7.BÖLÜM ALIŞIM
Denize düşen yılana sarılır.
Denize ilk düşme anı. Büyük bir şok etkisi, hissedilen sıcaklık değişimi. Yüzüne çarpan dalganın kendine getiriciliği. Her dalga karaya yeni şeyler getirirken bazı şeyleri de götürür karşılığında. Hayat kıyıya vuran dalgalardır. Alır ve götürür. Kurtarmaya çalıştıkların seni onunla boğuşmaya zorlar ya da su yutmana sebep olur. Bırakman gerekir bazen. Kıyıya sürüklenen yeni taşlara takılmadan yürümeyi öğrenmen gerekir. Caretta carettaların denize gitmesine izin vermen gerekir. Doğal döngülerle doludur hayat, bazen elinden gelmez her istediğin.
Hayat insanın alıştıkları üzerinden dalgalarla sürekli bir değişim yaratır. İnsan karadan kıyıya geldiğinde daha iyi görür bunu.
“Denia! Leinada!?”
Küçük kız kendindeki değişimleri kontrol etmekte zorlanıyordu. Ne Denia ne de Leinada ortalıkta gözükmüyordu.
Kız birkaç kere öksürdü, her öksürdüğünde suya siyahlık yayan bir şeyler çıkarıyordu ağzından. Ne olduklarına anlam veremiyordu ayrıca boğazı da acıyordu. Birkaç kere daha öksürdüğünde Denia onu duymuş ve hızla ona doğru yüzmeye başlamıştı.
“Damnum iyi misin?” Etrafa yayılan siyahlık kadını şok etmişti, elini gezdirerek dağıttı siyahlığı. Bu onu dehşete düşürmüştü.
“Denia bu da ne?” Kız acının yanında bilmediğinden korku da duyuyordu.
“Sakin ol kızım.” Kızı endişelendirmek istemiyordu. Ama bu iyi bir şey gibi durmuyordu bu konuda şüphesiz ki Leinada daha geniş bir bilgiye sahipti.
“Canım yanıyor.”
“Acı nerde?” Kız elleriyle kendi, boğazını sardığında aynı zamanda baskı yaparak acısını hafifletmeye çalışıyordu.
“Num ne oldu sana?” Leinada geldiğinde yüzünde endişeli bir ifade vardı. Deina’nın az önce dağıttığı siyahlığın yerini kızın her öksürüğüyle daha fazlası alıyordu.
“Bilmiyorum.”
“Benimle gel.” Leinada koluna girip hızlıca yüzmeye başladı. İlgi alanı her zaman yapılacakların fazlası olmuştu. Annesi şartlatanlıkla suçlanmış bir kadındı onun mirasını gizliden yürütür ve de korurdu.
Birilerini iyileştirmekte ve de hasta etmekte üstüne yoktu. Annesi bilgilerini kötüye kullanmak konusunda katı biri olsa da bu özelliği kızına geçmemişti. Annesinden gizlice birkaç zehir yaptığı olmuştu. Kullanmamıştı ama yapabileceğini görmek kendini güçlü hissetmesine sebebiyet veriyordu.
“Num uzan şöyle lütfen.” Leinada olmasından korktuğu şeyleri yönetmeyi iyi bilirdi. Dei yanına yanaştığında onun endişesini seziyordu.
“Nesi var?”
“Siren laneti taşıyor.” Siren laneti bulaşabilen, öğrenilebilen ve doğuştan olmak üzere üçe ayrılırdı. Her birinin kendine has bir sancısı vardı. Leindada’ya göre en ağırı öğrenmekti. Kendini zorlaman gerekiyordu.
“Doğuştan mı?”
“Emin değilim ama umuyorum.” En kolay olan doğuştan olandı. Vücud kendi antikoruyla dönüşüm geçiriyordu.
“Fısıldaşmayın.” Kız ani bir değişim ile bağırdığında gözleri simsiyah parlamıştı. Gözleri siyah kanar gibi akmaya başladığında Dei korkuyla gerilemişti. Leinada elindeki beze değdirdiği otlar ile kızın yanına gitmişti bile.
