İçeriğe geç

Batak Liken

Bölüm 15 · 11 dk okuma

Batak Liken

Bölüm 15

12.BÖLÜM KRAL SUYU II

Boynumda inci bir kolye vardı. Bembeyaz giyinmiştim. Üzerimdeki büst her zamankinden ağırdı. İncilerle süslenmişti. Saçlarım artık kuyruğuma kadar geliyordu. Leinada onları da incilerle süslemişti. Uzun süre sonra saçlarımı şekillendirilmiş bir şekilde görmek mi yoksa içimdeki eminlikten mi bilemiyordum ama kendimi oldukça iyi hissediyordum. Saraya adım attığım anda farklılığı daha çok hissetmiştim. Her şey farklıydı.

Buraya ilk geldiğimde kapıyı kullanmamıştım gerçi, o gün hissettiklerimi hatırlamaktan ziyade bir yerde hala hissediyordum da. Ama yanına eklenenler vardı.

“Bu ne güzel bir karşılama.” Kendi sesimi duyamamaya da alışmam gerekiyordu. Önüme dizili muhafızların tamamı bayılmıştı. Büyük kapıdan girmeden önce arkamı döndüm. Usul bir tebessüm ile bir selamlama verdim. Doğrudan nereye gideceğimi biliyordum.

Odasına geldiğimde kapının benim için açılmasını beklemedim. Kapıyı açacak kimse kalmamıştı. Ne yazık.

“Seni görmeyi bekliyordum.”

“Pekte hazırlıklı durmuyorsun.”

“Muafız sayısı yeterli gelmedi mi?”

“Muhafız mı? Hiç rastlamadım.” Kendimden hiç olmadığı kadar emindim. Bu bir noktada onun sinirlerini bozmuş bile olabilirdi. Umrumda dahi değildi.

“Sen iyi misin?”

“Kötü mü görünüyorum?”

“Onu kastetmedim.”

“Ah bende o anlamda sormamıştım zaten. Gözlerini alamıyorsun.” Blöftü, belki onu sinir ederek dikkatini daha fazla dağıtabilirdim.

“İlk andan beri.” Anlamamıştım.

“Ne?”

“Seni gördüğüm ilk andan beri.” Gözlerini alamıyordu. Göz temasını kesen biri değildi ama bunu hep karşısındakini daha iyi etkisi altına alabilmek için yaptığını düşünürdüm.

“Etkin altına girmedim.”

“Bunu istemedim.”

“Neden, kurban etmen daha kolay olurdu.” Kuyruğum doğuştan gelmiyordu. Acaba bunu biliyor muydu? Bunu ona söylemem Muran’ı kurtarabilirdi, Emiar bilmese de b planım buydu.

“Bunu istemediğimi biliyorsun.”

“Neyi biliyorum biliyor musun Vieadan?”

“Ne kolay geliyorsa onu.”

“Tahtını taşıyamıyorken şu küstahlığı kenara bırak artık.” Her söylediğim cümle ona atılan oklardı ama nedense bana saplanıyorlardı. Saldırı başlamıştı, haber verecek biri gelmediğine göre yeterince muhafızı etkisiz hale getirmiştim.

“Bir kral olarak durmuyorumdur artık belki karşında.”

“Bu kadar çabuk benimsemeni beklemiyordum.”

“Gönüllerin kralı.” Muran ile olan konuşmama gönderme yapıyordu.

“Birkaç fırın ekmeğe ihtiyacın var.”

“Belki de sadece gönül çelmeye ihtiyacım var.”

Birincisi daha uygundu onun için. Bu kadar delici bakışlar gönül çelebilir miydi hiç? Pekala yakışıklıydı lakin- Öflemden devam edemiyordum. Sabah ki gibi yıkıp yakasım vardı. Zeminin sağ köşesi çöktüğünde şaşırmıştı.

“Sanırım bir saldırı var kralım.” Onunla dalga geçtiğimi anladığında gözlerinde ilk defa bir duygu bu kadar netti. Şaşkınlık. Fazla sürmemişti gerçi.

“Beğendin mi?” Kendi sesimi duyamamıştım. Sarayın etrafında yankılanan çığlığım kral suyu planının işlemesine yardımcı oluyordu. Lei görse gurur duyardı.

