8.BÖLÜM-NALE
Her çığlık sessiz bir direniş, her direniş bir kabulleniş.
“Bu da ne!?” Kadın çığırtıyordu. Daha bir saat önce geldiğinde her şey hazır ve olması gerektiği gibiydi. Selies’in çığırtmaları birçok muhafızı etrafına toplamıştı.
“Sayın Saferi sakin olun.”
“Müstakbel kraliçe demeniz hakkında uyarmıştım.” O an buna takılamayacağını fark edip daha büyük bir sinirle devam etti.
“Ne oldu burada?” Kadın adeta etrafa ateş saçıyordu. Etrafına toplanmamış olan muhafızların sarayın zemininde toplanmış olduğunu fark etti. Önüne geleni ittirerek hışımla kalabalıktan tarafa yüzdü. Muhafızlar ona dokunamayacaklarını bilselerde durdurmak isteyerek arkasından ilerleseler de hızına yetişememişlerdi. Muhafızlardan birkaçını ittirerek neyin etrafında toplandıklarına baktı. Ardından bir öncekine yaklaşacak bir çığlık duyuldu.
“Zindana!” Kimse kıpırdamamıştı. Bir saferiden emir almak kraliyet muhafızlarının kesin yasaklarındandı. Ama Selise kraliçe olmak üzereydi, buna dayanarak emirler yağdırıyordu sabahtan beridir.
“Zindana derhal!” Birkaç muhafız kıpırdansa da kadın kendini tekrarlayana kadar kimse kıpırdamıyordu.
“Derhal dedim.” Muhafızlar zaten Meira’yı kaldıracak olmanın bilinciyle kızı kaldırdılar.
“Zin-da-na.” Kadın daha iyi anlaşılması için heceleyerek teyit ettiriyordu adeta. Muhafızlar kendi aralarında konuşmaya dahi fırsat bulamamışlardı.
Kadın iyice delirmişti. Muhafızların yavaşlıklarına katlanamadı. Kendisine dokunulamayacağını biliyordu. Meira’nın koluna uzandığı gibi bunu beklemeyen ve kendilerince durum değerlendirmesinde olan muhafızlardan koparmıştı kızı.
Büyük bir hızla yüzmeye başladığında baygın kızı bir çöp poşeti misali ardında sürüklüyordu. Sinirini ondan çıkartacaktı ama ayılmasını beklemeye tahammülü de yoktu. Zindanlara kadar arkasında bir düzine muhafızla ilerlemişti. Ona yetişenler olsa da dokunamadıklarından sağladığı avantajı koruyordu.
“Sayın saferi durmazsanız etkisiz hale getirmek durumunda kalacağız.”
“Ne işe yararsınız siz?” Zindanlara geldiğinde kapıları zorlasa da açamamıştı.
“Açın.”
“Sizden emir almıyoruz kızı bırakın.” Muhafızlardan biri öne atıldığında bu Selies’i güldürmüştü.
“Zindana atılacak.” Kadın aksi bir cevabı kabul edecek gibi görünmüyordu. Adeta çıldırmıştı. Zaten ne pek sakin biri sayılırdı ne de bu kızı seviyordu.
“Kızı bırakın, son kez tekrar ediyorum.” Muhafızlar Selies’in etrafını izin verdiği ölçüde çevrelediler. Kızı zindana atmadan duracağa benzemiyordu. Kız hala kendine gelmemişti bir de üzerine oldukça hırpalanmıştı.
“Selies sen kafayı mı yedin?” Muhafızlar arasından sıyrılan Tiamat salonun halinden sonra hızlıca kalabalığı takip etmiş göreceklerinden korkmuştu.
“Mat bu kız zindana gidiyor.” Aralarındaki arkadaşlığa dayanan ilişkilerinden muhafız-saferi tarzı bir ilişki görülmüyordu. Mat Selies’i tanıdığından içten içe ne kadar delirdiğini çok iyi biliyordu. Durumu en iyi şekilde yönetmesi gerekiyordu, Meira pek iyi gözükmüyordu. İkisine de zarar vermeden bu durumu çözmenin bir yolunu bulması gerekiyordu.
“Onu öldürüyorsun.”
“Varlığının amacı bu değil mi zaten? Neden onu kurban etmeyecek gibi davranıyorsunuz? Neden koruyor onu?” Mat bu yakınışların kendisi özelinde olmadığını biliyordu.
Selies kıskanıyordu. Kralın tek amacı doğru ana kadar kızı korumaktı. Ne daha erken ne de daha geç. Kız ölecekti, Selies’in bunu net olarak bilmesine rağmen gösterdiği tavır çocukçaydı. Saferilerin bunca zamandır haklı davalarından hak kazanamamaları da bundan kaynaklıydı. Selies saferilerin başı olarak babasının yerini almıştı. Babasının prensesi ve istekleri etrafında şekillenen örgütlenmeleri çoğu şeyi aksatmış ayrıca da Sentor Vieadan başta olmak üzere sarayında oldukça işine gelmişti.Yani aslında hala kraliyet kanının hayatta olabilme ihtimali vardı çünkü sanıldığı ve tarih kitaplarda geçenin aksine bunun için yeterli bir araştırma yürütülmemişti.
