde tahtın olduğu odadaydık. Sabah erken saatlerde Tiamat yanıma gelip gitmemiz gerektiğini söylemişti.

Bilmeleri gereken bir şeyler varsa söylememi rica etse de faydasızdı. Emiar onlar için büyük bir risk temsil ediyordu. Burası sandığımdan fazla kalabalıktı.

Tüm Palusin buradaydı ilk olarak ayrıca saferiler ve dahası da vardı sanki. Kalabalıkta büyük bir sessizlik hakimdi.

Muhafızlardan biri gibi yanlarında ilerlediğimde herkes yolu açıyordu. Tahtın etrafında muhafızlar daire oluşturmuşlardı.

Leinada köpekbalıklarını geri çekmek yerine kendine daha uygun bir hamle yapmıştı. Köpek balıkları tam üzerimizde yüzüyordu. Olası bir karışıklığa karşı önlem mi alıyordu yoksa olası bir karışıklığı çıkartmak niyetinde miydi bilemiyordum.

Emiar taşın kendinde olduğunu bildirmişti. Şimdi de tahtın yanında taşı elinde tutuyordu. Emiar her zaman gözümde yaşlı görünen bir kadın rol modeli çizmişti. Ama şu an her zamankinden biraz farklı görünüyordu. Adeta ışıldıyordu. Bu onu daha önce görmediğim bir şekilde görmeme sebep oluyordu.

Taşı elinden bıraktığı an herkes pür dikkat sessizce onu izliyordu. Andreas Vieadan tam karşımdaydı. Göz göze gelmemiştik, çukurun yanından ayrıldıktan sonra hiç karşılaşmamıştık da. Emiar’a odaklanmıştı tıpkı herkes gibi. Ne bekleyeceğimi bilmiyordum ama sanırsam ki buradaki kimse bilmiyordu. Ama sanırım buradaki çoğunluğun ilk defa göreceği bir durum söz konusuydu. Herkes fazlasıyla meraklı duruyordu öyle ki muhafızların yüzünde bile merak emareleri yer etmişti.

“Hanedanlığın yıkımının sorumlusu.” Taş konuşuyor muydu?

Sesi bir insan sesi değildi. Şöyleydi ki, adeta denizin dalgalarının sesi bir ahenkle konuşma yaratmıştı. Öyleydi ki ses herkesin kulaklarına ulaşıyordu. Sanki suyun içinden geliyordu yani. Açıklamakta çok iyi değildim ne olduğunu.

“Sentor bir adım öne çık istersen.” Demişti Emiar bu herkesi fazladan şaşırtan ama bir yanlış anlaşılmadan ibaret cümlesi sonrası afallamıştı. Bir dil sürçmesi yaşanmıştı herkes için daha sarsıcı olmuştu.

“Andreas Vieadan bu yıkımın meyvesi.” Sudan tekrar bir ses gelmişti.

“Suyun en iyi seçimiydin Emiar Hoc.” Emiar’ın yüzündeki hayal kırıklığı çok farklı bir seyirde yansıdı. Hiç bu kadar pişmanlık duyan birini görmemiş gibi hissettim. Kim bilir içinde ne fırtınalar kopuyordu da yansıtamıyordu.

“Gerçekten lanetli olan benim ellerim miymiş?” Andreas taşın oturmamasına şaşırmıştı buna sevinmesi gerekse de bu okyanusun sonu demekti. Buna rağmen sevinmiş durmuyordu.

“O zaman kayıp kraliçemizin kızında denemeliyiz taşı.”

Leinada ileri atılmıştı. Ağzından çıkan ilk kelimede köpek balıkları pür dikkat kesilmişti. Bunun üzerine herkes sanki gerilmişti.

“Ne kızı?”

“Nale.” Emiar Leinada’nın böyle bir şey yapacağının farkındaydı bunu istemese de göz önünde bulundurmuştu.

“Açılın.” Muhafızlara kaşlarıyla emretmişti Vieadan.Ama bekledikleri gibi insanlar içinden çıkmamıştı. Simsiyah bir karanlık başlarına gölge düşmüştü. Karamsarlık hissi etrafta kol gezinmeye başlarken adeta yüreklere acı düşürüyordu bu durum. Herkes dona kalmıştı. İçimize dolan meyusluğun kaynağı git gide tahtın etrafına doğru ilerliyordu.