“Bu yaptığın hiç mantıklı değil.” Kızgınlığım geçmiyordu ama tepkimi göstermek beni rahatlatıyordu. Ama durmam gereken yeri konuşmamıştık, plan durmak zerine değildi. Sarayı mahvolmalıydı. Hala kendini sarayına layık olarak görmediğini biliyordum. Ama zaten görmemliydi de.

“Mantık ustasısın ya sende!” Beni mi sorguluyordu, pek ala beklenmedik hiddetli davranışlar pek mantık çerçevesinde sayılmazdı ama bunu sorgulayacak o muydu? Kendi yaptıklarının farkında değil miydi bu adam? Beni sorgulayarak geri çekileceğimi mi düşünüyordu? Yanıldığını gösterme isteği durma eşiğimi ileri itiyordu.

“Meira yaptığının farkında değilsin.”

“Emin ol çok farkındayım.”

“Bir sürü insanı tehlikeye atıyorsun.”

“Hayır onları sen koruyamıyorsun.” Kendi sesimi yine duyamamıştım. Ordu gelmeden taht salonu erimeliydi.

Gidişattan haberdar olamadığımdan elimden geldiğince onu oyalamam gerekiyordu. Emiar çoktan Muran’ı annemin yanına götürmüş olmalıydı. En azından sarayın bu kısmına kadar ilerlediklerine göre bir sorun olmamıştı.

“Kral Vieadan.” Muhafızın sesi alt kattan geliyordu.

“Rahatsız etmeyin.” Kendi sesim yine yoktu, ne yaptığımı anlamamış olmasını umuyordum. Leinada elimden geldiğince belli etmemem gerektiğini tembihlemişti. Muhafızın aniden sesi kesildiğinde anlamaması için konuşmaya devam ediyordum.

“Benden de emir almaya başlamışlar.”

“Tahtta gözün olduğunu bilmiyordum.”

“Yok zaten.”

“Ne bu öyleyse.”

“Gözlerim doğrudan tahttakinde.” Ona olan hislerimi ne kendim anlayabiliyor ne de tarif edebiliyordum. Kızgındım.

“Bakışlarımız denk düşse de ayrı bakıyoruz.”

“Yaran iyileşmiş.” Göğsündeki kesik hala kendini belli etse de kabuk tutmuştu.

“Yaralayan gelmiş.”

“Hoş geldim.” Kendi sesimi yine duyamamıştım. Zeminin yarısı eritilmişti ama artık bakmıyordu o tarafa gözleri her zamanki gibi doğrudan bana kitlenmişti.

“Hoş geldin.”

“Gideceğim.” Sesimi kısıkça duymuştum bu sefer, yorulmaya başlıyordum. Gözlerim kaydığında bana doğru gelmişti.

“Zayıflıyorsun.”

“İyiyim.” Sesimi yine kısıkça duyabiliyordum. Ama git gide savsakladığımdan batıyordum da. Beni tutmak için yöneldiğinde itiraz edecek kuvvetim kalmamıştı. Beni kendine çektiğinde görüntü bulanıklaşıyordu. Kapı yerinden söküldüğünde irkilmiştim. Dalgası bana kadar gelmişti. Kapının eriyen zeminden aşağı batmasıyla ardından bir muhafız çıkagelmişti. Dudaklarımı aralamayı denesemde başaramamıştım.

“Kral Vieadan saldırı altındayız.”

“Günaydın muhafız Siap.”

“Kral Vieadan kara saldırı altındayız.” Muhafızın dudaklarından dökülen tabiri caizse bu kara haber Vieadan’ın gerçekten endişelenmesine sebep olmuştu. Bahsettikleri neydi bilemiyordum ama belki de Emiar taht odasına girmişti. Ve bunu tahtın düşmesini, kara haber olarak adlandırıyorlardı. Beni göğsüne çektiğinde bunu engelleyecek kuvvetimde yoktu.

“Meira, beni duyuyor musun?” Başımı onaylarcasına salladım. Kafam doğrudan göğsüne düşmüştü.

“Muhafızlarımı rahat bırakman lazım.”