Antik olan saferiler kendi çaplarında okyanusun dört bir yanını aramış olsalarda içlerindeki umudu hala taşıyabilmeleri de aslında buna dayanıyordu.
“Doğru zaman gelmeden ölürse tören gerçekleşemez.” Hepsi bu törene baş bağlamış sayılırdı. Törenin gelmemesi demek lanetin okyanusu ele geçirmesi anlamına geliyordu. Ve bu hem saferilerin hem de diğer herhangi bir grubun işine gelecek bir durum değildi. Hepsinin sonuna gebeydi.
“Yeni bir kurban buluruz.”
“Selies şımarıklığı kes.” Mat sert çıkışmıştı. Bu kadar fazlaydı.
“Nefesini keseceğim.”
“Bu son uyarıydı.” Mat atik bir hamle ile Selies’in boynuna bir darbe uygulamıştı. Kız anında bayılırken muhafızlar hızlıca müdahale ederek iksini de yakalamıştı.
Bazı insanların dünyalarını kelebekler yıkardı. Çünkü hayatları o zamana kadar kendi arka bahçelerinden ibaretti. Bir ormanda hayatta kalamaz ya da en yakını aslan olanları asla anlayamazlardı.
“Gerçekten soyadın talih kuşu olmalıymış.”
“Bunun talih olduğuna emin değilim.”
“En azından hem emin hem de evli değilsin.”Mat onu tanıyordu, içten içe rahatlamış olduğunu hissediyordu ama bir kral nasıl rahatlardı? Ya da hiç rahatlayabiliyor muydu emin değildi.
“Olmak istemediğim çok şeyim hala.” Vieadan itiraf edemese de rahatlamıştı. Ama bitmiyordu adeta her şey bir başka olayı tetikliyordu.
“Ben bardağın dolusuna bakarım.” Tiamat’ın garip bir şekilde keyfi yerindeydi. Zindanlarda olan karmaşayı hızlı atlatmışa benziyordu. Meira o kadar sarsıntıya rağmen iyi durumdaydı, dayanıklı çıkmıştı.
“Bardaklar kırılmış duruyor.” Özellikle de düğünün yapılacağı alanın hali göz önüne alındığında bu ironik kaçabilecek bir söylemdi.
“Su içmek gibi bir sorunumuz olmaması iyi o halde.” Meira’yla konuşuyor gibi hissetmişlerdi. Sanırım kızın sarkastik konuşma tarzı bulaşıcıydı.
“Uyandığından emin olana kadar başında beklesinler.” Kızı kaybetmek istemiyorlardı, bu kadar erken.
“Bizzat ilgileneceğim.”
“Haberim olsun.” Büyük bir düğün kutlama ya da bayram yerle bir olmuştu. Meira uyanmadan da hiçbiri sebebini bilemeyecekti. Bir sürü ihtimal söz konusuydu ama kral bunun bir suikast olduğunu düşünüyordu. Kızın bu günü ne kadar istediğini biliyordu, kasıtlı olarak mahvedecek değildi. Şüphesiz ki bir şeyler ters gitmişti.
“Selies ile konuşmalısın.” O hemen uyanmıştı.Daha doğrusu kafası onu son yaşananlardan sonra fazla baygın tutmamıştı. Her an tetikte olmaya mecburdu adeta şu an.
“Nerede?”
“Yüksek ihtimalle şu an buraya geliyordur.” Hatta ikisi de biliyordu ki kız kendi standartlarına göre geç kalmış sayılırdı.
İkisi de biliyordu ki onu durdurmak zor olacaktı. Vieadan’ın bu konuda bir çekincesi yoktu ama yine uğraşmak istediği bir detay değildi.
“Çıldıracağım.” Birkaç muhafızla beraber büyük bir gürültü eşliğinde odaya giriş yapmıştı. Onu tutmaya çalışan muhafızlara dokunulmazlık kartını oynayarak bir esneklik elde ediyordu.
“Hala neden beni tutuyorsunuz anlamış değilim.”
“Çekilebilirsiniz.” Kralın baş talimatı ile muhafızlar geri çekilirken Tiamat Meira’ya bakacağını söyleyerek onlara öncülük etmişti.
“Andre tüm bunlar neden oldu?” Kız biraz kendini acındırmaya çalışıyordu çünkü bu zamana kadar ona karşı alınan tavır her zaman katı olmuştu.
“Saygı çerçevesinde kalmalıydık.”
“Anlamıyorum.”
“Normal.” Anlaşılacak bir şey var mıydı o da emin değildi doğrusu.
“Düğünümüzü mahvetti.”
“Zaten onun isteği ile düzenlenmişti.”
“Anlamadım.”