Andreas pür dikkatti, sanki şu anda kaçıracağı bir salise tahtı elinden alacaktı. Korkuyordu diyemezdim ama kesinlikle farklı bir durum söz konusuydu.

“Ne güzel bir aile buluşması oldu değil mi Emiar?” Leinada Nale ondan tarafa doğru yüzdüğünde kızın saçlarını okşamıştı, kız ardından tahta doğru yönelirken kızı inceliyordum. Sanki soyut bir varlık gibiydi. Bir yansıma ya da duman gibi tam olarak açıklayamadım bir yansımı vardı gözde. Yüz hatları çok tanıdıktı. İnceleme fırsatı bulduğunda gözlerinin yapısı tıpkı Emiar’a benziyordu. Leinada’nın ağzından bir çıkan adeta bir diğerini tutmadığından onun konuşmalarını birleştirerek bir sonuca ulaşmak oldukça zordu.

“Taze kan.” Ses suda dalgalandı adeta. Yine sesin sahibi taş olmalıydı, sanırım buna alışıyor olmalıydım. Nelere alışmıştık değil mi?

“Tahta oturman gerek Nale.” Emiar sakince söylemişti bunu. Kızın Emiar’a dönen gözlerinde ise hiddet vardı sanki. Adeta duygularını yaşayabiliyordum. Çevremdekilere baktığımda onlarında aynı şeyi yaşayabildiğini az çok anlamıştım. Kız adeta enerjisiyle ortamı ele geçiriyordu.

“Bunu isteyip istemediğini bile sormayacaksın değil mi?”

Leinada tahta yaklaşmıştı.

“Onu temsilciye yakın büyütmüş olmalısın.”

“Eski dostların hediyeleri olmuştu.” Dediklerinden hiçbir şey anlamıyordum. Tek anlamayan ben miydim bilmiyordum.

Andreas yüzündeki düz ifadesini koruyordu. Tahtı elden giden birine göre oldukça sakin bile sayılırdı şu an.

“Annem bana sormasa da-” Yumuşak naif bir sesi vardı, konuşurken adeta insanın ruhunu okşuyordu.

“Annen mi?” Kalabalık sessizliğini ilk defa bozmuştu. Muhafızlar arkadaki safları sıklaştırıp ortadaki daireyi büyüterek kalabalığı susturduklarında kız devam etti.

“Kimseye bunu yaşatmaya hakkım yok.” Kasıt olarak kendini göstermişti ama bunu da anlamamıştım. Ama benim aksime Emiar anlamış duruyordu. Yüzünde şu ana kadar görmediğim büyük bir yıkım vardı.

“Şimdi anladın değil mi?” Leinada Emiar’ın doğrudan gözlerine bakıyordu. Öfkeden çok hüzün vardı ilk defa gözlerinde.

“Hayır.”

“Babam Sentor Vieadan kurban lanetini başlatırken-”

“Hayır.” Emiar’ın acı bir feryat bırakırcasına dökülüyordu ağzından inkarı.

“Okyanusun ruhunun solmaması için sadece kurban değil bir ruhun solması gerekiyordu.” Karşılık ve de pazarlık. Bir şeyler biraz daha anlaşılır oluyordu. Kızda konduramadığım şey solgunluktu. Solmuş bir çiçekti de yaşamaya devam ediyordu adeta. Ama takılınan ana nokta bu olmamıştı.

Babam demişti, kral ile kardeş olduğunu da iddia ediyordu. Bu durumda Sentor ve Emia arasında bir şeyler mi vardı?Bu benimle birlikte tüm herkesi dehşete düşürmüş olmalıydı ki kalabalık muhafızların susturmakta zorlandığı bir hal almaya başlamıştı. Etrafta oluşmaya başlayan kaos çemberi genişletiyor ama aynı zamanda çukurlaştırıyordu sanki.