Ne kadar faydası olacağından emin değildi ama endişesine yenik düşmeden bir şeyler yapmaya çalışıyordu.
“Sirenler hakkındaki kanunu biliyorsun.”
“Sentor’u parçalarım ona dokunmaya kalkarsa.” Lei sahiplendiğini bırakamazdı bunu ikiside biliyordu ama kanunların emrettiği belirli bir yön vardı.
“Bu gün gerçek bir birleştirici olacak.” Kral ile görüşme konusundaki ısrarlarım meyve vermişti. Tabii meyve veren ağaç taşlanırdı özellikle karşımda buna oldukça hevesli biri olması işimi daha da zorlaştırıyordu.
“Peki bir birleşmeye ihtiyacımız olduğunu nereden çıkardın?” Kral yine yerli yersiz soruyordu sorularını.
“Göbek deliğimden.” O yerli yersiz sorularına ben de yerli yersiz esprilerle karşılık veriyordum. Başka bir savunma mekanizmam yoktu sanırım. Ama artık hepimiz alışmıştık bu duruma.
“Biraz olsun ciddi olamazsın değil mi?”
“Gayet ciddiyim oysa ki.” Gayet ciddi falan değildim sadece ne demem gerektiğini bilemediğimde sarkastik tarafım duruma el atıyordu.
“O halde teklifini reddediyorum.”
“Gerekçeniz nedir?”
“Gerekçeye ihtiyaç duymayışım olabilir.” Yine büyüklenerek konuşmaya devam ediyordu. Savaş mı istiyordu, o zaman savaş alırdı. Tabii sadece laf üzerinden. Ne yazık ki daha fazlasında koskoca bir ordusu olması sebebiyle aynı ligde dahi değildik. Ama bu şu an sorun edeceğim nokta değildi.
“Gerekçelendirmemeniz kabul ettiğinizi gösterir.”
“Neden her red gerekçe mi ister?”
“Evet.” Buna gülmüş diyebileceğim kadar bir tebessüm etmişti.
Komik duruyordu yüksek ihtimalle kendimi haklı gösterecek her tuşa basmam. Ama koskoca yılan balığı ve onun ruhani konseyini ikna etmiştim bu nokta da kusura bakmasın ama kral Andreas Vieadan kolay lokma kalıyordu. Tabii saferilerle anlaşamadığı göz önüne alınınca yüksek bir ihtimalle kendini onlardan da oldukça üstün görüyordu. Gerçi bu adam uçan kuşu kendinden üstün görüyordu. Kral olmasaydı kendini bu denli üstün görecek hiçbir şeyi olmazdı.
“Neden bunu bu kadar istiyorsun?”
“Evimde hissedebilmek için.” Bunu umursayacağını sanmıyordum ama umursuyor gibi görünmek isteyebilirdi. Ayrıca ben Türk değildim bile. Bu bayramın bana evimi çağrıştırdığı falan yoktu sadece bildiğim bir genel kültür bilgisinden ibaretti. Tabii o bunu bilmiyordu.
“Burasını evin olarak görmeye başlasan iyi edersin.”
“Daha çok bir mezar.” Ağzımdan çıkanı kulağım duysundu. Ben sevmediğim bir mekan anlamında söylemek istesem de bildiğimi anlayabileceği bir fırsat yarattığıma dair endişelenmiştim.
“Burayı mezarın olarak görecek kadar mı sevmiyorsun?” Anlamamıştı, ne olursa olsun bileceğime ihtimal vermiyor gibiydi. Gerçi bilen biri benim kadar sakinliğini koruyabilir miydi? Bilemiyordum. Ben ne kadar koruyabilmiştim? Onu da bilemiyordum.
“Evet.” Düz ve net bir cevaptı. Doğruydu da, burayı sevmiyordum ve burası mezarım olmak için kazılmış bir çukurdu. Sevebilmem mümkün değildi.
Ne istiyordu elime bir kürek alıp birkaç kazıkta benim atmamı mı? Burayı sevebileceğimi mi düşünmüştü?