“Saferilerle barış sağlanması üzerine kurduğu bir barış bayramı gibi bir şeydi.”
Adam buna anlam veremiyordu. Barışı evlilikten geçirmek nasıl bir adetti?
“Sırf o istediği için mi yani?”
“Evet.” Bu kadar netti. Bazı cevaplar net olmadığında daha çok soruya cevap verirdi.
“Kestirip atma.”
“Konu kapandı.”
“Kapanacak bir konu mu bu Vieadan?”
“Bir anlaşma gibiydi.”
“Sırf o istedi diye benimle evlenecektin.” Adam bunun ne kadar büyük bir şey olduğunu anlamamış mıydı? Selies delirmek üzereydi.
“Aşık mı oldun ona? Kurbanına?” Bu kıskançlıkla söylediği cümlelerden çok daha fazlasıydı artık şimdi gerçekten sağlam bir dayanağı vardı.
“Haddini aşıyorsun.”
“Hayır Vieadan sen aşıyorsun.” Bu haksızlığı kaldıracak biri değildi ama ne yazık ki tamamen duygularıyla hareket ediyordu.
“Kurban vakti geldiğinde görevini yapacak.”“Saferilerden kork bu saatten sonra.” Selies cevabını almıştı. Dahasını sormasına gerek yoktu. Ona bu sefer yanaşmaya dahi cesaret edemeyen muhafızları delerek geçmişti kapıyı açtıktan sonra. Viedan daha az bir tepki beklemiyordu, kızın kendisine duyduğu sevginin sınırlarının bir süre sonra zorlanacağını biliyordu.
Bazı gerçekler ondan kaçamayacağın kadar hissettirirlerdi kendilerini. Bazı prangalar görünmez ama hissedilir olurdu.
Artık ne nedenler vardı ne de edenler, hepsi tek çatı altında imha olmuş gibiydi. Başım ağrıyordu. Ama sanki kafamda bir deprem oluyordu. Artık burada uyanmaya alışmıştım. Etrafımda kimse yoktu. Başım durduğunda doğrulabilirdim ancak.
“Aydın sonunda.” Sesin sahibini tanımıyordum. Ama giyiminden muhafız olduğunu anlamak zor olmamıştı.
“Ne oldu?” En son bayram sabahını hatırlıyordum. Kendimi düzelttim, düğün. Beni kandırdıklarını görmüştüm. Ama sonrası yoktu. Başım ağrısı sanki o andan beri dinmemişti.
“Hatırlamıyorsunuz.”
“Hatırlasam sormam herhalde değil mi?” Bu muhafızların kendilerine emredilen kadar düşünebilme ve konuşabilme yetileri beni öldürecekti. Beni zaten öldüreceklerdi. İzahı olmayan şeyin mizahı olurdu. Mizahtan ibaret olmaya doğru gidiyordum.
“Size herhangi bir bilgi veremem.”
“Aman incileriniz dökülür.” Her şey çaba istiyordu.Yaptıkları saçmalıklardan bıkmıştım. Başlayacaktım kurallarına da yönetimlerine de! Bir avuç balık beni öldürecekti. Oltaya gelmiştik. Yine yapıyordum. Odaklanmama gerekiyordu ama doğrulamıyordum bile.
“Kralını çağır.”
“Maalesef böyle bir yetkim yok.”
“Kalkamıyorum.”
“Kalktığınızda huzuruna buyur edersiniz.”
“Huzuruna sıçayım onun.” Şarteller atıyordu. Beni öldürmeden önce düğününe gün seçtirmişti. Bu adam gerçek anlamda kafayı yedirtmelikti.
“Sizi bu cümlenizden dolayı tutuklamak durumundayım.”
“Sanki esir değilim bir parmaklıklar eksik.” Bu cümlem riskliydi ama haklıydım. Burada kurban edileceğim bana söylenmemiş olsa da bir esir gibi tutuluyordum.
“Talebiniz olarak ileteceğim.”
“Hani tutukluyordun.”
“Sağlık koşullarınız sebebiyle sizi tutuklamamam emredildi.”
“Sizin de kendi aklınız yok.” Madem tutuklanmayacaktım ki bu korktuğum bir şeyde değildi artık ağzıma geleni söyleme yolunda iyi bir ilerleme kaydedebilirdim. Cevap vermemişti.
Kendisine olan hakaretler zoruna gitmiyor muydu yani? Ne saçma işti bu. Ayrıca Tiamat nerdeydi? Genelde benimle uğraşması için o görevlendirilirdi.Bu muhafızı ilk defa görüyordum. Hepsi kuklalardı resmen.
İpler Andreas’ın elinde oldukça işim zordu. Bayram fırsatımı kaybetmiştim. Saferiler de yaptığım anlaşmayı hayata geçiremem nedeniyle benden iyice nefret ediyor olmalılardı. Yani bir ittifak dahi yapmayı becerememiştim.