“Daha fazla solmak yok.” Kız usulca tahta yöneldiğinde Andreas şaşkındı. İlk defa yüzünden bu kadar net okunuyordu ne hissettiği. Bu yaşında kraliyet soyundan bir kara siren kardeşi çıkmıştı. Aynı zamanda babası kardeşinin hayatını mahvetmişti. Bunların hepsi şaşırtıcı olmaktan çok daha fazlasıydı. Kız tahta oturduğu an sanki üzerimize düşen gölge bir nebze aydınlandı.

Herkes tahta oturan kıza döndü. Taş konuşmadı, usulca kızdan tarafa yöneldi. Emiar lanetliydi ama Nale değildi, sadece lanet için bedeli ödeyendi. Taş onu yeterli görüyor olmalıydı.

“Kurtuluşu beklenen kurtuluşu getirdi.” Taşın sesi yankılanmış ya da dalgalanmıştı suda tekrar. Taş kızın ayırt edilmeyecek kadar karaltılı kuyruğuna ilerledi. Bir parlaklık yer etti ardından, gözleri kör edecek kadar güçlü bir parlaklık. Ardından uzun süre sonra temiz bir nefes almış gibi hissettim. Ne göğsüme çöken hüzün vardı ne de bulanıklık sanki. Kızdan bize doğru geldikçe okyanus kendine geliyordu. Ama en önemlisi kız değişiyordu. Silüetimsi hali gidiyordu. Bembeyaz teni, simsiyah saçları ile yüzüne renk gelmişti. Adeta dirilmiş gibiydi.

“Nale.” Leinada yüzünde büyük bir gülümseme ile ona doğru ilerlemişti.

“Anne.” Kız tahttan kalkıp önce gözlerine inanamayarak kendi etrafında dönmüş sonrasında kollarını Leinada’nın boynuna dolamıştı. Şimdi de ona anne demişti. Bu dinamik karışıktı.Leinada onu hiç görmediğim kadar gülüyordu. İkisinin de gözlerinin içi gülüyordu adeta.

“Güzelim.” Yanımdaki Tiamat tahta doğru ilerlediğinde Nale sese yine aynı gülümser ifade ile dönmüştü.

“Kurtuldum Ti.” İsmini kendine has kısaltması dikkatimi çekmişti.

“Tı tı tı, bu ne yaramazlık.”

“İyi de anne Lei Tiamat burada yok bile.”

“Nale sana konuşuyorum ya zaten.” Küçük kız anlamıyordu annesi neden Ti diyerek ona konuşuyordu ki.

“Ti yine geç kaldı.” Kızın ortalığı dağıtma sebebi buydu aslında. Kendi başına kaldıkça canı çok sıkılıyordu. Anne Lei her zaman onun dilinden konuşamıyordu.

“Birazdan gelecektir, usluca bekle lütfen.”

“Ti ti ti.” Seslense de çoğu zaman tıpkı annesinden gördüğü gibi gelen giden olmazdı. Hiç arkadaşı yoktu, kimse onunla oynarken eğlenmezdi. Buna hep çok üzülürdü. Ama Ti farklıydı.

O hep gülerdi. Kız çukurları severdi, her gördüğüne saklandığından anne Lei’nin başına çok dert açmıştı. Ti her ona gülümsediğinde yanağında büyük çukurlar oluşurdu. Bu kızda hep onu güldürdüğü anlarda kalmak çukurlara saklanmak isterdi.

“Nale!”

“Sonunda geldin, ti ti ti.”

“Okuldan yeni geliyor biliyorsun Nale.” Anne Lei’ye biliyorum anlamında bir bakış atmıştı.

“Eğer benimle okula gelirsen beklemek zorunda kalmazsın.”

“Bu tartışmayı tekrar açmanın anlamı yok Tiamat.”

“Peki anne.”

“Hadi yemek vakti.”

“Üstüne döktün Tiamat.” Leinada tıtılamak üzereyken bunu küçük kız devralmıştı.

“Ti ti ti.”