“Beni durduramazsın.” Sesimi yine duyamamıştım. Ama nereye saldırdığımı bilmiyordum artık.

“Okyanusya saldırı altında.” Son duyduklarımdı.

***

“Bensiz?”

“Böyle bir eğlence?” Kadın donakalmıştı.

“Beni özleyeceğini biliyordum.” Kadın gözlerine inanabilmiş değildi. Karşısındaki görmek isteyeceği son kişi bile değildi. Onu görmek yüreğinin inim inim sızlamasına sebep olmuştu.

“Burada ne arıyorsun?” Bu hayra alamet olamayacak bir gelişmeydi işte. Karşısındaki kadının gözlerine bakmaktan çekinir bir hali vardı yine de. Emiar hiç olmadığı kadar kaçmak istiyordu. Tüm nefretini bunca zaman tek bir isme yöneltmişti.

“Seni de görmek güzel.” Odra her zamanki Odra’ydı. Ve de her zamanki gibi bunun karşısındakine en çok rahatsızlık verecek olan tavır olduğunu biliyordu.

“Okyanusu hemen terk etmeni emrediyorum.” Bunun işe yarayacağını düşündüğünden değildi söylemi. Bu kadına karşı son savaşını hatırlıyordu, her şeye rağmen var gücüyle savaşmıştı onunla.

“Beni buraya çağırdıktan sonra mı?”

“Çağırmak mı?”

“Sentor’a bıraktığım acil durum alarmı harekete geçti.” Oda kendini açıklamazdı ama durum kafa karıştırmaya gelince fazla bilgi vermekten sakınan biri değildi.

“Buradan olamaz.”

“Bir felaket akıllanmanıza yetmemiş demek ki.”

Odra her zamankinden fazla kendinden emin gelmişti. Karada ne olmuştu bilmiyordu ama kadının aynı gözüküp farklı hissettirmesinin ardında bir şey olmalıydı. Daha güçlüydü. Emiar onun ne kadar güçlü olduğunu biliyordu ama hatırladığından çok daha fazlasını görüyordu.

“Temsilci nerde?”

“Benimle mücadele edilemeyeceğini anlamış olmanızı umarım.” Kral suyu saldırısı durmuştu. Emiar dona kalmıştı, bunu fark ettiği gibi onu aramaya başlayan Leinada beklemediği bir manzara ile karşılaşmıştı.

“Odra.”

“Leinada.”

“Tencere kapak.” Gelen sesin sahibi herkese yabancıydı.

“Sevgili oğlum, hiçbir şeyi de kaçırma.”

“Annemin izini okyanusa kadar sürmeyi beklemezdim.”

“Sende kimsin?” Leinada bunu beklemiyordu. Bu kadının zihnini bir kere görebilmişti. Biliyordu ki o da kadının isteyerek yaptığı bir şeydi.

“Her kapı bana çıkar.” Demişti zihninden. Ama bu kapınında ona çıkması beklenmedikti.

“Valter.”

“Yani?”

“Oğlum, nasıl benziyor muyuz Leinada?”

“Cuk demiş.”

“Bir çay ikram etmeyecek misin eski ittifağına?”

“Ne dersin Lei?” Em arkadaşını eskilere göre yargılamazdı. Yargıya tutulsa hayatta kalamazdı.

“Şu laneti atalım artık derim.”

“Eski dostuna böyle davranmak?” Oda şaşırmamıştı. Devam etti.

“Neyseki kimseye güvenmem.” Kendine sadıktı ve bu onun için yeterliydi her zaman.

“Neden geldin?”

“Onu oğluna sormalısın Leinada.” Odra buraya gelmesini saylayan çağrıyı yapanı tanımıştı.

“Oğluma mı?” Leinada bunu beklemiyordu. Mat böyle bir şey yapmazdı. Leinada onun Andreas’a ve krallığa ne kadar değer verdiğini biliyordu.

“Dengeler sanırım sandığımdan daha da hızlı değişiyor ha.” Odra keyifli sayılabilirdi. Her zamanki gibi kaos onu çekmiş olmalıydı.