Annemi kurtarmam gerekiyordu. Bunun için elimde olan en küçük fırsatı da kaçırmıştım işte. Ve şimdi yerimden dahi kalkamıyordum. Mücadelem buraya kadar olmazdı. Bunu kabul edemezdim. Ama artık elimden ne gelir bilmiyordum da adeta tüm yollar benim için önceden tıkanıyordu.
“Uyanmışsın.” Duyduğum ses ile tüylerim ürpermişti adeta. Bir tabii suyun altında olduğumuzdan bu tamamen mecazi bir kullanımdı.
“Gün aymamış gibi.” Yine yapıyordum yapmamam gerekti. Devam etmesine izin vermeden devam ettim.
“Ne oldu?”
“Uyandın.”
“1 nisan.” Yine yapıyordum istemsiz mi gelişmişti anlamıyordum ki. Resmen buna kapı aralıyordu.
“Tarihi bilecek kadar kendindesin demek.” O da ayak uyduruyordu. Koskoca kral ile ucuz atışmalara girip duruyorduk. Koskoca kral! Bilinçaltımı ele geçirmişti.
“Yeter bu kadar atışma.”
“Anlamadım.”
“Ne olduğunu anlat.” Emir veriyordum. Bıkmıştım.
“Benimle nasıl konuşman-”
“Ne var biliyor musun?” Hiddetle kalktığımda başım delicesine dönmüştü ve savrulmuştum adeta ona doğru. Kendisine çarpmamı beni kendisine usulca çekerek önlemişti. Yüzlerimiz arasındaki mesafe sıfıra yakındı, başımı dik tutamamamdan kaynaklı geriye savrulması bu mesafeyi arttırıyordu sadece.
“Sakin ol.”
“Neyi biliyorum söyleyeyim sana. Senden uzak durmam gerektiğini biliyorum. Zararlı olduğunu, acımasız olduğunu.”
Nefeslendim. Başım zonkluyordu. Daha ne kadar onu dik durmaya zorlayabilirdim bilmiyordum.
“En az baban kadar kötü olduğunu biliyorum.” Yüzlerimiz arasındaki mesafeyi sıfırlamıştım. Bu bam teliydi. Bama küte dalmıştım. Sadece gözlerime bakıyordu her zamanki delici bakışları yoktu.
“Neden hala sorularla geliyorsun o zaman bana?”
“Tatmin etmiyor cevaplar.”
“Eder.”
“Etsin.” Biraz uzaklaşmak istediğimde varlığından haberdar olmadığım eli belimden destekleyerek buna izin vermemişti.
“Halsizsin.”
“Nasıl olduğumu benden iyi bilecek değilsin.”
“Seninle ilgili her şeyi bilirim.” Ne oluyordu. Düğünü nasıl geçmişti acaba. Morali yüksek olmalıydı ki uyum sağlıyordu.
“Peki o zaman ne olduğunu anlat.”
“Hatırlamıyor musun?”
“Yok hatırlıyorum ama seninle konuşmak o kadar keyifli ki, dalga mı geçiyorsun benimle?”
“Hep sen mi geçecektin?” Bunun sonu gelmeyecek gibi hissediyordum.
“Anlatmayacaksın yani.” Kabullenişten fazlasıydı bu. Kalbimde beni bitirmeye çalışan hisler vardı. Hiçbirine izin vermiyordum. Korkumu dahi yaşayamamıştım burada, duygularımı yaşamak uzak kalıyordu sanki artık bana.
“Ne olduğunu bilmenin sana iyi geleceğine emin değilim.”
“Bana iyi gelen bir şey yok, olamazda zaten.”
“Artık şu kurban ayaklarını bırakmalısın.” Riskli bir kelime kullanmıştı bilmiyor olmamam güveniyor olmalıydı.
“Burada bir tutsağım.”
“Tutsak değilsin bazı yasaklarla çevrilisin sadece.”
“Ben sana tutsak.” Anlamıyordu, bilmesem dahi bu kadar şey kaldırılır gibi miydi? Bunu böyle görebilmelerini de anlamıyordum.
“Çığlığın seni güçsüz düşürdü.”
“Çığlığım mı?”
“Bir yıla yakın süre geçti üzerinden.”
“Ne saçmalıyorsun?” Yalan söylüyor olmalıydı, kurban töreni vardı beni kurban etmezse vaktinde okyanus yok oluşun eşiğine gelirdi. Bir yıl ömrüm kalmamıştı ki bir yıl sonra uyanmış olayım?
“Seninle konuşmaya çalışıyorum. Fazla zaman yok.”
“Benim bu kadar zamanım da yoktu.” Bildiğimi bilebilirdi. Kurban töreninin zamanı geçmişti. Belki de artık kartları açık oynama vaktiydi.
“Biliyorsun?”
“Beni ne güzel ayakta uyutuyordunuz oysa?”
“Uyanmanı bekledik.” Uyanmamı beklemişlerdi, kurban edilecektim. Sadece bunu ben baygınken yapmamışlardı. Ama neden?
“Neden?”
“Bilmeyi hak ediyorsun.”