“Kurtuldun Nale.” Birbirlerine sıkı sıkıya sarıldıklarında Leinada’nın gözleri dolmuştu ama kimse ne olduğunu anlıyor gibi durmuyordu. Okyanus kendine geliyordu aynanda, suyun kendini yenileyişi çemberin dışına taştığında karışmış halktan bu sefer alkış sesleri yükselmeye başlamıştı. En şaşkın ve sessiz duran grup saferiler gibiydi. Kraliyet soyunun onca zaman izini sürmeye çalışmış bu konuda çok çalışmışlardı. Ama şimdi her şey birbirine girmiş gibi duruyordu.

Şu an her ne oluyorsa Andreas bunu bölmüyordu. Sadece izliyordu. Tıpkı Emiar gibi. Aile bağları oldukça karışmış hatta birbirine girmişti. Viedan hükümeti kesin olarak devrilmişti.

Tahtta kraliyet soyundan biri vardı. Halk şu an sevinmekte olsa da bir tepki de verecekti şüphesiz. Dengeler sarsılmıştı hem de en temelinden. Sarsıntı sadece dengelerde değildi.

Çember daraldı, yer altından kuvvetli bir sarsıntı hissedildi ve kuvvetli bir çığlık duyuldu.

Nale.

İçimin sıkıştığını hissettim.

Kuvvetli bir çığlık ve ardınca daha seyreği ikincisi. Ciğerleri patlatacak kulakları çınlatacak seviyede. Ne idüğü belirsiz iki çığlık.

“Kollarıma yığıldı.” Leinada büyük bir acı çığlıkla bağırmıştı. Ne çığlığı kızının ki kadar kuvvetli ne de ölümcüldü.

“Nale!” Emiar kızına koşarken yarı yolda kalmıştı. Leianda’nın yüz ifadesi onun kaskatı kesilmesine sebep olmuştu.

“Hayır.” Tiamat annesinin kollarında can çekişen kızı kendine çekti. Gözleri kızarmıştı hızla, ona sarılırken hareketsizliğini hissedebiliyordu. Bu kaldırabileceğinden çok fazlasıydı.

“Ne oldu ona?” Ses Vieadan’a aitti.

“Öldürdünüz kızımı.” Emiar’ın yüzünde hiç olmadığı kadar hiddetli bir ifade vardı. Gözleri onunda kıpkırmızıydı, içi yanıyordu. Bu hisse alıştığını sansa da her seferinde daha ağırı hücum ediyordu bünyesine. Kızı yeni kurtulmuştu, taş kızın kuyruğundan düşüp tok bir ses çıkardığında etrafta tek yer eden sesti. Ardından kuvvetli iki inleme duyuldu. Aynı anda. Tiamat kendine gelemiyordu, eli ayağı tutmuyor gibi hissediyor son gücüyle kollarındaki cansız bedeni taşıyordu.

Leinada daha önce hiç görülmediği kadar güçsüz düşmüştü. Feryatları kesilmiyordu, tek kelime edecek halleri yoktu.

“Kalabalığı dağıtın. Saraya gidiyoruz.” Andreas elini Tiamat’ın omzuna koymuş destekliyordu doğrulması için. Genç adam ise bu desteği hissemeyecek haldeydi. Kimin dirildiği kimin yıkıldığı belli olmuyordu o kadar anlıktı işte hayat.

"Kral uva içer mi”

“Daha ne kadar kralım ki?” Emdiği şeyin etkisi sandığımdan daha fazla olmalıydı. Elindekinin ne olduğunu söylediğinde aklım bir anlığına geçmişe gitmişti. O gün bir yunusla konuşmak ne kadar şaşırtıcıydı benim için. Şimdiki halimi görse kaldıramazdı herhalde, sahi görmüştü ya.

“Hala sarayda olduğuna göre.”

“Bu içimi rahatlattı saol.” Sanki karşımda farklı biri vardı. Uva dedikleri şey buranın alkolüydü bir nevi. Belki de bizde de olan bir şeyi farklı adlandırıyorlardı. Elindeki otun yaprakları sıra sıra azalıyordu. Çoktan dört yaprağı eksikti bile. Bunun ne derece bir sarhoşluk verdiğini bilmesem de az olmadığını tahmin edebiliyordum. Karşımda tanıdığım kral yoktu. İlk defa sadece Andreas ile konuşuyordum sanırım.