“Lei hemen Mat’ı bul.” Emiar bunun bir yalan olduğunu düşünmüştü ilk ihtimal olarak. Ama kesinlikle yabana atılamazdı bu kadının dedikleri. Bunu bir kere tecrübe etmişti. Leinada’nın cevap vermesine kalmadan oğlu yanı başında belirmişti.

“Saldırı durmuş görünüyor.” Orayı tanımıyordu. Sarayı korumak için bir acil durum kolu çektiğinden haberdardı sadece. Sentor ölmeden önce tek bir kişiye bahsetmişti bu mirasından, oğluna değil. Oğlunun sağ koluna. Tiamat bunu her zaman bir sır gibi saklamıştı. Yaşlı adamın son sözlerini hatırlıyordu.

“Saray düşemez.” Ne olursa olsun saray korunmalıydı. Her muhafız bu bilinçle yetişse de bunu bir miras olarak taşıması onun omuzlarına her zaman olandan fazlasını yüklemişti. Hem görevine karşı sorumluluğu hem de babası yerine koyabileceği tek adamın vasiyeti söz konusuydu.

“Daha büyüğü ayağımıza geldiğinden olabilir.”

“Bu da ne demek?”

“Benimle tanışmıyorsun demek küçüğüm.” Odra her şeyden fazla seviyordu kendini tanıtmayı. anlatacak çok şey olsa da çoğu zaman bunu göstererek yapmaktan daha çok zevk duyardı.

“Mat sen ne yaptın?” Emiar bunun bir kere gerçekleşmesi için hep kendini suçlamıştı. O bir yıkımdan sorumluydu. Ama şimdi birisi bunu masumca bir kurtuluş umuduyla yapmıştı.

“Okyanusun kaderini ayağına getirdi.”

“Bu sefer değil.” Emiar az da olsa kendinden emin durabilmeye çalışıyordu.

“Buna izin veremem.” Kendini destekledi. Karşısındakinden çok kendini inandırmaya çabalıyordu adeta.

“İzin istemediğimi hatırlarsın diye düşünmüştüm.”

“İzin verdiğimi de hatırlarsın o zaman.” Her şeyi hatırlıyordu Odra. Unutmak huyu değildi. Ama önemli olan karşısındakinin de hatırlamasıydı.

“Komik oluyorsun. Bunun üzerinden kendini suçlama sakın.” Odra hiç bu perspektiften bakmamıştı. Emiar’ın buradan kendini suçlayacağını o an ilk kez bu kelimeler ağzından çıkarken düşünmüştü.

“Git.” Leinada’dan böyle bir karşılama bekliyor değildi.

“Kovuluyor muyum?”

“Çağrılmadın demek isterdim.” Leinada oğluna nasıl bu kadar düşüncesiz olabilirsin demek ister gibi bakıyordu.

“Beni çağıran beyefendi ile yakından tanışmak isterim.” Tiamat olanları anlamaya çalışıyordu. Bu kadının kim olduğunu bilmiyordu ayrıca neden sarayı koruyacak yardım çağrısının ona dayandığını da anlayamıyordu.

“Uzak dur Odra.” Annesi hiç görmediği kadar temkinliydi Mat’in gözünde. Normalde tehlikeli olan annesi iken şu an adeta tetikte olandı ve bu onu daha da şaşırtıyordu.

“Belki de tanışmalıyız. Tanıtın kendinizi.”

“Kısa sıkıcı cümleler bana göre değil.” Eylemleri insanıydı. Leinada’nın peşinden gelmiş olan köpek balıklarından birine pençelerini geçirdiği gibi hayvanın nefesini kesmişti.

“İna!” Leinada’nın yakarışı güçlü olmuştu. Öyle ki Odra’yı bile sarsacak bir güçte saldırmıştı. Oda zihninin parçalanacak kadar kurcalandığını hissetti.

“Ölmüş.”

“Kim?”

“Temsilci.” Leinada duraklamıştı, geçmişi hatırladı, bu sefer onu durduracak kimse olmayacaktı.

“Temsilci beni hiçbir zaman durdurmadı. Daha doğmamıştı.”

“Torunundan bahseden kim?”

“Tarafımı güçlendirdim.”

“Bu da ne demek?” Emiar ondan cevap alabileceğini düşünmediğinden Leinada’ya soruyordu. Ama kadın zorlanmaya başlamıştı.