“Bunların hiçbirini haketmiyorum.”
“Korkmanı anlıyorum.” Ne saçmalıyordu? Neyi anlıyordu? Nasıl bir durumun içine düşmüştüm böyle? Ve de nasıl çıkacaktım ki işin içinden? Kurban töreninin ertelenimi nasıl olmuştu?
“Neden?”
“Başka çare yok.” Hala dip dibeydik bu artık içimde bir kusma ihtiyacı hissettirmesi gereken bir seviyedeydi. Yüzmeye başladığında beni de beraberinde sürüklüyordu.
“Ne yapıyorsun?”
“Yapmam gerekeni.” Beni kurban etmeye götürüyor olabilir miydi? İşte bu ne kadar bilsemde beklemediğim bir şeydi. Kabullenememiştim çünkü bu gerçeği, daha doğrusu hiçbirini en başından beri. Ne kuyruğu ne de olanları. Hepsi bir oyundan ibaretti sanki. Sadece suyun altındayken vardı sonuçta. Belli şarta sahip şeyler gerçekler miydi? Gerçekten de varlar mıydı?
Yoksa şart ortadan kalktığında bir hükmü olmayacaklarından sadece bir illüzyondan mı ibaretlerdi.
“Dur.” Ellerimi boynuna doladım. Kuvvet olarak herhangi bir etkim olacağını sanmıyordum ama temasım karşısındaki şaşkınlığı onu durdurmaya yetmişti.
“Üzgünüm.” Bu inandırıcı değildi buna inanmamı da bekliyor olamazdı.
“Yeter.” Durduğu yerde durmaya devam ediyordu. Kendini benden uzaklaştırdığı anda boynundaki ellerim çözülmüştü. Tek kelime daha etmeden aramızdaki mesafeyi açtı. Ardından omuzlarımdan tutarak beni arkama döndürdü. Bunları o kadar hızlı yapıyordu ki müdahale edememiştim dahi. Beni döndürdüğü taraf camdı. Ötesi dışarısını gösteriyordu. Okyanusta işler onu en son hatırladığımdan çok daha farklıydı. Burası soluyordu, sanki okyanusa sonbahar gelmişti. Yaprak dökülmemişti de adeta dalından koparılmıştı ama sanki.
Altınların parlaklığı ne buraya ilk geldiğimdeki göz alıcıydı ne de mimari yapısı netçe seçiliyordu.
Okyanusya soluyordu, kurban verilmemişti. Hepsi gerçekti buranın sonu geliyordu.Okyanus kendi içindeki enerjisini toplayamamıştı. Okyanusu kirletene her şeyi bir arada tutan çukur mühürlenmediği için içinde ne varsa yayıyordu ve bu da onu büyük bir yıkıma çukurlaşmaya itiyordu.
“Soluyor.”
“Hepimizin sonu olana kadar durmayacak.” Koskoca kralın ne o laf getirtmediği halinden ne de duygusuz keskin yüz ifadesinden eser vardı. Adeta yaşlanmışçasına solmuştu yüzü. Belki de bulanıklaşmış suyun kirliliğinden olabilirdi, bunu solumak onlara da iyi gelmiyor olsa gerekti.
“Çökmüşsün Kral Andreas.” Bu onu az da olsa güldürmüştü. İçimde garip bir his vardı ne olduğunu anlamakta zorlanıyordum.
“Kendini görmüyorsun herhalde.” Telaşla ellerim yüzüme gittiğinde bu onu daha da güldürmüştü.
“Sudan mı kaynaklanıyor?”
“Evet.”
“Karayı da etkilemeyecek mi?”
“Hayır, daha insanların eriştiği noktalara yayılmadı.” Bu içimi rahatlatmış mı olmalıydı bilmiyordum. Muran yüzmeyi severdi, suya girdiğinde zarar görmesini istemezdim. Kimse zarar görsün istemezdim. Burası yok oluyordu. Annem buraya hapisti, eğer burası bir mezara dönüşecekse onu çıkartmayı başaramamıştım. Ben yaşadıkça annem yaşayamazdı.
“Meira özür dilerim.”
“Neden?”
“Bu laneti başlatan adamın oğluyum.”
“Beni törene götür.” Annemin başka şansı yoktu, onu burada ölüme terk edemezdim. Bunu bilerek kaçmaya çalışamazdım.
Başarısız olmuştum. Geç kalmıştım. Ne annemi kurtarabilmiştim ne de bir umut ışığı yakabilmiştim. Tek yaptığım baygın bir şekilde uyumak olmuştu. Aptal Meira, aptal,aptal,aptal. Her şey için çok geçti.
“Zamanımız yok.” Diyerek omzuna dokundum anlık değişimime anlam veremiyor olsa gerekti. Anlamlandırması güçtü. Hepsi bir rüya gibiydi ve deliksiz bir uykudan uyanmaya gidiyor gibi hissediyordum ama asıl uykum şimdi başlıyordu.