“Nasılsın?” Bu saçma bir soru olabilirdi ama cevap veremeyecek olsa bile duymak isterdi bazen insan bu soruyu.

“Bu soruyu haketmiyorum.”

“Bunu sormadım.” Onunla empati yapıyor değildim ama bu halini garipsemiştim. Nolursa olsun yıkılmayacak gibi duruyordu. Ama şu an.

“Güçlüyüm.” Buna sanki kendi inanmak istiyordu en başta.

“Öyle gözükmüyorsun.”

“Babama benzemiyordu, tıpkı annesi.” Nale’den bahsettiğini direkt anlamıştım. Gerçekten de Emiar’ın kopyası gibiydi.

“Başın sağolsun.” Bir kardeşi olduğunu öğrenmişti. Onunla bir kelime dahi edemeden onu kaybetmişti. Bir abla olarak bunun ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliyordum.

“Başımız sağolsun.” Çok farklı biri vardı sanki karşımda nedense yeni biriyle tanışıyor gibi hissediyordum gözlerine bakarken.

“Elindekini bırakmalısın.” Duymamazlıktan geldi.

Nasıl yani ona bir öneride bulunduğum için bana kral olduğunu hatırlatmayacak mıydı? Sanırım gerçekten de kendini kral olarak görmekten vazgeçmişti. Bu imkansız gelmişti, kral olmayı ne kadar sevdiğini biliyordum. Hatta bu adamın sevdiği ve benimsediği tek şey olabilirdi. Belki de bu kadar benimsediği bir şeyi kaybetmek benliğini sorgulatıyordu.

Değişimlerle yüzleşmek zorunda kalmış biri değildi. Ama neyse ki ben bu konuda son gelişmeler üzerine master yapmıştım.

Önce onu biraz kendine getirmeliydim. Elindeki otu bir çırpıda aldığımda elim yanmıştı. Onu savuşturduğumda elim yanıyordu.

“Bir yaprak al ağzına.”

“Yok canım ayık kafa bana lazım bu aralar.”

“Yoksa acın geçmez.”

“Bu da ne demek?”

“Uva zehirli bir bitkidir, ona dokunacak kadar cesaretliysen dahasını bekler.”

“Acıya dayanabilirim.”“Seni öldürene kadar durmaz.” Bunları oldukça sakin bir ses tonunda söylüyordu. Neredeyse unutuyordum ki benim ölümüm artık alışılmış olabilecek bir olaydı. Hatta başarılamamış hedef sayılırdı.

“Bir yaprak yeterli mi?”

“Eşiğine bağlı.”

“Senin eşiğin geçildi mi?”

“Beni öldürmek istemeni anlarım Meira.” Gerçekten mantıklı düşünemiyordu.

“İyice manyadın he.”

“Naptım naptım?”

“Manyadın.”

“Ağzına at şunu hadi.” Suda sürüklenen dalı yakalamıştı. Bana doğru uzattığında gerçekten elimdeki acı gitgide artıyordu.

Bilmediğim şeylere bu kadar hızlı atılma merakım yine başıma iş aşmıştı. Umarım bir yaprak beni o eşikten geçirirdi. Sarhoş olmak şu anda istediğim son şey bile değildi.

Dudaklarımı aralayıp elinde tuttuğu dala yaklaştım.

Yapraklardan birini dişimle kopardıktan sonra uzaklaşırken yakınımda bitti. Dudaklarıma yakın olan bir yaprağa yaklaştı usulca. Dudaklarımız birbirine sürtündü, ağzındaki yaprak ile geri çekildi. Suda olmasaydık net görülürdü tüylerim diken diken olmuştu. Keskin gözleri vardı, gözlerime kitlendiğinde kaskatı kesiliyordum.

“Beş yaprak eşiğim.”

“Umalımda benimki tek olsun.”

“Neden?”

“Tek eksiğimiz sarhoş bir kral ve kurbanı.”

“Kral ve kurbanı.” Takılı kalmıştı sanki gözlerime. O gözlerini çekmedikçe daha da geriliyordum.

“Özür dilerim Meira.”

“Dilemene gerek yok.”

“Var.”