“Peki.”
“Neye peki?”
“İstediğin düğün yapılacak.” Neden bayrama inatla düğün dediklerini anlamıyordum ama ne dediklerinin pek bir önemi yoktu. Düzenlemeleri yeterdi. Ayrıca saferilerinde yardımıyla belki annemi özgür kılabilecektim. Bu kesinlikle büyük bir adım olurdu.
“Teşekkür ederim.” Başka bir şey demedim. Bu bile dilime ağır gelmişti. Umarım taşıdığı bu yük kesilmesini önlerdi.
***
“Ağzından çıkanları duyuyor musun?”
“Karşındakinin kim olduğunu unutuyorsun.” Aksine Mat karşısındakinin kim olduğunu iyi bildiğinden bunları söylüyordu.
“Asıl sen kendini unuyorsun.”
“Ne var bunda bu kadar büyütülecek?”
“Onu görmeye tahammül edemiyorsun.”
“Demek ki edebiliyorum.”
“İnanmıyorum.”
“İnansan iyi edersin Tiamat. Düğüne dört gün var.”
“Bu bir ittifak ve bende kral olarak güçlü buldum.”
“Onun canını yakmak için mi yapıyorsun?” Mat buna ihtimal vermiyordu ama kızın düzenlemek için çabaladığı bayramın düğüne dönüşmesini başka türlü açıklayamıyordu.
“Onun canını önemsesem almak için buraya getirmezdim.” Bu can alıcı gerçeği kendine sık sık hatırlatıyordu. Hepsi bu gerçeği bazen unutuyor bazende unutmak istiyordu.
“Kurban değişimini araştırı-”
“Bu mümkün değil.” Mat’ın böyle bir araştırma yapmasına Vieadan başta şaşırmıştı. Onun hükmünde verilecek ilk kurban Meira’ydı. Askerlerinin kurban vermek istemediğini görüyor ve seziyordu. Umursamayanlar olsa da Mat gibi araştıran birkaç kişi daha olduğunu biliyordu. Ama yapılabilecek tüm araştırmaları zaten kral olarak önceden kendisi yapmıştı. Başka bir çözüm yolu yoktu. Gerçek bir varis ve kayıp taş dönmediği sürece olacak olanın önüne geçmenin bir yolu yoktu. Bundan sanılan aksine memnuniyet duymuyordu. Kral bunu isteğinden değil zorunluluktan yapıyordu. Ve pekala asla itiraf etmezdi ama özellikle bu süreçte babasını pek iyi andığı söylenemezdi.
“En azından bilmesi gerekiyor.”
“Kalan zamanı da eziyet olsun diye mi?” Kral bunu düşünmüştü, kızın kaçma girişimleri zaten dur durak bilmeksizin devam ediyordu. Öğrendiğinde tüm girişimleri artacaktı.
“Kahretsin.” Bir çözüm yolu yoktu. Babası tarafından tasarlandığı ne kadar da belliydi.
“Bu düğünü çok istedi.” Vieadan bir borç bilmişti bu evliliği. Kızın bu düğünü neden bu kadar istediğine tam olarak anlam verebilmiş olmasada onun bu isteğini yerine getirmek istemişti.
“Emin misin?” Mat Meira’nın böyle bir şey istemesine gizliden sevinmiş ama çokça şaşırmıştı.
“Kaçmak dışında istediği tek şey bu.”
***
Dünya ayrışmalardan ve ayrıştırıcılardan uzak olduğunda güzeldi. Karalar okyanuslara bağlanmasa eksik kalırdı düzen. Evet bazen karalar birbirlerinden ayrılırlardı ama bu onları ayrıştırmazdı.
“Dünyanın tüm çocuklarına armağan.” Kütüphanedeki tüm işimi bitirmiştim. Bugün 23 Nisandı. Beklenen gün gelmişti. Ne Suder ne de bir başkasından haber yoktu ister istemez bir aksilik olduğunu düşünüp duruyordum ama bu muhtemelen yaptığım kuruntudan ibaretti.