Onun bana söyleyeceklerini ben ona söylemeye başlamıştım adeta.
“Önce anneni görmek istemez misin?”
“Hayır.” Veda edemezdim. Sanki hiç ayılmamışım gibi olmasını istiyordum. Sanki baygınlığım durmaksızın devam etmiş bir çukurun içine sürüklenmiş dalgalarla beşik sallantısını elde etmiştim.
Bu sefer daha nazik bir biçimde elime uzandı. Elimi tuttuğu an ağlayasım geldi. Kendimi tutmadım, gözlerim zaten yeni yeni kendime geldiğimden kızarmış olmalıydı burada göz yaşı fark edilmediğinden bunu anlamayacaktı bile. En azından daha
öncesinde böyle olmuştu. Ama bulanık suda adeta cam gibi parlayan göz yaşlarımın suya karışmasını gördüğümde yanıldığımı anlamıştım. Bunu o da görmüştü, görmesini istememiştim. Tuttuğu elimi geri çektim.Durum gitgide içinden çıkılmaz bir hal alıyordu gardımı indirdikçe toparlamakta güçlük çekiyordum.
Annemi kurtarmanın yolu bu değildi ama korkuyordum. Hıçkırarak ağlamak geliyordu içimden. Son nefesime kadar hıçkırarak ağlamak. Bu belki de o kadar imkansız değildi özellikle de son nefesimin bana ne kadar yakın olduğunu bilirken.
“Selies sakin olmalısın.”
“Benimle denginmişim gibi konuşma.”
“Babana olan hatırımızı zorluyorsun bilesin.” Kız onlara karşı herhangi bir üstünlük sağlayamayacağını biliyordu. Ne kadar babası güçlü bir adam olsa da ne yazık ki bu özelliklerinden hiçbiri kızına geçmemişti. Kızı ancak güçlü duygulara sahip denebilirdi ama gel gör ki bunları da kontrol edebilmekten acizdi.
“Savaş açacağız.”
“Saferilerin amacı bu değil.”
“Bize yapılan bir hakaretti.”
“Hayır düğünün iptali senin şahsını ilgilendirir sadece.” Karşı tarafın haklı olmasını kaldıramıyordu daha doğrusu bununla ilgilenmiyordu da. Canı yanıyordu ve aynı ölçüde bunu göstermek istiyordu.
“Savaş oylaması.” Ellerini yükselterek etrafında döndü. Acısı gücünü oluşturmaya çalışıyordu. Ama konseyi toplayacak kadar bile güçlü değildi bu onu daha da hissetlendiriyordu.Bu duygu patlaması sayesinde konseyi toplamıştı.
“Saferiler savaşmaz.”
“Saferilerin amacı kraliyet soyunu geri getirmek.”
“Barıştan yanayız.” Gibi bir sürü ses aynanda çıkmaya başladı. Ama kimse şüphesiz ki ona katılmıyordu.
“Beni dinleyin.”
“Hayır seni indirelim.” Bu fikrin bu kadını daha da delirteceğini bildiklerinden bunca zamandır dile gelememişti bu fikirleri. Ama artık sınırlar aşılmıştı. Bu evliliğin saferilere sağlayacağı tek katkı onu başlarından savmak olacaktı. Ama bu da başarılamamıştı. Bu durumda babasının tüm hatrı ve yaptıklarına rağmen onu susturmak kesinlikle daha etkili bir yol olacaktı.
“Ne saçmalıyorsunuz?”
“Saçmalayan sensin Selies.”
Kız güvendiği gözlerden duymayı beklemiyordu bunu. Ona bu konseyde en değer veren kişiden gelmişti bu cümle. Başının ağrıdığını hissediyordu. Belki de insan yaşattığını sandığından hızlı yaşıyordu.
“Neyi bekliyoruz?” Genç adam yıpranmış bir halde balkonda oturan büyükannesinin yanına ilerledi.
“Bir haber gelecektir.” Kadın artık buna kendi de inanmıyordu.içinde bir sürü keşkesi vardı. Keşke bir, tüm bunlara sebep olmamayı isterdi. Keşke iki, elinden gelen bir şey olsun isterdi. Keşke üç, yalan söylemek zorunda olmamak isterdi. Ve daha bir sürü keşkeler ağırlık yapıyordu artık.
“Gelmiyor.”
“Elimden bir şey de gelmiyor Muran.”
“Denemiyorsun bile.”
“Ne yapabilirim?”
“Bildiklerini tamamen anlatmakla başlayabilirsin.” Ona verdiği birkaç kandırmacalı cevapla yetinmeyecek biri olduğunu biliyordu. Ama bir ümit daha fazlasını vermemek için direnmişti. Korkuyordu, daha önce ailesinden koptuğunda nasıl her şeyi mahvettiğini hatırlıyordu. Ailesini tekrar kaybedemezdi. Zaten elinden gelen bir şeyde yoktu, elleri yeterince kirliydi.