“Beni durduranlardan bana arka çıkıyor demek.”

“Bu imkansız.”

“Benim için imkansız yoktur.” Tiamat hiçbir şey anlamıyordu. Valter ise taşları yerine oturtmaya çalışıyordu. Annesi ilk defa bu kadar açık konuşuyordu. Annesinin en açığı bu kadardı, tavşan kanı misali.

“Hayvanlarımdan uzak dur.”

“Oğlun ile tanışmamıza devam edeyim o zaman.” Odra Leinada’nın çoktan önüne siper olduğu Tiamat’a yeltendiğinde kadın kendini somuna kadar zorlayarak saldırıyordu. Odra’nın saldırısı kısa süreli kesilse de tek hissettiği kolunun uyuşmasıydı. Kendi koluna yeltendi hareketlenerek. Leianada elinden geldiğince onu hareketsiz tutmaya çabalıyordu. Oda uyuşan kolunu kırdı. Acı onun için hiçbir şeydi ve de birkaç dakika olmadan iyileşeceğini de biliyordu. Tiamat annesinin ardından oldukça şaşkınlıkla izliyordu olanları. Bu deli saçması kadın kimdi ve ne yapıyordu?

***

“Kralım ne yapmalıyız?”

“Saray düştü sayılır. Zaten saldıracağı saray burası olmayacak.” Kendime gelmeye başlıyordum. Tüm o saldırılar yorgun düşmeme sebep olmuştu. Hala beni kucağında tutuyordu. Başımı omzundan uzaklaştırdığımda kafam hala ağır geliyordu.

“Güçleniyorsun.”

“Onu güvenli bir yere götürmemizi ister misiniz?”

“Gitmek isteyeceğini sanmıyorum.” Beni tanımaya başlıyordu.

“Ne oldu?” Son saldırı haberini veren muhafız hala buradaydı.

Fazla olmamıştı yani bayılalı. Gözlerimi ovuşturduğumda yeni uyanan bir bebek büzüşmüşlüğünde hissediyordum. İyi bir esnemeye ihtiyacım vardı.

“Krallık saldırı altında.”

“Ben saldırıyorum ya Vieadan.” Bu kral okyanusa hükmedecek kadar zeki miydi gerçekten?

“Başka bir saldırı. Yıllar önce olan gibi.”

“Kara saldırı, pençe.” Okuduklarımdan bunları hatırlıyordum. Adının ne diye geçtiğinden çok yaptıkları kalmıştı aklımda.

“Okyanusa geri döndü.”

“Karadan geliyor yani.” Soruma cevap vermemişlerdi. Andreas muhafıza gizlice aşağıyı kontrol etme emri verdiğinde bu fazla zor olmamıştı. Hali hazırda garip bir mimariye sahip olan saray erdikçe daha garip bir hal almıştı.

“Oğlu da burada.” Andreas tepki vermemişti. Bu canavarın bir de oğlu mu vardı?

“Leinada ittifak değiştiriyor.” Ondan uzaklaşıp esnediğimde tepki vermemişti.

“Bırak oyalasınlar, toplayabildiğin kadar muhafız topla.” Elini bana uzattı. Tutmamı bekliyor gibiydi. Bu garipti. Muhafız yüzerek uzaklaşırken hala bekliyordu. Bir eline bir ona bakıyordum.

“Nereye?”

“Zarar vermek istiyordun.”

“Sevdiklerimi koruyordum.”

“Babamda öyle yapıyordu sorduğunda.”

“Sorma o zaman.”

“Cevaplarımız dönmüş.”

“Dönen yok giden var.” Uzattığı elini ittim. Beni kolumdan tutup sürüklemesine bekledim. Hatta buna uygun bir sinirlenme tepkim bile hazırdı.

“Giden var.” Arkasını dönüp yüzmeye başladığında omuzlarım çökmüştü. Kurtulmuş sayılırdım, okyanustaki saldırı beni ilgilendirmezdi. Önemli olan annemi kurtarmaktı. Emiar’ın bunun için bir şeyler düşünmüş olmasını umut ediyordum.