Ne yanlış gidiyor olabilirdi ki?
Bugün bayramdı ve belki bende özgürlüğümü kutlayabilirdim. Fazlaca umutlanmıştım bu iyi değildi ama kendimi tutamıyordum. Bu sefer içimde gerçekten iyi bir his vardı. Belki annemi kurtaracak kişiyi bulabilirdim. Belki kraliyet soyu gerçekten de kurumamıştı. Kapının gıcırdaması ile hızla kapıya yöneldim. Yüzüm neredeyse uzun süre sonra gülüyordu. Karşımda muhafızlardan birini görmeyi bekliyordum. Kralın ta kendisi duruyordu kapının karşısında. Bu bile yüzümdeki gülümsemeyi silememişti.
“Büyük gün!” Fazlasıyla yükselmiştim.
“Öyle, büyük bir gün.” Bana katılmasını beklemiyordum. Ama hazırlık yapmış olmalılardı. Koskoca bayramdı!
“Heyecan var mı majesteleri?”
“Duygularımla işimi karıştırmam.”
“Bu işiniz yani?”
“Evet öyle.” Bayramdı yahu biraz olsun gülemez miydi? Bazen onun kim olduğunu unutuyordum.
“Benim için çok önemliydi, teşekkür ederim.”
“Senin için?” Normal ses tonuna göre daha kısık bir tonda sormuştu.
“Tabii benim için bir şey yapmazsınız ama-”
“Sadece senin için.” Bu adam normal değildi.
“Ne yüklem ne nesne bu nasıl cümle?”
“Yine başladın laf ebeliğine.” Artık alışmış olmalıydı bir noktada iletişim biçimimiz haline gelmişti.
“Her zaman majesteleri.” Her zaman değildi, zamanım yoktu. Belki de bu son konuşmamız olacaktı. Tüm umutlarım bu ihtimale dayanıyordu.
“Umarım.” Bir veda gibi hissettiriyordu artık. Kendi kendime gelin güvey olmamayı umuyordum.
“Hazırlanmak istersin diye düşündüm.”
Bana buraya ilk geldiğimde içine bırakıldığım odaya kadar eşlik etmişti.
“Bugün bayramın, eksik bir şey olursa muhafızlar yardımcı olacaktır.” Başka bir şey söylemeden arkasını dönmüştü. Oda bir sürü aksesuar doluydu. Bugün benim bayramımdı ve bayramların amacı zaferleri hatırlatmaktı. Daha galibiyeti görmesemde gerçekten yaklaşmıştım.
Bugün bayramdı, bayram olmalıydı.
Üzerime pembemsi bir altından yapılmış üst giymiştim. Su sağolsun bunlar ağırlık olmuyordu pek ala kumaşa göre kesinlikle kendini hissettiriyordu ama yine de katlanılamaz bir durum değildi. Kuyruğuma da aynı renkten bir etek benzeri pelerin taktığımda az kalsın bu durum hoşuma gitmeye başlayacaktı.
Saçlarımı taradığımda fazlaca uzamış olduklarını gördüm. Döndüğümde belki küt kestirirdim, hem trençkotlara küt saçım çok yakışırdı. Dönecektim değil mi? Küt olabilecekti saçlarım.
Makyaj diye bir şey burada var mıydı bilmiyorum ama buraya bırakılmış inciler vardı. Bunları saçlarına takıyor olabilirlerdi. Okyanusun güzellik kaynağı sayılırdı inciler. Elimle bir tanesini almak için uzandığımda inci tanesi bir anda elimen uzağa fırlamıştı. Bir başkasına uzandığımda yine aynı şey tekrarlamıştı. Bu garipti. Birkaç deneme daha yapsamda sonuç değişmiyordu. Bunun sebebini anlamamıştım. Etrafta onları yakalayabileceğim bir cımbızda yoktu. Hırs yapmış sayılırdım. Tarağı birkaç tanesini hapsetmek üzere elime aldığımda aniden tarak ile senkronize bir biçimde inciler sıralanmıştı. Bu bir barbie filmi miydi?