Suya kan karıştırmaktan başka bir şey yapabileceğini sanmıyordu. Dizleri titredi, ne zaman o zamanları düşünse kuyruğunu hissetmek istercesine dizleri titrerdi.
“Bu zamanın gelmesinden hep korktum Muran.”
“Artık korkma lütfen.” Çocuk neler olduğuna o denli akıl erdiremiyordu ki bu kadar korkulacak şeyin ne olduğunu anlamakta güçlük çekiyordu.
“Meira için çok geç.” Kadın kurban töreninin zamanını biliyordu üstünden aylar geçmişti. O günün sabahı kıyıda beklemişti.Ve ardından gelen her sabahta ama ne gelen vardı ne de giden.
Meira için fazlaca ağıt yakmıştı o gün suyun kenarına kadar gittiğinde içinde bir şeyler kopmuştu ama dokunabilecek kadar cesur hissedememişti kendini. En son suya girdiğinde suda sudan fazla kan vardı. O anları hatırlıyordu. Kaybettiklerini hatırlıyordu, sahip olduğu ailesini bir bir nasıl kaybettiğini hatırlıyordu.
“Emia ne saçmalıyorsun?” Nefeslenerek devam etti.
“Bak anlamaya çalışıyorum seni ama kardeşi Silas bitap düştü kızı uyanmayı kaldıramayacak diye uyandırmıyorlar bile.Babaları sakinleştiricilerle hayatta kalmaya çalışıyor. Bu insanlar eğer bir şeyler biliyorsan buna muhtaçlar.”
Sesi çatlamıştı, cümlesini tamamlarken. Emia bunları zaten biliyordu, her şey ona yine fazla geliyordu. Yine yanlış bir karar almaktan korkuyordu.
“Geçen sefer duyduklarını hatırlıyorsun.”
“Hiçbir mantığa oturmayan şeyleri evet.” Onlar benim gerçeklerim, diyemedi kadın.
“Biz deniz yaratıklarıyız Muran. Denia ve ben kuyrukla doğduk, Meira ise okyanustaki yaşam devamlılığı için kurban edilmek üzere lanetlendi.”
“Devam et.”
“Zor.”
“İnan inanması daha zor.”
“Ben kraliyet ailesinin kayıp prensesi Emiar Hoc.” Kendisini böyle tanıtmayalı o kadar uzun zaman olmuştu ki tüylerinin diken diken olduğunu hissetti.
“Umalım ki bunamamış ol.” Kadın eline gelen ilk yastığı fırlattı. Çocuk yanına geri oturduğunda anlatmaya devam etti usulca.
“Anne ve baban ölmediler.”
“Ne?” Muran buna kuyruk detayından daha fazla şaşırmıştı bu tüm duygu sistemini üzerine kurduğu şeyleri sarsıyordu doğrudan.
“Annen benim.” Bunamış olmalıydı kesinlikle, başka bir açıklama getiremedi buna zihninde.
“Emia sen ne saçmalıyorsun?”
“Kraliyet kanı taşıyorsun.”
“Bu nasıl bir saçmalık?” Bu kadın annesi gibiydi, onu büyütmüştü ama büyükannesiydi. Öyle biliyordu. Gerçek anlamda bildiği her şey sarsılmıştı.
“Muran, odaklan.”
“Sen ne dediğinin farkında mısın?” Anne ve babasının fotoğrafı vardı çerçevelerde. Bir tanesini kaptığı gibi önüne itti kadının.
“Kim bunlar?”
“Bir yabancı magazin dergisinden dizi çifti.” Duyduğu cevabın absürtlüğü onu daha da sarsmıştı. Yıllarca anne babası olarak baktığı bu iki insan tamamen yabancılardı.
“Neden?”
“Kanımdan olduğunun ortaya çıkmaması için.”
“Bu ne işe yaradı?”
“Annenin evlatlık alındığı hikayeyi-”
“Sus.” Tüm karmaşık aile bağları sıfırlanmıştı. Tek bir annesi vardı şimdi. Koskoca bir yalancı yarı balık bir annesi vardı. Hayatı boyunca annesiyle bir kere dahi olsa konuşmak isteyen çocuk zaten habersizce annesiyle büyümüştü.
“Sana iyi bir anne olamadığı-”
“Sen anne misin ki?” Emia bunun ince bir ok gibi saplandığını hissetti kalbine. Doğru söylüyordu. Dahasını bilse dahasını da söylerdi, kadın dahasını da hakettiğini düşünüyordu.
“İleri gidiyorsun.”
“Sen hiçbir zaman anne olmadın.”
“En azından ailen oldum.”
“Bir de minnet mi bekliyorsun.” Hayır ama içini böyle avutmuştu kadın hep. En azından Muran’a bir aile verebilmişti. Diğerlerine bunu da yapamamıştı.
“Onu kastetmedim.”
“Babam kim?”
“Öldü.”
“Kim?”