Tek sorun Emiar’ın buluşmak için belirlediğimiz yerde olamayacak olabilme ihtimaliydi. Saray sandığımdan daha fazla hasar almıştı. Adeta annemin esir kaldığı saray gibi bir harabe halindeydi. Onun görkemli hali gözümün önüne geldi. Ne yapmıştım? İstediğim bu değil miydi? Gerçek bir hiddetle hareket etmiştim. Ne yaptıklarımdan memnun sayılırdım ne de içimdeki hiddete bir çözüm bulabilmiştim.

Saraya saldıranın büyük bir felaketin habercisi olduğunu anlayabiliyordum. Ama sureti ya da sıfatıyla ilgili pek bir fikrim yoktu. Kitaplarda daha çok yaptıklarına ve de pençelerine odaklanılmıştı.

Bulduğum boşluklardan temkinlice yüzerken gözlerimde bir yandan tanıdık bir yüz arıyordu. Saray boşaltılmıştı. Gezinen birkaç muhafızda kalan harabeler arasıda yaralıları arıyor olmalılardı. Amacım kimseyi yaralamak değildi.

Emir önceden hizmet edenlerin boşaltılacağını ve hasarı en aza indirgeyeceğini söylemişti ama sanırım bu planladığımız şekilde mümkün olmamıştı.

“Bana bulaşmak istemezsin.” Leinada’nın sesini duyduğumda büyük saray kapısı, şu an tamamen erimişte olsa, önünden geliyordu sesi. Temkinli bir şekilde oraya yüzdüğümde kendime saklanacak bir kolon arkası bulmuştum. Leianada Mat’ın önüne siper etmişti kendini. Neyin karşısında durduklarını onu neyden koruduğunu göremiyordum.

“Odra git buradan.”

“Gerçekten anne büyük balıkların sazanlarla ne işi olur hadi ama?”

“Sazan ha?” Andreas’tı yabancı sesi cevaplayan.

“Andy.”

“Valty.”

“Çocuk gibiler.” Emiar oldukça şaşırmıştı. Andreas ile yabancı insan sarılırken tek şaşıran o değildi.

“Demek Andy.” Leinada oldukça keyif aldığını belli eden küçümseyici bir ses tonuyla söylemişti bunu.

“Tek kelime daha duymayacağım bunun hakkında.”

“Emredersin krallığı düşmüş kral.” Leianada zevk alıyordu ama doruğunda değildi, karşısındaki her neyse onu tedirgin ediyordu. Bunu anlamak için zihin okuyabilmeme gerek yoktu.

“Zeki şey seni.” Benimle konuşuyordu. Karşındaki kim?

“Canavar.”

“Bu övgüler bana sanırım.” Konuşan sesi tanımıyordum ama Leianda’nın bakışlarından anladığım kadarıyla karşısında tedirginliğinin sebebi olan kişiydi konuşan.

“Gelişiyorsun.”

“Her zaman.” Cevap veren yine karşısındaki kadındı. Canavar bir kadın mıydı?

“***”(Odra’nın Hilaf göndermeli başlangıç cümlesi)

Burada neler olduğunu anlamak zorlaşıyordu. Bir an önce annemin yanına gitmeliydim. Ama onu tek başıma kurtaramazdım. Kralın beni yakalatmaması ve de bir anda gelişen bu durum planlarımızdan bağımsızdı. Bu canavar kadın herkesi sandığımdan daha fazla tedirgin ediyordu. Yaşadıkları olayları düşününce haksız da sayılmazlardı. Düşünmeden hareket etmenin içime yülediği ağırlığın yanında şimdi daha fazlası vardı. Sarayı yok etmiştim, tüm okyanus yok olmak üzereydi ve felaketleri ayaklarına kadar gelmişti. Yaptıklarım bir noktada bencillik gibi gelmeye başlıyordu. Vieadan’a Muran’ı kurban etme bildirisinden dolayı sinirlenmiştim. Ve sanırım tüm bu davranışlarım ardında sinirimin hiddeti yer alıyordu.

Hata yapmıştım. Ve bazı hatalar yıkım getirirdi. Daha iyisinin inşasına gücünüz olmadığı sürece tek yapmanız gereken bu yıkımla baş etmeye çalışmak olacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.