“Birbirine iki yabancıyız.”

“Yabancı mıyız?”

“Belki de düşman olacağız.”

“Yabancı değiliz.”

“Aramızda bir şey olduğu falanda yok ya hani.”

“Ne olacaktı?”

“Hiçbir şey.”

“Hiçbir şey.” Beni tekrar etmişti.

“Tamamdır.” Bu konuyu kapatmak en iyisiydi, elimdeki acı geçmek yerine uyuşuyor ve koluma doğru yayılıyordu sanki.

“Tüm vücuduna yayılacak.” Yayılmadan buradan gitmeliydim belki de.

“Sarhoşluğu böyle sağlıyor demek.”

“Aynen öyle.” Tamamen uyuşmadan onu yalnız bırakmalıydım.

Bana verilen odaya çekilmeli ve beklemeliydim. Neyi bekleyeceğimde meçhuldu. Okyanus her zamankinden de kötüydü. Cenazeden sonra olan yas havasını yansıtır gibiydi.

Ama daha fazlasıydı, gelirken saferilerden duyduğuma göre okyanustaki yaşamın en fazla bir ay dayanacak gücü kalmıştı.

Emiar taş tarafından kabul edilmiyordu. Nale ölmüştü ve de başka yasal varis yoktu. Hayır. Bir yasal varis daha vardı. Emira’dan ilerliyordu soy. Muran. Aklıma gelen isimle donakaldım. Emiar yeni bir evlat kaybetmişti, torununu biricik torununu okyanusa mahkum edecek hali yoktu. Bu bir ihtimal dahi olamazdı. Zaten kuyruğu da yoktu, lanetlenmesi gerekirdi.

Bunlarında nasıl olduğuna dair pek bir fikrim yoktu.

“Son geldi.”

“Bitiyor.” Bazı bitişler vardı, yıkardı mahvederdi soldururdu.

Öldürmezdi belki ama yaşatmazdı da.

“İşte burada kaybettik.” Yaprağı emerken çenesini fazla sıkıyordu. Bunu stresten yapıyor olmalıydı. Üst bedenimin tamamen uyuştuğunu hissediyordum. Gitmeliydim.

“Gitmeliyim.”

“Bekleyenin var mıydı?”

“Kardeşim, babam. Tüm hayatım oradaydı.” Bu beni üzerdi ama sanki bu yayılan uyuşukluk üzülmeme izin vermiyordu.

“Bekleyeninin özellikleri nelerdi?” Sanki ailemden değilde bir başkasından bahsediyordu. Bir başka bekleyenim yoktu. Ama o bunu bilmiyordu.

“Kendine saygısı olması.” Devam ettim. Bu sefer bende doğrudan gözlerine bakıyordum.

“Bana saygısı olması, bir zahmet beni kurban etmeyecek olması.”

“İşte burada kaybettik desene.”

“Tüh.”

“Tüh ya.”

“Senin neyini bekleyeceğim ki ben?”

“Bekleme.”

“Gelmezsin.”

“Gelmem.” Ne konuştuğumuzu sadece biz anlıyorduk sanki, kendi aramızda özel bir iletişim diliydi. Ya da sadece ben anlıyordum o uvanın etkisiyle saçmalıyordu sadece. Özel olan her şey benim perspektifimden çıkıyordu. O sadece uyuşuk bir beyindi.

Onunla oturmak, konuşmak ve onu düşünmek beni de uyuşturuyordu. Ağzımdaki yaprak tamamen eridiğinde bedenimin tamamı uyuşmuştu. Kendi etrafımda döndüm birkaç kere açılmak için. Gitmem gerekti.

Oturduğu yerden kalktı. Yaslı olduğu tezgahtan uzaklaştı.

Burası bir yemek salonunun köşesiydi, dikkatli bakmayan kimse onu burada göremezdi belki de o yüzden burayı seçmişti.Tek kelime etmeden gitti. Aramızda bir şey olduğu falan yoktu.

Üzerimdeki bu ağırlık neydi? Sadece uyuşukluktandı. Uyuşuk biriyle konuşmaktan başka ne doğardı?

Bölüm sonu

9 yorum