“Sentor Viedan.” Bu ismin oğluna hiçbir anlam ifade etmeyeceğini biliyordu ama yıllar sonra zikretmek bile kadının içini ürpertmişti. Her isim her an aynı etkiyi barındırmazdı ama bazı isimler her daim tek bir etkiyi sürdürürdü.
“O da kuyruklu muydu?”
“Evet, bir kraliyet muhafızıydı.” Emiar’ın boğazı düğümlendi. Babasını hatırladı, kardeşlerini, ailesini, evini.
“Seni seviyorum Emiar. Tüm asilliğine, zekana, güzelliğine,sesine, her zerrene hayranım.” İlk defa duyuyordu genç kız böylesine itiraflar. İster istemez hem egosu hem de kalbi okşanıyordu adeta. Onun gözlerine bakmaktan sakınamıyordu kendini. Durmadan bakmak istediği gözlerdi adeta. Koyu renk gözleri kendisine bakarken başka tarafa dönmeye içi el vermezdi ki bir kere. Babasının anlamadığı da buydu işte, bu adama duyduğu duygular herhangi bir şey gibi değildi. Derin bir bağlayıcılığı vardı.
“Benimle olmanı istesem çok şey mi istemiş olurum senden?”
Kadın bu hatıra ile buz kesmişti.
“Emia iyi misin?” Onu omuzlarından destekleyerek tutan oğlu ile göz göze geldi. Tutamadı kendini, itilecekti belki ama içinden geleni yaptı. Kollarını oğluna doladı ve gözünden akan yaşlar eşliğinde uzun uzun sarıldı ona.
“Böyle olsun istemezdim.”
“Neden şimdi anlattın?”
“Çünkü deneyeceğim.”“Neyi?”
“Dönmeyi.” Oraya dönmenin Emia için zor olduğunu anlıyordu artık.
“Neden?”
“Meira’nın kurban edilme amacı okyanusyanın kraliyet soyundan birinin kutsal taşı takarak ona hayat vermediğinde yavaşça yok oluyor olması. Bu bir kan laneti ile dengelendi.”
“Neden bekledin?”
“Dönebileceğim emin değilim, hala da.”
“Ama deneyeceksin.”
“Ama deneyeceğim.” Bu sefer Muran ilk hamleyi yaparak sarılmıştı annesine.
“Muran bilmen gereken bir şey daha var.”
“Gönder gelsin.” Daha ne olabilir yapısındaydı artık düşünceleri.
“Eğer su beni kabul eder ve gidersem taşı taktıktan sonra bir daha karaya çıkamam.”
“Bir daha dönmeyeceksin.” Muran’a bu sandığından daha ağır gelmişti. Az önceki sinir ve afallamışlığı geçiyordu. Bir annesi olmamasına alışıktı ama Emia’nın olmamasına alışık değildi.
Gitme diyemezdi bu fazla bencilce olurdu. Ayrıca Meira’nın yaşaması için elinden geleni yapardı. Tıpkı annesi gibi.
“Bu bir veda.”
“Meira ve Deina bir ay sonra en geç karaya çıkacaktır.”
“Kendini feda ediyor gibisin.”
“Umalım da su beni kabul etsin.”
“Neden aksini düşünüyorsun?”
“Suda kan karışmaz da ondan.” Su kendini nasıl temizlerdi ve daha öncesinde nasıl temizlemişti?
“Baban buna müsade etmezdi.”
“Ben babam değilim.”
“Onun kurduğu hanedanlıktasın.” Babasından kalan muhafızlar ne kadar Andreas’a sadık dursalarda onun hükümlerini yok sayıp Sentor’a bağlı kalmaya devam etmişlerdi. Söylediklerinin çoğunu hükme uygulamakta zorlanıyordu. Bu ne kadar dışarı yansımasa da krallığın içinde işlerin yürütülmesinde büyük bir yavaşlık sağlıyordu.
“Son kararı verecek olan benim.” Otoritesinin sarsılmasına izin vermeyecekti.
“Nihai kararınız nedir?”
“Kız uyanana kadar beklenecek.”
“Ama-”
“Krala karşı mı gelmeye başladınız? İpleriniz mi gevşedi sizin?” Tanıdık ses Andreas’ın hoşuna gitmişti.
“Tiamat hoş geldin.” Andreas için yeri yadsınamaz derecedeydi. Sesini dahi duymak ona iyi hissettiriyordu ama bunu yansıtıyor sayılmazdı.
“Bozacının şahidi-”
“Muhafız Eleon görevine son verildi.” Andreas tek saniye dahi tereddüt etmemişti. Otoritesine zeval düşürecek tek harekete dahi yer yoktu krallıkta. Daha saferilerden bir hamle yahut haber gelmemişken, ki Selies’in öfkesine rağmen bir saldırı gerçekleşeceğini düşünmüyordu ama yine de en güçlü olması gereken dönemlerden biriydi. Okyanus yavaş yavaş solacaktı ve bunu iktidarına yansıtmamlıydı.
“Yazıcılar derhal kayda geçirecektir kralım.” İtiraz yoktu.