İncilerin takip ettiği tarağı saçıma götürdüğümde ne olacağını merak ediyordum. Az önce tarağı elime aldığımda bu olmamıştı. İncilere yöneltmemle gerçekleşmişti. Saçıma yerleşen inciler ile adeta kendi kendine şekillenirken yüzümde gerçekten uzun zamandır görülmeyen bir gülümseme vardı. Bu tarak kesinlikle benimle karaya geliyordu. Saçıma bakmam gerekiyordu ama odada bir ayna yoktu.
*? Ayna var mıydı
Tamamen hazırdım. Bayram nerede kutlanacaktı bilmiyordum sormak aklıma gelmemişti ama muhafızların beni götüreceğine emindim. Yüzümde silemediğim aptalca bir gülümseme vardı.
“Bana bayram alanına kadar eşlik eder misiniz?” Dışarıda ilk gördüğüm muhafızın yanından bitmiştim.
“Tabii buyrun Meira Ceidwen.” Buralarda kendi çapımızda bir ünümüz oluşmuştu. Kaçak kız, deli dellenen, kralın laf ebecisi, kurban. Son sıfat başka saymamı önlüyordu. Buradaki herkesin haberi olduğunu varsayıyordum.
Bunları düşünmenin zamanı değildi, tüm bunlardan kurtulma vaktiydi. Eğer kraliyet soyundan biri kaldıysa bugün buraya gelmeliydi öyle umut ediyordum. Ve de hala nasıl olacağını bilmesem de onu bulmam gerekiyordu.
“Düğün alanı özel muhafızlar korunuyor. Buraya kadar eşlik edebiliyorum size.” Benim için açtığı kapıdan içeri yüzdüğümde kimlik kontrolü yapanlar beni atlamışlardı. Sandığımdan daha ünlüydüm. Burası tıpkı kralın odasını bulduğum yere benziyordu. Oldukça yüksek bir tavana sahipti. Bayram kutlamak için ideal bir alandı.
Ama etraf bir bayram süslemesinden çok düğünü andırıyordu. Zaten kiminle konuşsam bir düğün olarak bahsi geçiyordu. Hiç bayramları yok muydu bu insanların anlamış değildim.
Ama süslemeler gerçekten göz alıcıydı. Fark etmeden kendi etrafımda dönerek adeta her detayı incelemek istiyordum. Andreas Vieadan yazıyordu kocaman. Altın harflerle kendini tarihe yazdırmaya ne meraklıydı bu adam. Bu bayramda bile kendini- Düşüncelerim yarıda kesildi. Yanında bir isim daha yazıyordu.
Selies ****
Hayır bu gerçek değildi. Bugün bayramdı, bayram olmalıydı. Şimdi herkesin neden düğün dediğini anlamaya başlamıştım. Bir gelin vardı ortada. Ne aptaldım, ben istedim diye bayram mı düzenleyecekti? Adam düğününü de aradan çıkarmış beni oyalamıştı. Neden yapmıştı? Tekrar çıldırmamı mı önlemeye çalışıyordu. Pekala pek başarılı olamamıştı. Bu gerçek olamazdı, bu neydi?
Sakın olmalıydım, sakin kalmalıydım. Ne oluyordu bana? İçimde bir ateş yanıyordu ve durmadan kendi küllerimi yutuyordum sanki. Bu son damla mıydı? Beni kurban edecekti. Tekrar tekrar söylemeliydim kendime. Aksinde inanıyordum.
Odaklanmalıydım, düğün ya da bayram. Birleşim vardı kraliyet kanı gelebilirdi. Sakin olmalıydım. Sakin kalmalıydım. Hızlıca kendi etrafımda dönmeye başlamıştım ve bunu durduramıyordum. Derin bir nefes almalıydım. Daha derin bir nefes. Olmuyordu. Sanki her nefes bir öksürükte takılı kalıyordu. Çığlık atmak geliyordu içimden, yakıp yıkmak. Daha güçlü bir çığlık. Sadece nefesimi toparlamak için.